
Sign up to save your podcasts
Or


George Orwell’in 1984 kitabı Modern distopyaların belki de en güçlü örneği olan bu roman, yalnızca yazıldığı dönemi değil, bugünü de derinden etkileyen bir eser.
Öncelikle biraz arka plan bilgisiyle başlayalım. George Orwell, 1949 yılında bu kitabı yayımladığında İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri hâlâ tazeydi ve dünya, Stalin gibi baskıcı liderlerin gölgesinde şekilleniyordu. Orwell, bu romanıyla totaliter rejimlerin birey üzerindeki ezici etkisini koymayı amaçladı. Ayrıca roman adeta Black Mirror dizinin bölümleri gibi.
Romanın geçtiği yer Okyanusya adlı bir süper devlet. Burada iktidarın başında, halkın her anını izleyen ve insanların zihinlerine bile hükmetmeye çalışan bir figür var: Büyük Birader. Büyük Birader’i tam olarak sokakta göremesek te dijital ekranlarla gözleri her yerde; sokaklarda, evlerde, hatta düşüncelerinizde bile.
Hikâyemizin ana karakteri Winston, sıradan bir devlet memuru. Onun görevi, Parti’nin işine gelmeyen tarihsel kayıtları değiştirmek. Evet, yanlış duymadınız. Parti, gerçeği istediği gibi yeniden yazıyor.
Winston, bu baskıcı düzende sıkışıp kalmış bir birey. Fakat içinde bir isyan ateşi yanıyor. Çocukluğundan beri hissettiği bu huzursuzluk, onu Parti’ye ve Büyük Birader’e karşı sorgulamalara itiyor. Peki ya Parti’nin bu kadar güçlü olmasının sebebi ne? İşte burada iki önemli kavram devreye giriyor: Newspeak ve Çift Düşün.
Newspeak, yani Yeni Konuşma, Parti’nin geliştirdiği bir dil. Amaç, kelime haznesini öyle bir daraltmak ki, insanların Parti’ye karşı düşünmesi bile imkânsız hale gelsin. Çünkü düşünceler kelimelerle şekillenir, değil mi? Eğer bir şeyi tanımlayacak kelimeniz yoksa, onu düşünebilir misiniz? İşte Orwell’in bu noktada verdiği mesaj oldukça güçlü.
Bir de Çift Düşün var. Bu, aynı anda iki çelişkili düşünceye inanma becerisi. Örneğin, Parti’nin sloganlarını ele alalım:
Bu çelişkili ifadeler, Parti’nin insanları nasıl kontrol ettiğini gösteriyor.
Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde Winston, Julia adında bir kadınla tanışıyor. Julia, Winston gibi Parti’ye karşı bir nefret besliyor. İkili arasında bir ilişki başlıyor ve bu ilişki onların Parti’ye karşı bir başkaldırı sembolü haline geliyor.
Ama bu, bir distopya hikayesi… Ve ne yazık ki, her şey planlandığı gibi gitmiyor. Winston ve Julia yakalanıyor. Parti’nin gerçek yüzü, Winston’a O’Brien adında bir karakter aracılığıyla gösteriliyor. Ve burada hikayenin en unutulmaz bölümlerinden biri yaşanıyor: 101 No’lu Oda.
101 No’lu Oda, herkesin en büyük korkularıyla yüzleştiği yer. Winston için bu, fareler. Parti, onun direnişini kırıyor ve en sonunda Winston, Büyük Birader’i sevdiğini kabul ediyor.
1984’ü neden bugün hâlâ konuşuyoruz? Çünkü Orwell’in yarattığı bu dünya, teknolojinin ve iletişim araçlarının geldiği noktada, gerçeğe ürkütücü derecede yakın. Sürekli gözetim, bilgi manipülasyonu ve propaganda, bugün birçok insanın karşı karşıya olduğu gerçekler.
