
Sign up to save your podcasts
Or


Gece, inanılmaz güzellikteydi. O Ağustos gecelerini kim bilmez? yıldızlar uzaktadır,
ama elinizi uzatsanız parmaklarınıza değecek sanırsınız!
Bir yıldız vardı: kenarları donmuş gibiydi, saçtığı ışıklar incecik buzullara benzerdi, karanlık gökten dünyaya şaşkınlıkla bakardı sanki. Boğazdan geçerken hep onu seyrettim. Onun sesi, bedenimin bir parçası olmuştu artık, nereye gitsem benimle geliyordu. Sabahları, dağların ardından beni selamlamak için doğan o güler yüzlü güneşe karşı koşarken, hep benimleydi o ses.
İhtiyar harmancıların rüzgâra savurdukları o ışıl ışıl ekin yağmurundaydı; tek başına uçan bir çaylağın bozkır üstünde usul usul dönüşündeydi gördüğüm her şeyde, duyduğum her şeyde onun sesi vardı. İçimde bir şeyler uyanıyordu artık, kelimelerle anlatamadığım, karşı konmaz bir tutku uyanıyordu; kendimi anlatmak, tıpkı onun güzelliği kadar yeryüzünün güzelliğini coşkuyla dile getirmek istiyordum.
Bilinmez bir şeyin karşısındaydım sanki, içim korkuyla, sevinçle doluydu.
Bana önemli bir şey söylemesini, bana içini açmasını beklerdim. Ama bir şey söylemezdi. Başımı kucağına koyar, gözleri uzaklarda, parmaklarını kirpi gibi saçlarımın arasında gezdirir, sıcak elleriyle usul usul yüzümü okşardı. Başımı kaldırır, ona bakardım; tedirginlik okunurdu yüzünde, yas okunurdu, kendi yüzümü görmüş gibi olurdum. Zaman -ne kadar garip bir şeydi. Göz açıp kapayana kadar geçiyordu. Şimdi ise, olduğu yerde sayıyordu ve saniyeler arasında derin nefesler alıyordu. Güçlükle nefes alıyordu. büyük heyecan ve korku duyuyordu. Heyecan onun içindeydi. Korku ise, titreyen vücudunu tutan ellerinde.
By HedablidaGece, inanılmaz güzellikteydi. O Ağustos gecelerini kim bilmez? yıldızlar uzaktadır,
ama elinizi uzatsanız parmaklarınıza değecek sanırsınız!
Bir yıldız vardı: kenarları donmuş gibiydi, saçtığı ışıklar incecik buzullara benzerdi, karanlık gökten dünyaya şaşkınlıkla bakardı sanki. Boğazdan geçerken hep onu seyrettim. Onun sesi, bedenimin bir parçası olmuştu artık, nereye gitsem benimle geliyordu. Sabahları, dağların ardından beni selamlamak için doğan o güler yüzlü güneşe karşı koşarken, hep benimleydi o ses.
İhtiyar harmancıların rüzgâra savurdukları o ışıl ışıl ekin yağmurundaydı; tek başına uçan bir çaylağın bozkır üstünde usul usul dönüşündeydi gördüğüm her şeyde, duyduğum her şeyde onun sesi vardı. İçimde bir şeyler uyanıyordu artık, kelimelerle anlatamadığım, karşı konmaz bir tutku uyanıyordu; kendimi anlatmak, tıpkı onun güzelliği kadar yeryüzünün güzelliğini coşkuyla dile getirmek istiyordum.
Bilinmez bir şeyin karşısındaydım sanki, içim korkuyla, sevinçle doluydu.
Bana önemli bir şey söylemesini, bana içini açmasını beklerdim. Ama bir şey söylemezdi. Başımı kucağına koyar, gözleri uzaklarda, parmaklarını kirpi gibi saçlarımın arasında gezdirir, sıcak elleriyle usul usul yüzümü okşardı. Başımı kaldırır, ona bakardım; tedirginlik okunurdu yüzünde, yas okunurdu, kendi yüzümü görmüş gibi olurdum. Zaman -ne kadar garip bir şeydi. Göz açıp kapayana kadar geçiyordu. Şimdi ise, olduğu yerde sayıyordu ve saniyeler arasında derin nefesler alıyordu. Güçlükle nefes alıyordu. büyük heyecan ve korku duyuyordu. Heyecan onun içindeydi. Korku ise, titreyen vücudunu tutan ellerinde.