
Sign up to save your podcasts
Or


Son ve en güçlü koruyucusu da ölmüştü. Ve şimdi, her zamankinden çok daha yalnızdı.
Hepsinin halinde, en yakınlarının beklenmedik bir felaketi karşısında bile insanlarda her zaman görülen garip bir sevinç duygusu vardı. Ama kafasında en kötü senaryoyu tasarlamaya çalışmakla, bunu bir başkasının ağzından duymak arasında çok büyük fark vardı.
Birini kaybetmenin en kötü yanı buydu: Normalde onunla paylaşacağınız tüm duyguları ve düşünceleri saklayacak bir yer bulmak.
Belki yüzüncü kere kendi kendine, ''bunu düşünme'' dedi…Ve şimdi Hogwarts'ta korkunç şeyler olmak üzere, belki de şimdiden oluyor.
Belki de duyduğu sihirli bir ses değildi. Belki ait olduğu dünyadan en ufak bir temas işaretini bile büyük bir hevesle beklediğinden, tamamen sıradan gürültüleri fazla büyütüyordu.
Ama başka hiç kimsenin duymadığı sesler duymak hayra alamet değildir. Büyücüler dünyasında bile.
Ama Harry'nin döne döne yükselen merdiveni çıkarken tek düşündüğü şey, buraya döndüğüne ne kadar memnun olduğuydu. İçinde beş tane dört direkli karyola bulunan, bildik, daire biçimindeki yatakhaneler. Ve etrafa bakan Harry, sonunda evinde olduğunu hissetti.
İnsan ancak böyle yolculuk yapmalı, diye düşündü Harry. Sıcak, parlak güneş ışığıyla dolu, torpido gözünde koca bir karamela paketi olan bir arabayla, kar gibi bulut kıvrımları ve kulelerinin yanından geçerek.
Şatonun çevresindeki topraklara yaz çöküyordu. Hem gök, hem de göl maviye dönmüş, seralarda lahana büyüklüğünde çiçekler açmaya başlamıştı. Ama Harry, şatonun penceresinden bakıp da, ayaklarının dibinde Fang’le dolaşan Hagrid’i görmedikçe bu manzaradan keyif alamıyordu.
Hermione, -"Teyzenle enişten gurur duyacaklar ama, değil mi?" dedi. "Yani bu yıl yaptıklarını duyunca."
Bağırsa daha iyi olurdu. Harry onun sesindeki hayal kırıklığından nefret etti.
"Gurur duymak mı?" dedi Harry. "Ölmem için o kadar fırsat çıkmışken ve ben bunu başaramamışken mi? Sinirden çılgına dönecekler..."
Tek istediğiniz annenizle babanızın geri gelip size sarılmasıysa, sadece içinizde yaşayan bir anne babaya sahip olmak hiç kolay değildir.
-"İlk kurbanlar hep en suçsuz olanlardır," dedi. Hermonie. "Geçmiş çağlarda da öyleydi, şimdi de öyle."
Ve birden bir şey duydu. Ölen mumların damlamasından ve Lockhart'ın hayranları hakkındaki gevezeliğinden farklı bir şey.
Bir sesti. İnsanın iliğini kemiğini donduran bir ses. Soluk kesici, buz gibi soğuk bir zehir içeren bir ses.
"Gel... Gel bana... Deşeyim seni... Parçalayayım seni... Öldüreyim seni..."
Gene karşısına çıkmıştı işte: Neye inanacağını seçmek. O hakikati istiyordu. Niye herkes ona ulaşamaması konusunda bu kadar kararlıydı ki?
Aslında istediği ve kendi kendine itiraf etmeye neredeyse utandığı şey – anne ya da baba gibi bir şeydi. Kendini bir aptal gibi hissetmeden akıl danışabileceği yetişkin bir büyücü, onunla ilgilenen biri, Kara Büyü deneyimi olan biri...
-''Yani dün gece gerçekten de babanı gördün, Harry...Onu kendi içinde buldun.''
Harry acıya ve yaralara yabancı sayılmazdı.
Adı Ölüm. O gölge bir başrol.
Başka bir dünya. Gerçekten ait olduğu bir dünya görmüştü bir kere.
-''Tıpkı annen gibi son derece naziksin. Ne yazık ki, insanlar bu özelliğinin kıymetini bilmeyecektir. Masum olayları bile kendi lehine kullananlar vardır Potter. Bütün duygularını bir yana bırak...Düşün Potter...Mutlu bir şey...''
Ama içinde hiç mutluluk kalmamıştı ki...
Seni bu dünyada gezdirmek istiyorum, Küçük adam. Şimdi ve geçmişte. Londra'da, Berlin'de, ''halk iradesinin temsilcisi'' olarak. Bir inancın inananı olarak. Nesin ve neydin, sana göstermek istiyorum. Kendini her yerde bulabilir ve her yerde tanıyabilirsin. İster Fransız ol, ister Alman. Yeter ki, kendi yüzüne bakacak cesaretin olsun.
Seni yaşadım, seninle yaşadım, seni içimde yaşadım.
Senin "Tanrı" diye adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu biliyorum. Ama senin sandığından başka türlü: Uzaylarda kozmik enerji olarak. Bedeninde sevgi olarak. Ve kendi içinde ve dışında doğayı duyumsaman olarak.
Bulunduğun yerde sen neysen osun. Yaşamın boyunca kuru büroda, hesap makinesinin ya da çizim sehpasının başında ya da evliliğin deli gömleği içinde ya da okulda çocuklardan nefret eden öğretmen.
Artık Büyük adamı yalnızlığa ittikten sonra, ona ne yaptığını unuttun. Hemen yeni bir saçmalık konuştun, yeni bir alçaklık yaptın, onu tekrar derinden yaraladın. Sen unutursun. Ama Büyük insanın özelliğindendir unutmamak. Kin gütmemek. Senin niçin böyle bayağı davrandığını anlamaya çalışmak. Bu da senin için yabancı, biliyorum.
Ama inan bana: İstersen, yüz kez, bin kez, milyon kez acı ver, onulmaz yaralar aç, yaptığın adi kötülüğün ardından o an ne yaptığını bilmesen de, Büyük insan, yaptığın kötülüklerin vicdan azabını senin yerine çeker. Bunlar büyük şeyler olduğu için değil, tersine, küçüklükler olduğu için.
Bir gelişmen yok. Yeni bir düşünce olanağın yok. Çünkü sen hep aldın ve hiç vermedin. Sen yalnızca bir başkasının tastamam hazırlayıp önüne koyduğunu kaşıkladın.
Hayatı koruyacağına, yüzyıllar boyu kan akıtacaksın. Kendi cellâtlarına yardım ederek özgürlüğü kuracağını hayal edeceksin. Sonuç olarak söylendikçe, içinde bulunduğun bataklıktan hiçbir zaman çıkamayacaksın. Yüzyıllar boyu yalancı bir pehlivan gibi güreşeceksin. Ve ne zaman hayat, senin hayatın senden bir şey isterse, kör ve sağır kesileceksin. Çünkü küçük adam, sen hayattan korkuyorsun, hem de çok korkuyorsun.
Ama anlamadığım şey, bataklıktan çıkmak için bunca çile çektikten sonra, niçin hep daha berbat bir bataklığın içine gömüldüğün.
Seni hayal kırıklığına uğratınca, eşini karalamaya, kötü niyetli komşunun hoşuna gitmiyor diye, çocuğuna eziyet etmeye, arkadaşını aldatmaya, iyi yürekliyle alay edip onu sömürmeye, verilen yerde almaya, talep edilen yerde vermeye, ama sevgiyle verilen yerde hiç vermemeye, düşene ya da düşmek üzere olana bir tekme de sen vurmaya, doğrunun söyleneceği yerde yalan söylemeye ve yalanı değil de doğruyu kovuşturmaya.
Sen kendini hep kovuşturanların safında buluyorsun, küçük adam.