Bu podcast’i bitirirken size şu soruyu bırakmak istiyorum:
By KültürGeorge Orwell’in 1984 kitabı Modern distopyaların belki de en güçlü örneği olan bu roman, yalnızca yazıldığı dönemi değil, bugünü de derinden etkileyen bir eser.
Öncelikle biraz arka plan bilgisiyle başlayalım. George Orwell, 1949 yılında bu kitabı yayımladığında İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileri hâlâ tazeydi ve dünya, Stalin gibi baskıcı liderlerin gölgesinde şekilleniyordu. Orwell, bu romanıyla totaliter rejimlerin birey üzerindeki ezici etkisini koymayı amaçladı. Ayrıca roman adeta Black Mirror dizinin bölümleri gibi.
Romanın geçtiği yer Okyanusya adlı bir süper devlet. Burada iktidarın başında, halkın her anını izleyen ve insanların zihinlerine bile hükmetmeye çalışan bir figür var: Büyük Birader. Büyük Birader’i tam olarak sokakta göremesek te dijital ekranlarla gözleri her yerde; sokaklarda, evlerde, hatta düşüncelerinizde bile.
Hikâyemizin ana karakteri Winston, sıradan bir devlet memuru. Onun görevi, Parti’nin işine gelmeyen tarihsel kayıtları değiştirmek. Evet, yanlış duymadınız. Parti, gerçeği istediği gibi yeniden yazıyor.
Winston, bu baskıcı düzende sıkışıp kalmış bir birey. Fakat içinde bir isyan ateşi yanıyor. Çocukluğundan beri hissettiği bu huzursuzluk, onu Parti’ye ve Büyük Birader’e karşı sorgulamalara itiyor. Peki ya Parti’nin bu kadar güçlü olmasının sebebi ne? İşte burada iki önemli kavram devreye giriyor: Newspeak ve Çift Düşün.
Newspeak, yani Yeni Konuşma, Parti’nin geliştirdiği bir dil. Amaç, kelime haznesini öyle bir daraltmak ki, insanların Parti’ye karşı düşünmesi bile imkânsız hale gelsin. Çünkü düşünceler kelimelerle şekillenir, değil mi? Eğer bir şeyi tanımlayacak kelimeniz yoksa, onu düşünebilir misiniz? İşte Orwell’in bu noktada verdiği mesaj oldukça güçlü.
Bir de Çift Düşün var. Bu, aynı anda iki çelişkili düşünceye inanma becerisi. Örneğin, Parti’nin sloganlarını ele alalım:
Bu çelişkili ifadeler, Parti’nin insanları nasıl kontrol ettiğini gösteriyor.
Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde Winston, Julia adında bir kadınla tanışıyor. Julia, Winston gibi Parti’ye karşı bir nefret besliyor. İkili arasında bir ilişki başlıyor ve bu ilişki onların Parti’ye karşı bir başkaldırı sembolü haline geliyor.
Ama bu, bir distopya hikayesi… Ve ne yazık ki, her şey planlandığı gibi gitmiyor. Winston ve Julia yakalanıyor. Parti’nin gerçek yüzü, Winston’a O’Brien adında bir karakter aracılığıyla gösteriliyor. Ve burada hikayenin en unutulmaz bölümlerinden biri yaşanıyor: 101 No’lu Oda.
101 No’lu Oda, herkesin en büyük korkularıyla yüzleştiği yer. Winston için bu, fareler. Parti, onun direnişini kırıyor ve en sonunda Winston, Büyük Birader’i sevdiğini kabul ediyor.
1984’ü neden bugün hâlâ konuşuyoruz? Çünkü Orwell’in yarattığı bu dünya, teknolojinin ve iletişim araçlarının geldiği noktada, gerçeğe ürkütücü derecede yakın. Sürekli gözetim, bilgi manipülasyonu ve propaganda, bugün birçok insanın karşı karşıya olduğu gerçekler.
Bu podcast’i bitirirken size şu soruyu bırakmak istiyorum: