İstanbul Belediyesi sonucu ne olursa olsun, 31 Mart’ın bir şeyleri yerinden oynattığı farz ediliyor. Yakından bakalım.
İlkin, Erdoğan ve rejim karşıtı kitle -ki nüfusun yarısına karşılık geliyor, rejimden seçimle kurtulmanın mümkün olduğuna kanaat getirdi. Erken seçim olur ya da olmaz, önemli olan bu dinamiğin nasıl değerlendirileceği. Peki, Kürdleri kucaklamadan ve rejimin ne olduğuyla ilgili paradigma değiştirmeden bu dinamiği alternatif siyasete dönüştürmek mümkün mü?
Değil, zira HDP dışındaki muhalefetin HDP ve seçmeniyle bir siyasî platformda buluşması mümkün değil. İlişki tek yönlü, HDP’den diğerlerine yapılan bir açılım, o da taktik. Rejim ise totaliter, bunu gören ve telaffuz eden yegâne siyaset HDP’ninki.
Bu bağlamda millî ve yerli muhalefet partilerinin 31 Mart’tan ne anlamadığına bakalım. Bütün ciddî araştırmaların gösterdiği gibi CHP adayı İstanbul’da HDP seçmeni İstanbullular sayesinde kazandı. Bu, Adana, Ankara, Antalya ve Mersin için de geçerli.
Buna rağmen, millî ve yerli muhalefette bu verinin içselleştirildiğine dair herhangi bir işaret yok. HDP Kürdistan’da tamamen yalnız ve adayları 3 büyükşehir, 5 il, 50 ilçe, 12 belde olmak üzere 70 belediyede seçilmesine rağmen 50 yerde şu ana kadar kendilerine mazbata verilmedi.
İstanbul’da mazbata konusunda haklı olarak kıyameti koparan millî ve yerli muhalefetten ne HDP mazbataları konusunda, ne KHK hilesiyle seçimleri düşürülenler konusunda, ne HDP’nin alenî haksızlıklara itirazına verilen red cevabı konusunda tık yok. Tekrar edeyim, tık yok!
Şaşırtıcı mı? Değil! Türkiye’nin resmî muhalefet tanımında HDP yok. Seçim öncesinde HDP ve seçmenine alenen “yabancı” ve “gayrimillî” muamelesi yapan rejim neyse millî ve yerli muhalefet de o. Bu durum üzerine düşünmesi gereken en başta HDP kurmayları. Taktik oyların Türkiye siyasetine etkisi bir seçim sonucu kadar maalesef, daha fazla değil. Önemsiz değil ancak HDP’nin Türkiyelilik politikası açısından bir başarı olduğunu söylemek zor.
Gelelim işin yerel yönetim boyutuna. Millî ve yerli muhalefetin kazandığı belediyelerin idarî, malî ve adlî anlamda bütün ipleri merkezin yani rejimin elinde. Hızla bu belediyelerin nereye kadar kendi başlarına iş yapabileceklerini göreceğiz. Şimdilik zafer sarhoşluğu devam ediyor.
Ekrem İmamoğlu’nun konumu yerel yönetimi aşıyor. Birdenbire Türkiye’nin muhalefet lideri olarak belirdi; ne var ki bu konum ne belediye başkanlığı, ne partisi, ne rejim, ne de Türkiye açısından sürdürülebilir.
İmamoğlu her şeyden önce eğer reis razı olursa belediye başkanı olacak. Olur olmaz üzerinde görülmemiş bir malî, idarî vesayet ve adlî baskı olacak. “İstanbul için yeni başlangıç” iddiasının somut karşılığı yok.
Bu yetmiyormuş gibi İmamoğlu Avcılar konuşmasında İstanbul’dan bahsederek “ulusal politikaların geliştirilmesinde bu kentin fikri nedir, isteği nedir, ulusal politika nasıl geliştirilmelidir, bu konuda öncü politikalar geliştireceğiz. Bu politikalar nezdinde, Türkiye’nin üst seviye politikasının oluşmasında yardımcı ve destek olacağız” dedi. Ne normal şartlarda ne de sultası altında debelendiğimiz rejimin şartlarında böyle bir şey mümkün. CHP yönetiminin İmamoğlu’nu yeni lider olarak kabullenmesi ise otomatik değil.
Gelelim 31 Mart’ta demokrasi keşfetme peşindeki hem rejim hem muhalefetten kanaat önderlerine. Bu konuda karşıt cenahlar farkında olmadan ortak bir millî duruşta birleşiverdiler. Rejim kalemleri seçimin cereyan etmesinin dahî temsilî demokrasinin göstergesi olduğunu savunurken millî muhalifler seçimi “rekabetçi Türk demokrasisinin dayanıklılığının ispatı” masalıyla pazarladılar. Ortalık hukuk, adalet, vicdan çöplüğü ve kötülük imparatorluğu hâline gelmişken.
Bir diğer millî muhalif kanat 31 Mart’ın İstanbul sonuçlarına göre seçimlerin meşruiyet ile gayrimeşruiyet arasında, memleketin de demokrasi ile otoriterlik arasında bir yol ayrımında olduğunu savundu.
Seçim sonuçlarının meşruiyetinin rejim tarafından 7 Haziran 2015 gecesinden itibaren yok edildiğini ve o tari