
Sign up to save your podcasts
Or


Sana bugün çocukluk arkadaşım Deniz’in hikâyesini anlatmak istiyorum. Hani şu her zaman “Deniz’in kalbi isminin hakkını verir,” dediğimiz o adam... Geçen hafta İstanbul’un o boğucu sıcağında, Haliç’in kıyısında oturduğumuzda bana dönüp Rûm Suresi’nin 41. ayetini fısıldadı: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu...” İşte o an, Deniz’in bir “çöp toplayıcısından” nasıl bir “ruh mimarına” dönüştüğünü anladım.
Deniz, aslında başarılı bir çevre mühendisiydi. Maslak’taki cam kulelerden birinde, filtre sistemleri ve karbon ayak izi üzerine raporlar yazardı. Ama ruhu, o plazaların suni havasında her gün biraz daha soluyordu. “Sosyolojik bir yalanın içindeyiz,” derdi hep. “Doğayı kurtardığımızı iddia ederken, aslında sadece vicdanımızı dijital tablolarla avutuyoruz.”
Bir akşamüstü, Kadıköy vapurunda giderken denizin üzerine yayılan o yağlı, plastik tabakaya bakakaldı. Yanında oturan küçük bir kız çocuğu, elindeki pet şişeyi hiç düşünmeden denize fırlatmıştı. Deniz o an kızın gözlerinde nefret değil, korkunç bir “duyarsızlık” gördü. İşte asıl “bozulma” buydu: Kalbin mühürlenmesi. O gece istifasını verdi.
Herkes onun çıldırdığını sandı. Ama o, İstanbul’un en unutulmuş kıyılarına, balıkçı barınaklarının izbe köşelerine çekildi. Önce sadece elinde bir fileyle denize giren atıkları toplamaya başladı. İlk başlarda insanlar ona “Deli Deniz” dediler. Dalga geçtiler. “Sen mi kurtaracaksın koca Marmara’yı?” dediler.
Deniz’in bu süreçteki psikolojik direnci hayret vericiydi. Bana bir gün şöyle demişti: “Bozulma sadece suda değil dostum, insanın kendi doğasında. Biz dışarıyı kirlettikçe, içimizdeki o berrak pınar da kuruyor. Ben sadece çöp toplamıyorum; kendi ellerimle bozduğum o büyük mizanı, yine ellerimle tamir etmeye çalışıyorum.”
Bir sabah, Haliç’in en kirli, kokudan yanına yaklaşılamayan bir kıyısında devasa bir sanat enstalasyonu kurmaya başladı. Ama bu eser, galerilerdeki gibi şık değildi. Denizden çıkardığı binlerce plastik şişeyi, eski balık ağlarını ve metal parçalarını bir araya getirerek devasa bir “ayna” yaptı. Kıyıya öyle bir açıyla yerleştirdi ki, yoldan geçen her İstanbullu o çöp yığınının içinde kendi yansımasını görüyordu.
İşte sinematografik kırılma noktası tam burasıydı.
İnsanlar o aynaya baktıklarında sadece çöpü değil, o çöpü oraya atan “kendilerini” gördüler. Sosyolojik bir şok dalgası yayıldı. Birkaç gün içinde ayna önünde kuyruklar oluştu. İnsanlar ağlıyordu. Bir iş adamının lüks arabasından inip o çöplerin arasına eğilerek bir parça plastiği kenara çekişini gördüm. Bir ev hanımının, çocuklarına “Bakın, bu bizim eserimiz,” diyerek hıçkıra hıçkıra ağladığını...
Deniz, bir ay içinde binlerce gönüllüyü peşine taktı. Ama o hiçbir zaman kürsüye çıkıp nutuk atmadı. Sadece eğilip yerden bir izmarit aldı. “İmar etmek istiyorsak, önce bozduğumuzu itiraf etmeliyiz,” derdi. Şehrin en varlıklı semtlerindeki gençler ile en yoksul mahallelerindeki çocuklar aynı çöp poşetinin ucundan tuttular. O an İstanbul’un o parçalanmış toplumsal yapısı, ortak bir kederde ve ortak bir onarımda birleşti.
