Bugün hava biraz sıkıntılı, buna rağmen serin ve güzel idi. Aynalı’nın eline bir tabak dolusu irmik helvası geçmiş. Ben erkence kulübenin önüne uzandım. Daha önceki günlerde olduğu gibi acayip bir uyku ve garip olaylara tanıklığım başladı. Kendimi Ayasofya Camiinin müezzini olarak görüyordum. Saatime baktım. Sabah ezanının okunma vakti gelmişti. Minareye çıktım. Sadece bir defa “Allahu Ekber” dememle beraber büyük bir kuş minareye yaklaştı. Beni pençesi ile kaptığı gibi arkasına oturtarak uçtu gitti. Korku ve şaşkınlığım biraz azaldıktan sonra hayretle etrafı izlemeye başladım. Güneşin parlak ışıkları havayı yeni yeni aydınlatmaya başlamıştı. Aşağıya baktım. Minarenin tepesini görebilecek kadar yükselmiştim. Kuşun sırtı büyük bir oda kadar geniş ve düz olup insanın gereksinimi olan her türlü yiyecek, giyecek ve diğer lüzumlu malzemeler kuşun sırtının her iki tarafına konulmuş raf ve dolap gibi araçların içine yerleştirilmişti. Hayretle: – Ya Rab! Bu ne haldir? Bu nasıl bir kuş, beni nereye götürüyor? dedim. Kuş başını çevirdi. Sözlerimi duydu: – Ben meşhur Anka Kuşuyum. Korkma, sana bir zarar gelmez. Ben kendi cinsimin padişahıyım. Arkamda tahıl ve yiyecek yüklü elli tane daha Anka kuşu var. Hiçbir şeye ihtiyacın olmaz, dedi...