
Sign up to save your podcasts
Or


#14 Beni Böyle Sevin, Sevecekseniz | Kusurluluk Şeması, Aile ve Kendini Kabul Etmek
Yetişkin tarafımız bir şeyleri anlamaya çalışırken çocuk tarafımız neden hâlâ yargılamaya devam eder?
Bu bölümde kusurluluk şemasını; aileden gelen eleştiriler, çocukluk anıları ve yetişkinlikte kendimizle kurduğumuz ilişki üzerinden konuşuyoruz. DEHB ile yaşamanın getirdiği zorluklardan, ertelemekten, yapamadıklarımız yüzünden kendimizi acımasızca yargılamaktan ve kusurlarımızı kabul etmenin neden bu kadar zor olduğundan söz ediyorum.
Şema terapinin kavramlarından ve Patrick Modiano’nun Babam ve Ben kitabından yola çıkarak şu sorunun peşine düşüyorum: Kusurlarımızı anlamakla kendimizi kusurlarımızdan ibaret görmek arasındaki fark ne?
Belki çocukken olduğumuz hâlimizle kabul edilmedik. Belki bugün de sevilmek için kendimizi düzeltmemiz, eksiklerimizi gizlememiz gerektiğini düşünüyoruz. Peki, kendimizi geliştirmeye çalışırken ne zaman kendimize haksızlık etmeye başlıyoruz?
Bu bölüm biraz kişisel itiraf, biraz edebiyat, biraz şema terapi ve bolca kendimizle yüzleşme üzerine.
Çünkü belki de mesele kusursuz olmak değil, kusurlu olduğumuzda kendimize nasıl davrandığımızdır.
Ben, beni böyle sevin, sevecekseniz diyorum. Hem yetişkin hem de çocuk hâlimle…
Bu bölümde zamanın akışını, arkadaşlıkların evrilmesini ve "eskimenin" doğasını konuşuyor; Jack London'ın başyapıtı Martin Eden üzerinden sınıflar arası geçişi, statü kaygısını ve hedefe ulaşıldığında gelen aidiyetsizlik hissini masaya yatırıyoruz. Sanat, yazarlık hevesleri ve dünya telaşı arasında sıkışan bireysel hikâyelerimizden yola çıkarak, mühendislikten edebiyata uzanan yolda İdealar öykü kitabını kaleme alan Muhammet Daşkıran'ın ilham veren dönüşümüne konuk oluyoruz.
İnsanın kendisine yapacağı en büyük iyilik, yeteneklerini ziyan etmemesidir. 🎧✨
Martin Eden'ın sinemaya uyarlanmış halini ve Muhammed Daşkıran'ın - İdealar isimli kitabını edinmeyi unutmayın lütfen!
Tabii beni İnstagram'dan takip etmeyiii!!
"Upuzun bir aradan sonra, kendime ait o odadan sesleniyorum. Bu bölümde biraz 'kadrolu roma kölesi' gibi hissetmekten, biraz da deniz kestaneleriyle dolu bir kıyıda Gregor Samsa ile karşılaşmaktan bahsedeceğim. Alain de Botton yanıma yoldaş oldu; birlikte statü endişemizi, dijital dopamin bağımlılığımızı ve bizi hayalet izleyiciye dönüştüren o 'görülme' korkusunu masaya yatırdık. Başarı mı dedin? Belki de tek yapmamız gereken, evrendeki o ufacık noktamızı kabul edip tahteravalliden inmek. Kim bilir?"
Siz de o 'hayalet izleyicilerden' misiniz, yoksa yorumlarda buluşalım mı?"
Statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.
Eviniz yanıyor olsa, ilk kimi arardınız?
Hıdrellez’de gül ağacı altına dilek gömmeyi bıraktım, fincan kapatmayı sorguladım ve kendime sordum: "Neden hala hayallerimi bir çocuk düşlemiyor?" Modern dünyanın "çocuk da yaparım kariyer de" dayatması karşısında, bazı kadınlar için annelik neden dünyanın en korkutucu duygusuna dönüşüyor?
Bu bölümde annelerimizin bize açtığı duygusal yaralardan, "mükemmel anne" illüzyonundan ve Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sından güç alarak; kendi kendimizin annesi olmayı konuşuyoruz. Eğer siz de "istemeyi bilmeyenlerden" ve "kendi başını kaşıyanlardan"sanız, bu bölüm size çok tanıdık gelecek.
