
Sign up to save your podcasts
Or


hayatın normal seyrinin dışında sürekli şikayet edip mızmızlanan ve sorumluluk alamadığı için bunu karşı tarafın üstüne bindirerek yürütmeye çalışan insanlar vardır, belki bilirsiniz. bilmiyorsanız o insanın siz olma ihtimali yüksek. 🤡
nefret ederim bu davranışlardan ama aynı zamanda çok yüksek bir tahammülüm de vardı yakın zamana kadar. hatta saatlerce çözüm ve destek hizmetleri bile sunardım gereksiz bir şekilde. çünkü bilmezdim ki bu insanlar çözüm ya da destek aramıyorlar; sadece sorumluluk alabilecek olgunluğa erişememişler ve altında ezildikleri yükleri sırtlamak yerine kurtulmaları gereken bir şey olarak gördükleri için kaldıramayıp daima başka birilerine devretmeye çabalıyorlar.
bu tür davranışlar beni oldukça öfkelendirirken bir yerde durup kaynağını sorguladığımda fark ettim ki bu öfke, şikayet etme ya da isteklerini belirtebilme hakkının hiç olmamasının, her gün bir başka şekilde mağdur olup gündemi kendisinden başka hiçbir şey olmayan birinin/birilerinin karşısında hiçbir şekilde var olamamanın karşılığıymış.
bu öfke, ailesi için ne kadar kullanışlı olursa o kadar var olabildiğini zanneden küçük şirvan’ın bugün işlevsel olmadığında hiç kimse olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmasıyla içini paramparça eden o hismiş esasen. bilmiyordum. öğrendim.
kendini daima önemsiz ve değersiz hisseden ve ona da bunları hissettirecek insanları bulma konusunda son derece istikrarlı bir başarıyı sürdüren ben, son zamanlarda bu dengeyi sarsıp tam tersi şekilde görülmek ve uğruna çabalanması gereken biri gibi hissetmek istediğimi fark ettim. bunu da azıcık görüldüğüm bir yerde daha fazlasını istemeye duyduğum o takıntı anlarında yakaladım.
ben aslında değersiz bir çöp gibi hissetmek değil de "her şeyime rağmen" sevilmek istiyordum. çünkü bunun hak edilmesi gereken bir şey olduğuna çok inandırılmıştım.bunda da utanacak bir şey yoktu. sadece şefkat gösterilip iyileştirilecek yaralar, dönüştürülmesi gereken inançlar ve de en başta kendime sarılma borcum vardı.
keyifli dinlemeler<33
doğum günüm olan 18 temmuz'un ilk saatlerinde her yıl kendime yazdığım birkaç satırın ötesinde bir ses kaydı da bırakmak istedim. bu bölümde yıllardır hatırlanmamanın eksikliği ile oluşmuş özel gün takıntılarımdan ve" sabah hiç kimse doğru düzgün kutlamazsa eğer" adlı hayal kırıklığıma kendimi önden hazırlayışıma eşlik edeceksiniz.
tabii sonrasında daha önce hiç üflemediğim kadar mum üfleyip annemi benim için aldığı pastayla karşımda göreceğimden habersizdim. aynı şekilde diğer tüm mumları dilek tutmaya gerek duymadan öylesine üflemeyi de.
hiç beklemediğim yaşımda, hiç beklemediğim bir yaranın şefkatle kucaklanmasına inanamadım. içimde büyütmeye çalıştığım küçük şirvan'ın zorla saçlarını okşattığı günlerden bugünü izleme şansı oldu ve birlikte ne yapacağımızı bilemez halde öylece bakakaldık. bir şey yapmamız gerekmiyordu ama hiç öğrenmemiştik. bunu rafa kaldırdım ve ona sarıldım.
24 beni gerçekliğin acımasızlığı ile yüzleştirirken epey bi hırpaladı. hatta birçok şeyi de döve döve öğretti. ağır ve sancılıydı ama gerekliydi. ve iyi ki de geride kaldı.
keyifli dinlemeler <33
her insanın senaryosu kendi benliği üzerine inşa edilirken sanki sadece benim senaryomda ben eksikmişim gibi hissediyorum. arkadaşlarım, sevgililerim ya da aile ilişkilerim. hepsinde yerimin sadece karşı tarafa hizmet etmek üzerine olduğu tek kişilik ilişkiler kurduğumu görüyorum.
ben sevilmek için kendimi yok etmeyi, kendimi yok ederek de ilişki kurabildiğimi zannederek büyütülmüşüm. son zamanlarda ise bu koşullu bağ içerisinde esasen sevginin değil hizmetin yer aldığı gerçeğiyle sert bir şekilde yüz yüze geldim. ne kadar verir, ne kadar da istemezsem o kadar var olabiliyor ve sevildiğimi zannediyormuşum. aksi halinde kendimi ortaya koymanın ve ben de varım diyebilmenin ise sevilmemeyi göze almak anlamına geldiğini gördüm. anladım ki insan sevilmemeyi göze almayınca daima kendini yok etmek zorunda kaldığı masalarda ayakta kalıyormuş.