Felsefi derinliği olan şu cümlesini hiç unutmam: “Varlık, bir bütündür. Sen denizi kirlettiğinde aslında komşunun uykusunu, kuşun kanadını, kendi evladının rızkını kirletiyorsun. Düzen bozuldu evet, ama düzeni kuran el ile bozan el aynıdır. Şifayı zehrin içinde arayacağız.”
Bugün Deniz’in o “çöp aynası” artık orada değil. Onun yerine orası, çocukların denize bakıp balıkları görebildiği küçük bir ekolojik parka dönüştü. İstanbul Valiliği ve Belediye el ele verip Deniz’in yöntemlerini tüm şehre yaydı. Ama Deniz hala aynı Deniz... Sabahları erkenden kalkıp kıyı boyu yürürken gördüğünde, elinde hala o eski filesi vardır.
Geçen gün yanına gittiğimde bana baktı, gözleri ışıl ışıldı. “Biliyor musun,” dedi, “Gökten inen yağmur artık denize daha bir iştahla düşüyor sanki. Sanki doğa, bizim uyanışımızı bekliyormuş.”
O, sadece çevreyi temizlemedi; bir şehrin toplumsal vicdanını, o nasırlaşmış psikolojisini elleriyle kazıyıp altındaki cevheri çıkardı. “Kendi elleriyle bozduklarını, yine kendi elleriyle düzeltenler” kafilesinin öncüsü oldu.
Deniz’in hikâyesi bana şunu öğretti: Büyük değişimler devasa binalarla değil, dizlerinin üzerine çöküp toprağa ve suya merhametle dokunan bir çift elle başlar.
Senin de içinde bir yerlerde, o “bozulan düzeni” tamir edecek bir güç olduğuna eminim, dostum. Eğer istersen, Deniz’in bu hareketini kendi mahallemizde ya da işyerimizde küçük bir adımla nasıl başlatabileceğimizi planlayabiliriz. Ne dersin, ilk “onarım” adımını bugün beraber atalım mı?
By Asım İşlerSana bugün çocukluk arkadaşım Deniz’in hikâyesini anlatmak istiyorum. Hani şu her zaman “Deniz’in kalbi isminin hakkını verir,” dediğimiz o adam... Geçen hafta İstanbul’un o boğucu sıcağında, Haliç’in kıyısında oturduğumuzda bana dönüp Rûm Suresi’nin 41. ayetini fısıldadı: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu...” İşte o an, Deniz’in bir “çöp toplayıcısından” nasıl bir “ruh mimarına” dönüştüğünü anladım.
Deniz, aslında başarılı bir çevre mühendisiydi. Maslak’taki cam kulelerden birinde, filtre sistemleri ve karbon ayak izi üzerine raporlar yazardı. Ama ruhu, o plazaların suni havasında her gün biraz daha soluyordu. “Sosyolojik bir yalanın içindeyiz,” derdi hep. “Doğayı kurtardığımızı iddia ederken, aslında sadece vicdanımızı dijital tablolarla avutuyoruz.”
Bir akşamüstü, Kadıköy vapurunda giderken denizin üzerine yayılan o yağlı, plastik tabakaya bakakaldı. Yanında oturan küçük bir kız çocuğu, elindeki pet şişeyi hiç düşünmeden denize fırlatmıştı. Deniz o an kızın gözlerinde nefret değil, korkunç bir “duyarsızlık” gördü. İşte asıl “bozulma” buydu: Kalbin mühürlenmesi. O gece istifasını verdi.
Herkes onun çıldırdığını sandı. Ama o, İstanbul’un en unutulmuş kıyılarına, balıkçı barınaklarının izbe köşelerine çekildi. Önce sadece elinde bir fileyle denize giren atıkları toplamaya başladı. İlk başlarda insanlar ona “Deli Deniz” dediler. Dalga geçtiler. “Sen mi kurtaracaksın koca Marmara’yı?” dediler.