Keyifli dinlemeler. Bölümü beğendiyseniz, Apple Podcast veya Spotify üzerinden takip etmeyi ve yorumlarınızı bırakmayı unutmayın!
İçimizdeki o dalgalı denizi dindirmeye çalışmak yerine,dalgaların sesini duymaya cesaret ettiğimiz bir gün olsun. Şefkatle!
Tante Rosa'nın sinemaya uyarlanmış halini de izleyebilirsiniz!
https://ok.ru/video/10157134645946
Bazı kitaplar sadece okunmaz, hayatınızda bir yere konuk olur. Hamnet benim için o kitaptı. 16. yüzyıl İngiltere’sinde bir çocuğun kaybıyla başlayan o derin sızı, nasıl oldu da benim 10 yıl önceki babamı kaybedişime, mutfaktaki kabak kokusuna ve sustuğum tüm o yıllara çarptı?
Bu bölümde;
Agnes’in dilsiz acısını ve inkarını,
Sanatın acıdan mı beslendiği yoksa onu dönüştürdüğü mü sorusunu,
Yasın içinden geçerken nasıl yeni bir versiyonumuza dönüştüğümüzü konuşuyoruz.
Ağlamamaya gayret ederek, derin bir nefes alıp anlatmaya başladım. Dinlemek isterseniz, Dalgalar’ın bu bölümü şimdi yayında.
''Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda''
"Gerçeğimiz sert ve dayanılmaz olduğunda, hayal gücü pelerini giyiyoruz üstümüze."
Hayat bazen Sisifos’un o ağır kayası gibi üzerimize çöker; rutinler sıkıcı, ilişkiler boğucu, gerçeklik ise çarpıp durduğumuz katı bir duvar haline gelir. Peki, bu gerçekliğe katlanamıyorsak ne yapacağız? Eğer hayatımızı değiştiremiyorsak, belki de bakışımızı, yani gerçeğin o sert dokusunu eğip bükmenin vaktidir.
Bu bölümde, Latife Tekin’in ölümsüz eseri Sevgili Arsız Ölüm’ün izinde, Dirmit’in sözcüklerden ördüğü yorganın altına giriyoruz.
* Büyülü gerçekçilik bir kaçış mı, yoksa hayatta kalma sanatı mı?
* Kayseri’nin bir köyünden İstanbul’un gürültüsüne savrulan bir ailenin, batılın ve yoksulluğun ortasında "arsızca" merak eden kızı Dirmit bize ne anlatıyor?
* Tarlada gelinliğiyle "bitkilerin kraliçesi" olan o küçük kızın, Latife Tekin’in ve hatta Sıdıka’nın ortak derdi ne?
Öfkeden bahsettiğimiz yollardan geçip, şimdi hayal gücünün şifasına sığınıyoruz. Çünkü bazen rüzgarla konuşmak, tulumbayla dertleşmek, sadece delilik değil; yeryüzüne dayanabilmenin tek yoludur.
Bu bölümde bahsi geçenler:
* Latife Tekin - Sevgili Arsız Ölüm
* Büyülü Gerçekçilik ve Gabriel García Márquez
* Sıdıka: Bir "Pencere Filozofu"nun İsyanı
* Kendi "Nehir Podcast" yolculuğum ve 30 yaş yüzleşmeleri
Barbarın Kahkahası'nda içimizdeki öfke canavarının kahkahasını duyduk. Kişisel olan elbet politiktir fakat ben öfkenin şifasını sizin için aradım. Öfke bir işarettir. Görmezden geldikçe büyüyen, bastırdıkça yön değiştiren bir işaret…
Bu bölümde öfkeyi susturmayı değil, onunla kalabilmeyi konuşuyoruz. İlişkilerde tekrar eden tartışmaların, içimize çöken suçluluğun ve “iyi kız” olma halinin ardına bakıyoruz.
Öfke Dansı’ndan yola çıkarak, öfkenin aslında neyi gösterdiğini ve nasıl bir dönüşüm aracına dönüşebileceğini birlikte keşfediyoruz. Belki de mesele öfkeden kurtulmak değil, onun ne söylediğini duymak.
Eğer bu bölüm sana dokunduysa, paylaşmayı ve takip etmeyi unutma. Çünkü bazen birinin sesi, başka birinin sessizliğine iyi gelir.
Eyyy Türk kadını, umarım hayatındaki kimseyi değiştirmek istemezsin :) Muhtaç olduğun tek kudret kendini değiştirme gücündür. Erkekler siz de ağlayın hepimiz rahatlayalım.