Bağlılığı «duygusallık» ya da «küçük-kentsoylu alışkanlığı» olarak nitelendiriyorsun. Başarılara karşı saygılı olmayıysa, kölece bir el-etek öpme sayıyorsun. Saygısızlık göstermen gereken yerde el-etek öptüğünden, bağlılık göstermen gereken yerde nankörlük ettiğinden haberin bile yok.
Yaşamın ne zaman iyi ve güvende olacak, diye soruyorsun, Küçük adam. Bunun yanıtı senin özüne yabancı:
Hayat güvenlikten, sevgi paradan, özgürlük parti ya da kamu görüşünden daha önemli olduğu zaman, yaşamın iyi ve güvende olacak. Düşüncen, duygularınla çelişki halinde değil de, uyum içinde etkili olduğu zaman.
Milyonların Küçük adamı, bir zerre sorumluluk taşısan, dünya başka olurdu.Ve büyük dostların, küçüklükler yüzünden ölmezlerdi.
Direnmekten korkuyorsun. Yükseklikten ve derinlikten korkuyorsun.
Mutluluğu arıyor ama güvenliği seçiyorsun!
Kendi saygınlığın içinde gizlenirken bile, ruhunun derinliğinde kendini aşağılıyorsun.
Hakikatin, ele geçirilemeyecek bir yer olan aynada sana sunulmasını istiyorsun.
Bilgi insanı ''umut'' a götürür, sen bunu anlamıyorsun. Umutlu birisi olmak istiyorsun, ama başkalarına umut vermiyorsun.
Seninle alay ediliyor ve sen buna diğerleri ile birlikte kahkahalarla gülüyorsun.
Kendi kendinle alay edenin yine kendin olduğunu bile bilmiyorsun küçük adam.
Kendinden kaçma. Kendine bakacak cesaretliliği göster!
''Kimi sevsem tıpkı hayat gibidir...
Eksiktir,
Henüz hazır değildir,
İstenmeden de olsa çok acımasız,
Ve sıradandır.
Ben ne kadar hazırsam bütünlüğe ve tamamlanmışlığa ,
O, o kadar umursamazdır ki eksikliğine.
O, o kadar aldırmazdır ki, çekiciliğinin ardındaki boşluklarına...''
Bir varmış
Bir yokmuş
Masallar hep böyle başlarmış
Ayrılık:
Bir tür isyan
Sabırsız!
Bir tür, ihtilal olma tutkusu
Yine
Yürümek bir tür ayaksız
Bir tür, ayaksız ayağa kalkma arzusu!
Ayrılık:
Düşün ki:
Bir tür, sonbahardır
Düşlerin vardır
Yağmursuz,
Öamursuz ıslanmak,
Kirlenmek biçiminde!
Bekledim
Çok bekledim
Her girdiğim karanlıktan, birinin beni çekip kurtarmasını bekledim
Ama kimse beni kurtarmadı
Ne gelen vardı
Ne giden
Bana kalbim yok gibi davranıyorlar anne.
Kalbimi kırıyorlar
Ölüyorum anne
Görmüyor musun?
Görmedin hiç
Neden görmedin?
Bende bir fotoğrafın var
O bile yüzüme bakmıyor
Eğer beni görseydin, böyle olmazdı
Beni gör diye çırpınmaz,
Kendimi parçalamaz
Kendimden vazgeçmezdim
Herkes bir şey olmak isterken, ben hiç olmak istedim
Ne bir adım vardı
Ne de bir soyadım
Elimde hiçbir şeyim yoktu
Kimseydim,
Kimsesizdim
Kimliksizdim
Oysa umut vardı,
Hülya vardı,
Düş vardı
Şimdi, uykudadır dudakların
Ellerin, çekilmeyi bekleyen tetikler gibidir
Kalbim, iyi bir bestekar ama, kötü bir yorumcudur
Beni tanıyor muydun?
Sanmıyorum
Hakkımda açıklama yapılmamıştı daha
Kutsal kitaplarda,
Kutsal metinlerde esamem okunmuyordu
Peki, sana hiç mi dokunmuyordu yalnızlığım?
Görüyorsun
Gün geliyor bütün sevdalar kirleniyor
Bütün gökler,
Bütün balerinler,
Bütün nilüferler
Hatta beyazlar da...
Gel bana ne olur diyemem
Geldiğinde beni bende bulabilir misin,
Onu da bilemem
Ben seni seçerdim
Yüz yaşamda,
Yüz dünyada,
Gerçekliğin herhangi bir versiyonunda da seni bulur,
Seni seçerdim
Ben şimdi kalkıp gel desem sana,
Hangi sıradan ölü tenezzül edecek bu çağrıya?
Lütfen peşin hükümleri bırak!
Göğe bak!
Görüyorsun
Şu mavi
Ve hayat, bizi içine alamayacak kadar ufak...
Beni karanlıkta bırakan ilk kişi değilsin
Ama önümdeki çiti aşmayacağım
Çiti yalnızca parçalayacağım.
Sana sitemler yağdırarak iyileşemem
Biliyorum
Ama yalandan ağlanmaz His
Yananlar ağlarlar
Evet
Hepimizin hayatında bir tını eksik
Ne olduğunu keşfedemediğimiz,
Diplerden gelen bir patlamaya eşlik eden bir tını eksik
Gitme
Çünkü kaybolmuş gibi hissediyorum sen gidince
Eksiliyorum
Bilemiyorum ellerimi nereye koyacağımı
Boğazım düğümleniyor, yutkunamıyorum.
Çünkü bir ağrı saplanıyor ciğerlerime,
Dayanamıyorum
Beni hiç anlamadın
Anlamayacaksın
Aslında o kadar farklı değiliz
Farklı bakıyoruz sadece
Farklı düşünüyoruz
Senin sözde doğruların var
Benim kalpte yanlışlarım
Senin gitmeyen korkuların var
Benim bitmeyen duygularım
Senin uzun kahvaltıların var
Benimse yetmeyen duygularım
Sen bir ömür sonrasında yaşıyorsun
Ben bir saat öncesinde
Sen hayata koşuyorsun
Ben hayatın gölgesinde
Öyle ki,
Bir adım mesafe bile gurbet oluyor işte
Aksi sana bildirilinceye dek,
Gözyaşlarına güveniyorum hâlâ
Çözemediğimiz,
Çözemeden yaşadığımız,
Bir anlamda katlandığımız tutkuların haklılığını kanıtlayan şey'lere güveniyorum ben
Gel
Sadece çok istiyorum
İlk zamanlarda kendimi fırtınadan sonra, harap tarlasını seyretmeye giden çiftçiye benzetiyordum. Geçirdiğim fırtınanın ruhumda neleri yakıp yıktığını yeis ile gِrüyordum.
Başımdan bir iki gençlik macerası geçmemiş değildi. Fakat bunlar süreksiz hevesler, gelip geçici gِnül eğlenceleri kabilinden şeylerdi. Hiçbiri kalbimi yorup yıpratamamıştı.
ضzellikle akşam üstleri gayriihtiyari insanın omuzlarına bir ağırlık çِküyor ortalık kararıyor:
"Bir gün daha geçti. Bu hep bِyle mi geçecek?" diye mahzun bir düşünceye kapılıyor
Bu düşüncenin bazen derinleştiği, gece yarılarına kadar devam ettiği de oluyor.
Ben denizi derin derin yaşayan,
Daima gülen,
Sِyleyen,
Dinleyen,
Darılan bir şey gibi tanır,
Ve severdim.
Halbuki bu gece sular bana çaresi,
Tesellisi olmayan büyük bir yalnızlık gibi gِründü.
Küçüklüğünde sevilmeyen, okşanmayan, nazını çekecek kimse bulamayan bir çocukta,
İnce ve güzel hislerin doğmasına nasıl imkân tasavvur edilir?
