
Sign up to save your podcasts
Or


Mükemmeliyetçilik sandığımız şeyin bir kısmı aslında “sarbaşacılık” olabilir mi?
Bir şey yaptın, beğenmedin. Bir karar verdin, içine sinmedi. Geçmişteki kendine bugünkü aklınla baktın: “Daha iyisini yapabilirdin.”
Sar başa.
Daha iyisini yapmaya çalışırken hiçbir şeyin “iyi” olmasına izin vermediğimiz bu hâle ben “sarbaşacılık” diyorum.
Çünkü bazen düzeltmeye çalıştığımız yalnızca yaptığımız şey değil, kendimiziz. “Bu daha iyi olabilirdi” derken fark etmeden “Ben daha iyi olmalıydım” demeye başlıyoruz.
Peki geçmişteki sahneleri düzeltmeye çalışırken filmin geri kalanını ne zaman izleyeceğiz?
Zaman başa sarmıyor; ileri sarıyor.
Bu bölümde kumandanın bir tuşunu bozuyoruz:
Sar başa yok.
Oynat bakalım.
Tanrıların Sakladığı Yer
Bir hikâyeye göre tanrılar, mutluluğu insanlardan saklamak istemiş.
En yüksek dağın tepesini düşünmüşler.
Okyanusun en dibini…
Gökyüzünün ötesini…
Ama insanın bir gün hepsine ulaşacağını anlamışlar.
Sonunda mutluluğu, insanın bakmayı en son akıl edeceği yere saklamışlar:
Kendi içine.
Peki biz mutluluğu nerede arıyoruz?
Bir sonraki hedefte, bir başkasında, daha fazlasında, “bir gün”de…
Belki de mutluluk sandığımız kadar uzakta değil.
Belki sadece yanlış yere bakıyoruz.
Bir yıldız bile öldüğünde geride bir şeyler bırakıyorsa, bizim yaşadıklarımız nereye gidiyor?
Eski aşklar, kırgınlıklar, kayıplar… Hangisi gerçekten bitti, hangisi içimizde başka bir şeye dönüştü?
Bu bölümde biraz kendi çöplerimizi karıştırıyor, sevgiyi, sabrı ve umudu nerelerde tükettiğimize bakıyoruz.
Çünkü bazen kaynaklar tükeniyor, mevsimler şaşıyor ve insan fark ediyor:
İçimde küresel ısınma var!
O Elmayı Ben Nereden Buldum?
Gerçek dediğimiz şey, gerçekten ne kadar gerçek?
Ayağına takılan bir taş, damağındaki bir tat, aynı anda dinlediğimiz bir şarkı… Aynı dünyada yaşadığımızı düşünüyoruz ama acaba ne kadarını aynı görüyor, aynı hissediyor, aynı hatırlıyoruz?
Çocukluğumdan beri Âdem’le Havva’nın hikâyesinde kırmızı bir elma olduğundan emindim. Sonra fark ettim: Anlatıda elma yok.
Peki ben o elmayı nereden buldum?
Bu bölümde bir taştan başlayıp algıya, hafızaya, zamana, kendimize ve “gerçek” dediğimiz şeye uzanan soruların peşine düşüyorum.
Belki de bazen tek bir soru, bildiğimizden bu kadar emin olduğumuz şeylere yeniden bakmamıza yeter.
“Nasılsın?”
“İyiyim.”
Bazen bütün söyleyebildiğimiz bu. Çünkü anlatırsak ağlayacağız. Çünkü nereden başlayacağımızı bilmiyoruz. Çünkü soran kişinin cevabı duymaya vakti var mı, emin değiliz.
Oysa biri geçip gitmese… Gözlerimize bakıp bir kez daha sorsa: “Gerçekten nasılsın?”
Bu bölüm, o ikinci sorunun açtığı yer hakkında. Bazen hiçbir şeyi çözmeden de birinin yükünü biraz hafifletebiliriz.
Sen yine de bir sor. Ben kötüysem bile iyi olurum.
Pardon da tabii ki…
Canım kendim!
Başkalarını incitmesin diye ağzımızdan çıkan sözlere dikkat ediyoruz. Peki ya o söz dönüp bizi incitiyorsa?
Ağzımdan çıkanı kulağım duyuyor.
Öyleyse bundan sonra kendim hakkında söylediklerime de dikkat edeceğim.
Çünkü başkalarının hangi yollardan geçtiğini ancak tahmin edebilirim. Ama kendi yürüdüğüm yolları biliyorum.
Nerede düştüğümü…İçim acırken nerede gülümsediğimi…Kimse görmeden kaç kez yeniden ayağa kalktığımı…
Doğduğum günden öldüğüm güne kadar benimle kalan biri var:
Ben.
Madem bu kadar uzun bir yol yürüyeceğiz birlikte, içimdeki ses neden benimle dost olmasın?
Canım kendim…Buradayım.Seninle gurur duyuyorum.
Pireyken deveye saygı göstermek kolay.
Asıl mesele, deveyken pireye nasıl davrandığın.
Çünkü insanın gerçek saygısı; kendinden güçlü olanın karşısında değil, gücünün yettiği insanın karşısında belli oluyor.
Bu bölüm, “Ben kızdım”, “Ben haklıyım”, “Nasıl olsa beni affeder” diyerek en ağır sözleri en yakınlarına söyleyenlere…
Bir de o sözleri yıllarca içinde taşıyanlara.
Seksen yıllık bir ömrün yirmi altı yılından fazlasını uykuda geçiriyoruz.
Ama her gece içine düştüğümüz bu hâl hakkında ne kadar az şey biliyoruz…
Ben yıllarca derin uyuyamadım. Meğer kulağım kapılarda, elim hayatın kontrolündeymiş. Şimdiyse mışıl mışıl uyuyorum. Belki uykuyu değil, teslim olmayı öğrendim.
Hypnos ile Thanatos’tan Zümer Suresi’ne, tasavvuftan bilincin bilinmezliğine…
Her gece uyuyoruz.
Peki gerçekten ne zaman uyanıyoruz?
Zar hâlâ elindeyken her şey mümkün.
İstediğin sayı da gelebilir…Hiç istemediğin de.
Ama oyun, zarı bıraktığın anda başlar.
“Zarlar atıldı.” bir son gibi.“Zar atılsın.” ise bir başlangıç.
Çünkü hayatımızdaki büyük kararlar belki de bir anda verilmez.Attığımız, ertelediğimiz, cesaret ettiğimiz ya da edemediğimiz bütün küçük adımlar bizi yavaş yavaş kendi Rubicon’umuza getirir.
Ve bir gün, tam o kıyıda dururuz.
Peki seni durduran gerçekten ne?
Karşındaki nehir mi?Yoksa hâlâ elinde tuttuğun o zar mı?
Belki hayat senden sonucu bilmeni değil…
Sadece elini açmanı bekliyordur.
Zar atılsın.
Gecenin bir yarısı…
Saat üç.Belki beş.Belki de günün tam ortası…
Etrafında bir sürü insan varken bile kendini kimsesiz hissettiğin oldu mu?
İnsan insana lazım.Birinin yanında olmak, birinin “kimsen” olması çok güzel.
Ama bütün varlığını bir başkasının kalbindeki yerine bağlamadan da sevebilir misin?
Çünkü herkes uyuduğunda…Elini uzattığında hiçbir ele değmediğinde…
Sen varsın.
İnsan kendi yurdu.Kendi dostu.Kendi yol arkadaşı.Kendi kimsesi.
Kimsesizliğimin kimsesi…
Canım kendim.
From the publisher's feed