İçimde bir barbar var.
Ve bu bölümde onu susturmuyorum.
Öfke, kadınlık, sistem ve geçmişten bugüne taşınan yaralar…
Hani şu konuşuldukça “yine mi?” dedirten meseleler var ya—
işte tam da onların içinden konuşuyorum.
Peki gerçekten kim barbar?
Yunus Nadi Roman Ödüllü Barbarın Kahkahası üzerinden;
öfkenin nasıl bulaştığını, kahkahanın nasıl bir savunma olduğunu ve içimizde büyüttüğümüz o karanlığı kurcalıyorum.
Belki de mesele öfkeyi bastırmak değil…
onu biraz anlamak, biraz da alaya almak. Çünkü bazen insan
ancak gülebildiği yerden iyileşiyor. Ve evet…
kadınlar biz 10 dakikadan çok daha fazlasıyız.:)
Karnaval tadında okumalar dilerim. :) Beni instagramdan takip etmek için https://www.instagram.com/dalgalar.podcast/
"Gözaltımdaki ilk ince çizgiyi gördüğüm o an, Dorian Gray'in neden ruhunu sattığını anladım."
Çalışma masamda polaroid fotoğraf duruyor..O fotoğrafa bakarken içimdeki Dorian Gray şöyle fısıldıyor: Keşke hep genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı!
Bu bölüm, hayatın getirdiği değişim, hatalar ve mutluluk anları üzerine bir monolog; bazen şiirsel, bazen hüzünlü, bazen de gülümseten bir içsel yolculuk. Kendinizi ve zamanınızı düşünmeye hazır mısınız ? Ne de olsa :yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan. Sizin de bildiğiniz gibi mutlu ömür yok, mutlu anlar var.
Dorian Gray'in Portresi'nin sinemaya yansımış hali için :https://www.sinemalar.com/film/15909/dorian-gray
Hepimiz biraz narsist değil miyiz diyenler için de psikolog -yazar Şule Öncü'nün '' Hepimiz Narsistiz'' isimli kitabını veee beni takip etmek isterseniiiz diye
https://www.instagram.com/dalgalar.podcast/#
Bahsettiğim dizi Home for Christmas :
Şu sahneye bir bak: Home for Christmas | S1:B1 - 0:16.
https://www.netflix.com/watch/81094492?s=i&trkid=278685009&t=15&d=28&momentUuid=698B389F-05E4-4FA6-B64E-CA4C6AA69F83&shareType=Moment&shareUuid=454F09E3-670D-4B36-9711-7A64D3DD5204&trg=wha&unifiedEntityIdEncoded=Video%253A81094492
Hepimizin çok iyi bildiği ama adını koymaktan çekindiği bir duygu var: haset.
Çoğu zaman ona ‘kıskançlık’ diyoruz, bazen ‘rekabet’, bazen de ‘hak etmedi’ diye fısıldıyoruz.
Peki gerçekten ne hissediyoruz?”
Bugün iki metni yan yana koyuyoruz:
• Kıskanmak - Nahit Sırrı Örik
• Haset ve Rekabet - Leyla Navaro
Biri edebiyatın soğuk aynası,
diğeri psikolojinin dürüst itiraf defteri.
İlk kıskançlık Habil'le Kabil arasında başladı evet fakat benim listem upuzuun .Çünkü öz ablamdan tutun da Orhan PAMUK'A kadar uzanan bir kıskançlık listem var...
Derseniz ki podcasti hazırlamana vesile olan TV dizisi ilgimi çekmiyor o zaman size şööyle en sahicisinden Seniha- Halit kardeşlerin saf çekişmesini anlatan bir Zeki Demirkubuz filmi de bıraktım.
https://www.youtube.com/watch?v=xG81xjczPlw&pp=ygUaa8Sxc2thbm1hayB6ZWtpIGRlbWlya3VidXrSBwkJrgoBhyohjO8%3D
Değerli psikoloğumuz haset ve rekabetin ayrımını nasıl yapmış görmek isterseniz diye TED konuşmasını da bıraktım https://youtu.be/lWNQ_h6cjfM?si=g8uefeAQEeqGrhpZ
Beni takip etmek isterseniz belki diye instagram adresimi de şööyle bıraktım.
https://www.instagram.com/dalgalar.podcast/#
From the publisher's feed