şimdilerde ise her gün kendime hatırlatıyorum;
“sen de varsın. ve ilişki kurduğun herkeste koşulsuz sevgiyi aradığın o aileyi bulamazsın.”
sevgiyi ve geri kalan her şeyi sonsuz çaba ve fedakarlıkla elde etmeye çabalamak artık beni ben kılan şeylerin en başını çeker, belki de bu hayatta yakasından düşmediğim, düşmekten korktuğum, düşersem ölürüm sandığım bir binanın temellerini oluştururdu. bedel ödemeyene ekmek yoktu çünkü bizim evde.
ama ne yaptıysam olduramadığım yerlerde ayağım takıldı geçenlerde, düştüm.
ve ölmedim.
sonra sebepsiz, bedelsiz bir el uzatıldı bana.
hemen ardından kendime sığındım.
insanın sevilmek için kendinden vazgeçmesi değil, en başta kendisini koruyup kollamayı öğrenmesi gerekiyormuş.
bu aralar bunları öğreniyorum.
mesela bedel ödemeden görülmek de varmış.
hayatı taşlı yollarda çıplak ayakla yürümek zorunda kalarak ilerlemiş ve ona hiç ayakkabı alınmadığı için yol böyle yürünür zanneden biri elbette burayı normalleştirip içselleştirir. fakat bu normalleştirme, ne yolun ne de hayatın oldukça zor olduğu gerçeğini değiştirmez. zamanla bu gerçek sırtıma bindi. hem hiç iyi gelmedi hem de kendime “helal kız sana” dedirttiğinden rahatlattı. konforun ne demek olduğunu da öğrendim ayrıca ama yaşayamadım. gerek başka yol bilmediğimden gerek yaşatılmadığından.
bu bölümü kendime söylenmeyen birkaç cümleye ayırdım.
varsa ihtiyacı olana da sarılsın.
hayat kolay değil ve inanın bunu biliyorum.
<33
sizde bulunduğunuz sosyal ortamlarda "çok düşünüyor ve çok sorguluyorsun yaa, ne gerek var bu kadar sorgulamaya?" ya da "bu da kafayı yakmış iyice, anda kalmak lazım, insan bu kadar çok irdelerse delirir." gibi söylemlerle karşılaşıyor musunuz?
ben karşılaşıyorum. hem de sıkça.
aynı zamanda bu durumu sara ahmed'in "oyunbozan feminist" kavramına benzetiyorum biraz. bana duygusal derinliği ve farkındalığı yüksek insanlarında hem bireysel hem de toplumsal ilişkilerde kural ve oyunbozan bir yerde olduğunu düşündürdü açıkçası. feministlerin antifeministleri ya da bilinçsiz insanları dürtüp verdiği rahatsız ediciliğin benzerini farkındalığı ve duygusal derinliği yüksek insanlarda kendini göremeyen insanlara veriyor sanki. her ne kadar biri bireysel diğeri toplumsal gibi dursa da malum ikisi de düzen değişsin ve dönüşsün istiyor ve günün sonunda ikisi de bunun bedelini belli şekillerde öderken birilerini dürtüp rahatsız ediyor.
keyifli dinlemeler. <33
her ne örüyor olursanız olun, ilk adım daima ilmek atmak ya da zincir çekmekle başlar ve bu adım yolun ne tamamını ne de sonunu belirler. hiçbir örgü başlandığı gibi ilerlemez, zamanla öğrenerek ilerlenen yolda gidişat bazen bozulur ve defalarca baştan başlamayı gerektirir. ve bazen de başlandığı gibi yapamamamın hayal kırıklığı ile hiç devam edilemeden kenara atılır. aslında kendine tanıdığın ya da tanımadığın o "süreç" belirler her şeyi.
tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.
bu bölümde sevilebilmek için "zahmetsiz" ve "kolay" insan olmam gerektiği ve bu koşullar haricinde, özellikle de "koşulsuz" sevilemeyeceğime dair köklü ve sarsılması zor olan inançlarımın yakasına yapışıp onları nasıl değiştirmeye çabaladığımdan bahsediyorum.
umarım keyifle dinlersiniz! <333
toplumun dayattığı ve sistemin bize sattığı "hayat" ve "anlam" kavramlarının altı bu kadar dolu mu yoksa içi bomboş olduğu için mi bu kadar şişiriliyor? gerçek hayatla ideallerin eşleşmediği noktada yaşanılan hayat boş ya da yaşanmamış mı sayılır? bu ve bunun etrafında gezinen birçok şeyi aşşırı abartılmış ve boş bulmakla birlikte düşüncelerimi sizinle de paylaşmak istedim.
dayatılan ve satılan tüm normatif yapıların olumlu ya da olumsuz işlevlerini reddetmemekle birlikte bireysel dünyamda hiçbir boka tekabül etmediklerini de belirtmek isterim. bu bölümde gerçeklikleri reddetmiyor fakat yaşamanın tektipleştirilmesinin günbegün daha da kutsallaştırılarak üzerimize "ideal" olma yükü bindirmesinin manasızlığına dikkat çekmeye çalışıyorum.
keyifli dinlemeler. teşekkürler. <33
From the publisher's feed