Öyle sanıyorum ki,
Kudret, yalnız güzel simaları değil,
Güzel toprakları,
Güzel denizleri de, insana gizli gِnül azapları versin diye yaratmış
Ben bakarım
Uzaklarda kalmış bütün yalnızlıklarım toplanıp gelmiş de, beni yanlarına çağırıyormuş gibi
bakarım
Ben bakarım.
İçime bakar gibi bakarım
Kalabalıktan korkar gibi bakarım. Selvilerle konuşur gibi bakarım. Bütün ayrılıklardan geriye kalmış ağıtlar gibi bakarım...
Ve binlerce gün,
Ve binlerce kez,
Karanlık, sarmaşık gibi dolanır çitlere. Kınalara, akçaağaçlara.
Gecenin sonunda, uykudayken olgunlaşır bir başak
Mağlubum
Fakat düşmanla gِğüs gِğüse çarpıştıktan,
Son kurşununu attıktan sonra, yere serilen bir asker gibi mağlubum
Hatıralar gariptir:
En umulmazları yaşar,
En kuvvetli gِrünenleri, olduğu gibi silinip gider
Hangi ümide sarılsam elimde kalıyor,
Neyi seversem ِlüyor
Sevdayı kalpte doğup ِlen bir şey diye ِğretiyorlar
Sevdanın kalple hiçbir alakası yok
Sevda yalnız dudaklarda doğup yaşadıkça bir saadet olur.
Onun dudaktan kalbe zehir gibi işlemesine izin vermemeli
Ben ısrarla senin bahçende büyümek isteyen bir papatya olacağım.
Susuz kalsam da, büyümek için uğraşacağım...
Herkesin uzağında,
O ışıksız evlerde
Kapı altından giren soğuk gibisin,
Birdenbire basar gibi boşluğa
Kar üstünde yürümek zordur
Bilirsin
Herkesin korunduğu bu limonlukta, bir sandalye çektim zor günlerin altına
Ey ölüm!
Kim direnebilir bir bandonun ritmine?
Ne kalır geriye bir okul çıkışından?
Bugün dalgınım, dün de dalgındım
Aç bile değildim aynaya bakmasaydım
Mutluyum, çünkü galip gelmedim
Mutluyum
Çünkü galip gelseydim, Madalyam olacaktı- yüreği kangren yapan
Ve bir gururum, kendini okşatan.
Mutluyum
Çünkü yenilmeseydim,
''Ey hırs! Ben senin ürkek ülkenim.'' Diye bitmeyecekti şiirim.
Gidenleri öp benim için
Çünkü benim ceylan bakışlı bir kırlangıçtan bile mahçup ruhum var.
Buruk bir ömrü yaşasa da bedenim,
Mutluyum...
Çünkü hâlâ, kılıçtan utanan bir boynum var.
Mutluyum...
Çünkü kötümser, yalnız tüneli görür. İyimser, tünelin sonundaki ışığı görür. Gerçekçi, tünelle birlikte hem ışığı hem de gelecek treni görür.
Allah biliyor ya,
Benim şaşkınlığım sizinkine benzemez
Hayrete düşürür beni umursamadığınız şeyler
Mesela ırmağa binen balık
Güneşi sırtında taşıyan dağ
Ve peribacaları...
Ayçiçekleri
Hayrete düşürür beni.
Merakım da sizinkine benzemez
Şöyle seslenirim bazen:
''Yağmurkuşu, bana bir şeyler söyle!
Deli ırmak ne fısıldar denize?
Savaşım da benzemez savaşınıza
Yalın kalem
Dayanırım kelam kapılarına
Ya simmurga ya morga, farketmez.
Ve korkum....O da sizinkine benzemez
Saflar sıklaştıkça korkarım
Anlaşılmaktan korkarım
Düşlerimden korkarım
Üstelik kırmızı ışıkta cam silen çocukları,
Şoförlerden sakınmak zorundayım...
''...Sanki hiç buluşmamışız gibiyiz. Hasret, maddi bir acı gibi içime işliyor. Islak, öldürücü, yakıcı, üşütücü bir yalnızlık. Ayrılalı kaç saat oldlu? Asırlardan beri ayrı gibiyim. Her geçen saat, yaşamak sevincinden bir parçasını alıp götürüyor. Hayatımın eridiğini, azaldığını, hisseder gibiyim. Seni unutmak...''