Deniz’in bu süreçteki psikolojik direnci hayret vericiydi. Bana bir gün şöyle demişti: “Bozulma sadece suda değil dostum, insanın kendi doğasında. Biz dışarıyı kirlettikçe, içimizdeki o berrak pınar da kuruyor. Ben sadece çöp toplamıyorum; kendi ellerimle bozduğum o büyük mizanı, yine ellerimle tamir etmeye çalışıyorum.”
Bir sabah, Haliç’in en kirli, kokudan yanına yaklaşılamayan bir kıyısında devasa bir sanat enstalasyonu kurmaya başladı. Ama bu eser, galerilerdeki gibi şık değildi. Denizden çıkardığı binlerce plastik şişeyi, eski balık ağlarını ve metal parçalarını bir araya getirerek devasa bir “ayna” yaptı. Kıyıya öyle bir açıyla yerleştirdi ki, yoldan geçen her İstanbullu o çöp yığınının içinde kendi yansımasını görüyordu.
İşte sinematografik kırılma noktası tam burasıydı.
İnsanlar o aynaya baktıklarında sadece çöpü değil, o çöpü oraya atan “kendilerini” gördüler. Sosyolojik bir şok dalgası yayıldı. Birkaç gün içinde ayna önünde kuyruklar oluştu. İnsanlar ağlıyordu. Bir iş adamının lüks arabasından inip o çöplerin arasına eğilerek bir parça plastiği kenara çekişini gördüm. Bir ev hanımının, çocuklarına “Bakın, bu bizim eserimiz,” diyerek hıçkıra hıçkıra ağladığını...
Deniz, bir ay içinde binlerce gönüllüyü peşine taktı. Ama o hiçbir zaman kürsüye çıkıp nutuk atmadı. Sadece eğilip yerden bir izmarit aldı. “İmar etmek istiyorsak, önce bozduğumuzu itiraf etmeliyiz,” derdi. Şehrin en varlıklı semtlerindeki gençler ile en yoksul mahallelerindeki çocuklar aynı çöp poşetinin ucundan tuttular. O an İstanbul’un o parçalanmış toplumsal yapısı, ortak bir kederde ve ortak bir onarımda birleşti.
Felsefi derinliği olan şu cümlesini hiç unutmam: “Varlık, bir bütündür. Sen denizi kirlettiğinde aslında komşunun uykusunu, kuşun kanadını, kendi evladının rızkını kirletiyorsun. Düzen bozuldu evet, ama düzeni kuran el ile bozan el aynıdır. Şifayı zehrin içinde arayacağız.”
Bugün Deniz’in o “çöp aynası” artık orada değil. Onun yerine orası, çocukların denize bakıp balıkları görebildiği küçük bir ekolojik parka dönüştü. İstanbul Valiliği ve Belediye el ele verip Deniz’in yöntemlerini tüm şehre yaydı. Ama Deniz hala aynı Deniz... Sabahları erkenden kalkıp kıyı boyu yürürken gördüğünde, elinde hala o eski filesi vardır.
Geçen gün yanına gittiğimde bana baktı, gözleri ışıl ışıldı. “Biliyor musun,” dedi, “Gökten inen yağmur artık denize daha bir iştahla düşüyor sanki. Sanki doğa, bizim uyanışımızı bekliyormuş.”
O, sadece çevreyi temizlemedi; bir şehrin toplumsal vicdanını, o nasırlaşmış psikolojisini elleriyle kazıyıp altındaki cevheri çıkardı. “Kendi elleriyle bozduklarını, yine kendi elleriyle düzeltenler” kafilesinin öncüsü oldu.
Deniz’in hikâyesi bana şunu öğretti: Büyük değişimler devasa binalarla değil, dizlerinin üzerine çöküp toprağa ve suya merhametle dokunan bir çift elle başlar.
Senin de içinde bir yerlerde, o “bozulan düzeni” tamir edecek bir güç olduğuna eminim, dostum. Eğer istersen, Deniz’in bu hareketini kendi mahallemizde ya da işyerimizde küçük bir adımla nasıl başlatabileceğimizi planlayabiliriz. Ne dersin, ilk “onarım” adımını bugün beraber atalım mı?