
Sign up to save your podcasts
Or


Ekolojik yıkıma tanıklık etmenin anlamını ve edebiyatın, sanatın ve anlatıların bu tanıklığı nasıl görünür kıldığını “eko-tanıklık” kavramı üzerinden ele alıyoruz.
Caroline Levine’in "The Activist Humanist: Form and Method in the Climate Crisis" kitabından hareketle iklim krizi karşısında beşeri bilimlerin rolünü, toplumsal hareketlerin örgütlenme biçimlerini ve küçük ölçekli kolektif eylemlerin toplumsal dönüşümdeki gücünü tartışıyoruz.
COP31 tartışmalarını da gündemimize alarak Caroline Levine'in The Activist Humanist: Form and Method in the Climate Crisis (Princeton University Press, 2023) adlı kitabını konuşuyoruz.
Caroline Levine, beşerî bilimlerin iklim krizi karşısında nasıl bir rol üstlenebileceğini tartışıyor. Edebiyatı, sanatı ve kültürü yorumlamanın ötesine geçerek gündelik alışkanlıkların, kurumların ve toplumsal yapıların dünyayı nasıl biçimlendirdiğine bakıyor. Bu yapıların eşitsizlikleri yeniden üretme biçimleri kadar, kolektif eylemin imkânlarını nasıl yaratabildikleriyle de ilgileniyor. Levine’in temel derdi, düşünceyi yalnızca eleştiri ve teşhis düzeyinde bırakmayıp somut toplumsal değişimin bir parçası hâline getirmek.
Pakistan kökenli Britanyalı romancı Kamila Shamsie, çağdaş İngiliz edebiyatın en önemli seslerinden biri olarak romanlarında Karaçi’den Nagazaki’ye, Londra’dan Afganistan’a uzanan bir coğrafyada imparatorluğun, savaşın, göçün ve belleğin izlerini takip ediyor. Peki Shamsie’yi ekolojik kriz çağında yeniden okumak, şiddetin yalnızca insanlarda değil, kentlerde, toprakta ve yeryüzünün belleğinde bıraktığı izleri görmemizi nasıl sağlayabilir?
Peter Morey’nin Kamila Shamsie çalışmasından yola çıkarak Shamsie’nin edebiyatını ekolojik ve gezegensel bir perspektiften yeniden düşünüyoruz.
Konuğumuz çevirmen ve yazar Işıl Aydın ile kendisinin yazdığı ve Kafka Kitap'tan 2024'te çıkan "En Uzun Yol" romanını konuşuyoruz.
Romanda hem doğa, hem de insanlar açısından anlatılmayanı anlatan, genellenen bakış açılarının dışına çıkan özgün tavrı, hikaye anlatıcılığını, yeryüzünün belleğini ele alıyoruz.
Mysia Yolları, Bursa Nilüfer Belediyesi tarafından kurulan yaklaşık 800 kilometre uzunluğunda doğa, tarih ve kültür rotası. Üçpınar ise bu geniş ağın en önemli duraklarından, köy evleri ve yürüyüş parkurlarının kesişim noktası olan merkezi bir yer.
Mysia antik yollarını, Osmanlı yerleşimlerini, bugünkü köy yollarını, orman patikalarını ve yaşayan kırsal kültürü aynı coğrafi ağ içerisinde düşünerek Mysia belleğini ve kozmopolit yaşamını konuşuyoruz.
Véronique Tadjo’nun sarsıcı romanı In the Company of Men üzerine konuşuyoruz.
Roman, Batı Afrika’da 2014 yılında yaşanan Ebola salgınını anlatırken insan ve insandan ibaret olmayan yaşamların ve varlıkların bakış açılarını bir araya getirerek çok sayıda farklı perspektif sunuyor. İlk olarak 2017’de Fransızca, ardından 2021’de İngilizce yayımlanan bu güncel roman, önemli bağlantılar kurarken insanların gezegene nasıl davrandığının yıkıcı sonuçlarını gözler önüne seriyor.
Ekolojik performans, insan ile çevre arasındaki ilişkiyi merkeze alarak tiyatronun kendisini ekolojik, politik ve sömürgeci bağlamları içinde yeniden düşünmesini gerektiriyor.
Konuğumuz oyunculuk ve yönetmenlik yapan, hikaye anlatıcılığı, fiziksel anlatım teknikleri, oyunculuk alanlarında eğitim vermeye devam eden Zinnure Türe ile de tam da buradan hareketle, iklim krizinin temsil edilecek bir konuya sıkışmasının ötesinde, insan-doğa ilişkilerini ve birlikte yaşama ve öğrenmek biçimlerimizi dönüştüren hallerini konuşuyoruz.
Performans sanatı bu krizi anlatmanın ötesine geçerek başka türlü yaşama, ilişki kurma ve birlikte var olma biçimlerini nasıl görünür kılabilir?
Midilli (Lesvos) Taşlaşmış Ormanı'nı ve sakladığı hafızayı konuşuyoruz. Petrified Forest, Ege’nin batı kıyısında, Sigri ve çevresine yayılan dünyanın en etkileyici fosil ormanlarından biridir. Bugün UNESCO tarafından korunan bu coğrafya, yalnızca taşa dönüşmüş ağaçların değil, yeryüzünün milyonlarca yıllık hafızasının da mekânıdır. Burada zaman akmaz, katmanlaşır. Her taş gövde, her kök, her damar, gezegenin derin belleğinde saklı kalmış bir cümle gibi durur.
Yaklaşık 18–20 milyon yıl önce, Erken Miyosen döneminde, Midilli bugünkünden bambaşka bir iklime sahipti. Sıcak, nemli ve gür bir subtropikal ormanla örtülüydü. Ardışık volkanik patlamalar bu ormanı kül ve lav katmanlarının altına gömdüğünde, felaket yalnızca yıkım getirmedi, aynı zamanda unutulmaya karşı çalışan bir hafıza mekanizmasına dönüştü. Silis bakımından zengin yeraltı suları, ağaçların dokusunu molekül molekül minerallerle değiştirerek gövdeleri, kökleri, dalları ve yaprakları taşa dönüştürdü. Böylece yaşamın kırılgan dokusu, jeolojik zamanın en dayanıklı arşivlerinden birine dönüştü.
Bu orman, sekoya, servi ve çam atalarıyla birlikte geniş yapraklı meyve veren ağaçların, eğrelti otlarının ve sayısız bitki türünün iç içe yaşadığı nemli subtropikal karma bir ormandı. Bugün ise başka bir dünyanın izini ve hafızasını saklıyor.
Antroposen zamanlarında mekanı, zamanı, insanı, insandan ibaret olmayanları "tuhaf yabancılar" dediğimiz kuir ekolojilerle nasıl yeniden bașka türlü anlamanın ve yorumlamanın yollarını arıyoruz.
From the publisher's feed