''Her defasında ayaküstü laflıyoruz. Konuşurken gözlerimin içine bakıyor.
Gerçi isterim ki, bu hileli aşk oyunlarına hiç lüzum kalmasın. Müntekim, benim onu aç karnına sevdiğim gibi sevsin beni. Midesi aşkla kasılacağına, kalbi aşkla çarpsın. Fakat ne çare...Aşk yalnızca sağlam vücutlu ve tok karınların mı tekelinde? Yalvarırım ''hayır'' deyin!
Omzuna dokundum. Durdu. Çöle düşen ilk yağmur damlasını duymanın heyecanı içindeyim. Dönüyor. Baharı fetheden ordunun sancağı gibi dalgalanan elbisesi karşısında hazır ola geçiyorum. Gözleri, zamanın başlangıç gecesi kadar derin. Artık kainatın hiçbir yerinde emniyette değilim.
Daha ilk buluşmamızda, iki yıla kadar ya evli ya da ölü bir adam olacağımı fark etmiştim.
Zirveye yeni yağmış kar kadar güzeldi. Ve bana karşı çığ gibi büyüyen bir öfkeden başka bir şey hissetmiyordu. Bildiğim bir şey varsa, bir çığın ortalama hızı saatte 180 km'nin üzerindedir.
Filmlerde görürdüm, fakat bir gün gerçeğine rastlayacağımı hiç ummazdım. Kafamın içinde bir bulut peyda olmuştu. Yongalarla dolu çürük bir çuval gibi dağılıyordum. Kemiklerimin içerisinde zehirli karıncalar yürüyordu.
Babama, gökten inen canavar sürüsüne karşı beni korumasını söylemeliyim. Yalan söylerken nefesi kesilenlerdenim: ''Haftasonu uğrasam baba, olur mu?''
-''Sen 25 yaşındayken daha dürüsttün evlat. Anlat bana, bir derdin mi var? Biri canını mı sıktı, kız meselesi mi?''
''Hayır. Sadece selam vermek için aradım. Senin şefkat dolu şüpheciliğini özlemişim.'' Şu cümlenin uğursuzluk raddesindeki yapmacıklığına bakar mısınız! Bildiğim bir şey varsa, bir erkek, babasıyla nasıl konuşacağını ölünceye kadar öğrenemez. Hangi ölünceye kadar? İşte onu bilmiyorum. Henüz.
O gün anladım ki, avarelik büyük bir konsantrasyon gerektiriyor.
''Benim burada ne işim var?'' diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz gibi?
Bildiğim bir şey varsa, talih ve talihsizlik aynı kuyudaki iki kovadır. Onu karşımda gördüğüm anda, hayatımın en kötü dönemini geride bıraktığımı anladım.
Dilimin ucuna bir milyon farklı söz geliyor fakat hepsi de anlamsız.
Şebnemle çorba içmeye oturacağız. Bana çorba yapmış. Cennet bahçesinde rehabilitasyon. Şebnem kaşığıyla çorbanın içindeki mercimek dilimlerini avlıyor. Ona bakarken, sanki içimde tavuk taşıyan bir kamyon uçurumdan aşağı yuvarlanıyor.
''Hava ne güzel değil mi?'' diye gıdaklıyorum.
-''Evet.'' diyor. ''Bazı 22 Kasımlar böyle güneşli olur.''
Çorbadan bir kaşık alırken, hayatım boyunca denk geldiğim otuz civarında 22 Kasım'a hiç dikkat etmediğime yanıyorum.
-''22 Kasım 1963'te, Dallas'ta gökyüzü bulutsuz, hava ılıktı.'' diyor. ''Kırk üç yaşında ABD Başkanı John Fitzgerald Kennedy ve eşi Jacqueline, üstü açık bir Lincoln'deydiler. Halk, başkanı görebilmek için sağına soluna yığılmıştı. Kennedy ayağı kalkmış, korteje el sallıyordu. Tam o sırada başına isabet eden bir kurşun, kafatasını parçaladı.''
