Bazı felaketlerin takvimde tarihi vardır.
Bazılarınınsa insanın içinde.
Yıllar geçer, takvim değişir, şehir değişir, saçların ağarır; ama sen hâlâ hayatını ikiye bölersin:
Ondan önce.
Ve...
Ondan sonra.
Murat için o çizginin adı 2016’ydı.
O güne kadar hayatın, belli kurallar içinde ilerlediğine inanıyordu. Çalışırsan karşılığını alırsın. İyilik yaparsan en azından kötülükle anılmazsın. İnsanlarla yıllarca aynı sofraya oturursan bir gün seni yabancı saymazlar.
Hayatın matematiğinin böyle olduğunu sanıyordu.
Murat zaten matematik öğretmeniydi.
Belki de bu yüzden düzen fikrine fazla inanmıştı.
Tahtaya yazdığı denklemlerde sonuçlar tesadüfen çıkmazdı. Her sonucun bir sebebi, her problemin bir çözümü vardı.
Hayatın da böyle olduğunu düşünmüştü.
Yanılmıştı.
Yıllar sonra Londra’da küçük bir gölün kenarında otururken ilk kez Black Swan kavramını okuyacaktı.
Siyah Kuğu.
İnsanların mümkün olmadığını düşündüğü, hesaplara katmadığı, gerçekleştiğinde büyük sonuçlar doğuran ve meydana geldikten sonra herkesin “Aslında belliydi” diye açıklamaya çalıştığı olaylar...
Murat kitabı kapatıp uzun süre göldeki kuğulara baktı.
Hepsi beyazdı.
Gülümsedi.
“Biz de bütün kuğuların beyaz olduğuna inanmışız,” diye mırıldandı.
Yanında oturan kızı Leyla ne dediğini anlamadı.
“Ne dedin baba?”
Murat gölü gösterdi.
“Bir tane siyah kuğu bütün bildiklerini değiştirmeye yeter kızım.”
Leyla sekiz yaşındaydı.
Bir süre kuğulara baktı.
“Peki siyah kuğu kötü müdür?”
Murat sustu.
İşte yetişkinlerin bütün felsefesini yerinden oynatan çocuk sorularından biriydi bu.
“Hayır,” dedi sonunda.
“Sadece bizim hesabımızda yoktur.”
2016’dan önce Murat’ın hesabında çok şey vardı.
Öğrenciler.
Okullar.
Dostluklar.
Projeler.
Dünyanın farklı yerlerine giden öğretmen arkadaşları.
Birlikte yapılan eğitim çalışmaları.
Bir gün daha iyi bir toplum kurulacağına dair neredeyse çocukça sayılabilecek bir inanç...
Ve bir de görünmez bir sermaye:
İtibar.
İnsan, itibarı varken onun ne kadar kırılgan olduğunu anlayamıyor.
Murat bunu daha sonra öğrenecekti.
Çünkü itibar banka hesabındaki para gibi değildir. Kasaya koyamazsın. Kilitleyemezsin.
Başka insanların zihninde yaşar.
Ve başka insanların zihninde yaşayan her şey...
Bir gecede değişebilir.
O gece telefon sabaha kadar susmamıştı.
Biri görevinden alınmıştı.
Birinin evi aranmıştı.
Bir başkası gözaltındaydı.
Bir okulun kapısına mühür vurulmuştu.
Murat televizyonun karşısında oturuyor, ekrandaki kelimelerle kendi hayatı arasında bağlantı kurmaya çalışıyordu.
Eşi Zehra mutfağın kapısında duruyordu.
“Ne olacak?”
Murat cevap veremedi.
Hayatında ilk kez çözümü olmayan bir problemle karşı karşıyaydı.
Bir süre sonra sadece şunu söyledi:
“Bilmiyorum.”
Bu kelime ağzından çıkarken utanmıştı.
Çünkü yıllarca insanlara yol göstermişti.
Şimdi kendi yolunu bilmiyordu.
Sonraki aylarda asıl çöküş başladı.
Kurumlardan önce ilişkiler çöktü.
Dostluklar sessizce geri çekildi.
Bazı telefonlar artık açılmadı.
Bazı insanlar karşı kaldırıma geçti.
Bir zamanlar Murat’ın öğrencisi olan gençlerden biri onu markette gördüğünde gözlerini kaçırdı.
Murat eve döndüğünde uzun süre aynaya baktı.
İnsanın toplumdaki itibarı kırıldığında, bir süre sonra aynadaki itibarı da kırılıyordu.
“Acaba,” diye düşündü, “biz hayatı yanlış mı okuduk?”