Şebnem'e göre taihi kavramak ve sevmek, onun düpedüz hayat olduğunu görmekle mümkündü. Asırlar evvel ölöüş kimselerin canları, tarihçilere emanetti. Zamanı, şimdiyi, tarihten ayırmamak gerekiyordu. Şebnem'in söyledikleri, kulağımın pasını silen felsefi bir çocuk şarkısına benziyordu. Çok önemsediği, hayatına anlam kazandıran düşüncelerini bana anlatıyordu. Gururlanıyordum.
Bildiğim bir şey varsa,
Onun sevgisini kazanmak, hayatımda aldığım en büyük mükafattı. Canıma can katmıştı.
Bildiğim bir şey varsa,
Yapacak çok şeyim yok, seni incitmemek dışında.
Ve öğrenmemen için, elimden gelmeyenleri de yapacağım.
Korkma. Kaygılanma Şebnem. Sen oldukça, ben de varım. Kimse bunu değiştiremez.
Kimse beni etkileyemez.
Korkma, ben varım.
Bu yağmurlar böyle yorgun yağıyorlar
Bu rüzgarlar
Bu ışıklar böyle birden sönüyorlar
Ümitlerini güvercinler gibi uçmuş
Gemilerin kayboldukları yerde kaybetmiş
Sonra durdum öyle biraz
Kırmızı koltuk eskiyene kadar oturdum
Bu bakır tadı
Bu bakışlar
Hepsi,
Hayat böyle
Duygu dolu düşler her zaman gerçekleşmiyor
Umut diri kalmıyor
İnsanlar güçten düşebiliyor,
Çaresiz kalabiliyor
Ümitlerini yitirebiliyor
Hepsi insan işi
Hepsi,
Hepsi insan işi....
Sonra
Yağmur oldu, yağdı zaman
Dünyayı yedi bitirdi
Hayat dedim adına
Hiç durmadan devam etti
Kum gibi…
Kum gibi aktı gitti.
Başına buyruk
Çıldırmış gibi
Hırs atını yıldızlara doğru sürmüşüz
Mesafeleri ölçüyorüz
Yeni yıldızlar keşfediyorsun da,
"Kendini" keşfedemiyorsun...
Yıllar sonra anladım ki,
Ruhlarına yakın gelmeyen tüm davranışlara tuhaflık diyor insanlar
Anlatacak çok şey var
Ama anladım ki, insan doğru yolda yürürse yol eninde sonunda onu hedefine ulaştırıyor
Anladım ki, onları ne okumak ne de anlatmak yetiyor
Anlamlarını anlamak için yaşamak ve yaşatmak gerekiyor
O menzile de ancak fedakârlık ile gidiliyor
Anladım ki, iki farklı hayatı tek noktada birleştirmenin başlangıcı,
Bizim o doğruyu yapmamızla başlıyor
Her şeyimiz, dünya öyle istedi diye!
Biz öyle yaptık diye!
Işığı anlayalım derim
Aydan,
Yıldızdan
Ve güneşten
Işığı bilsin derim vücudum,
Etim,
Kemiğim ve aklım
Çırılçıplak
Yeniden doğmuş gibi
Her şeyi yeniden koklamak
Ve düşünmek her şeyi yeniden
İlk sevdiğin zamanki kadar
Meçhul
Ve güzel sevdiklerin
Işığın altında çünkü her şey yenidir
''Yüreğin terk edilmiş olabilir.
Kıymeti bilinmemiş olabilir.
Anlaşılmamış olabilir.
Ve hatta artık aşktan ürkmüş de olabilir.
Peki, onun gibi sen de mi yalnız bırakacaksın sol yanını?
Yoksa daha bir sıkı mı sarılacaksın kendine?
Hiçbir zaman yeni ufuklara açılmak için geç değildir.''
From the publisher's feed