Bu soru onu öfkelendirmedi.
Korkuttu.
Çünkü dışarıdaki insanların haksız olabileceğini düşünmek kolaydı.
Ama insanın kendisinin bazı şeyleri yanlış değerlendirmiş olabileceğini kabul etmesi...
İşte asıl deprem buydu.
Sosyologlar toplumların belirsizlik dönemlerinde basit açıklamalara yöneldiğini söyler.
Karmaşık gerçekler insanı yorar.
Bir suçlu bulmak daha kolaydır.
Bir isim.
Bir grup.
Bir sembol.
Sonra bütün korkularını onun üzerine yüklersin.
Psikoloji buna farklı isimler verir.
Günah keçisi.
Grup kutuplaşması.
Doğrulama yanlılığı.
Ama o günlerde Murat bunların hiçbirini düşünmüyordu.
Onun bildiği tek şey, yirmi yıldır yaşadığı şehrin içinde ilk defa yabancı olduğuydu.
Aylar sonra ülkeyi terk etti.
Zehra ve Leyla’yla beraber yeni bir hayat kurmaya çalıştılar.
İlk yıllar kolay değildi.
Murat’ın diploması vardı ama dili yetersizdi.
Öğretmendi ama öğretmenlik yapamıyordu.
Bir depoda gece vardiyasına girdi.
Kutuları taşıyor, barkodları okutuyor, sabah eve geldiğinde ellerindeki çatlaklara krem sürüyordu.
Bir gece mola sırasında cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
Üzerinde Leyla’nın yaptığı bir resim vardı.
Üç kişi el ele tutuşuyordu.
Üstlerinde siyah bir kuğu uçuyordu.
Altında çocuk yazısıyla:
“Siyah kuğu bizi başka göle götürdü.”
Murat o resmi uzun süre seyretti.
Sonra ağladı.
Sessizce.
Kimse görmeden.
Belki de yeniden doğuş o gece başladı.
Büyük bir karar değildi.
Bir manifesto değildi.
Sadece bir düşünceydi:
“Eğer eski hayat geri gelmeyecekse, yeni hayatı kurmak zorundayım.”
İnsanların çoğu Black Swan olayından sonra eski düzenin geri dönmesini bekler.
Murat da beklemişti.
Sonra fark etti:
Bazı kapılar tekrar açılmaz.
Ama insanın en büyük yanılgısı kapının kapandığını kabul etmemek olabilir.
Bir toplum merkezinde göçmen çocuklara gönüllü matematik öğretmeni arandığını gördü.
İlk gün sınıfta yalnızca dört çocuk vardı.
Bir zamanlar yüzlerce öğrencinin bulunduğu okullarda çalışan Murat’ın karşısında şimdi dört sandalye duruyordu.
İçinden bir ses:
“Bunun için mi yıllarca uğraştın?”
dedi.
Sonra başka bir ses yükseldi:
“Dört çocuk az mı?”
O gün tahtaya basit bir denklem yazdı.
Bir çocuk problemi çözdüğünde sevinçle bağırdı:
“Anladım!”
Murat’ın kalbi sıkıştı.
Yıllardır özlediği bir kelimeydi bu.
Anladım.
Belki de bütün mesele buydu.
Kendisinin de anlaması gerekiyordu.
Sonraki aylarda dersler büyüdü.
Dört çocuk sekiz oldu.
Sekiz, on beş.
Ama Murat bu kez sayıları önemsememeye çalışıyordu.
Çünkü geçmişten öğrendiği en önemli şeylerden biri buydu:
Büyüklük ile değer aynı şey değildi.
Bir akşam Zehra ona çay getirirken sordu:
“Eski günleri özlüyor musun?”
Murat gülümsedi.
“Evet.”
“Geri dönmek ister miydin?”
Uzun süre düşündü.
“Bazı şeylere evet. Bazılarına hayır.”
Zehra şaşırdı.
“Neye hayır?”
Murat pencereye baktı.
“Kendimizden fazla emin olduğumuz hâlimize.”
İşte Black Swan’ın felsefi hediyesi buydu.
İnsan belirsizlikle yaşamayı öğreniyordu.
Artık Murat gelecekle ilgili kesin cümleler kurmuyordu.
“Mutlaka böyle olacak.”
demiyordu.
“Bize hiçbir şey olmaz.”
demiyordu.
“İnsanlar bizi tanıyor.”
demiyordu.
Onun yerine:
“Bilmiyoruz.”
“Hazırlıklı olmalıyız.”
“Eleştiriye açık kalmalıyız.”
“İlkelerimizi kurumlarımızdan ayırmalıyız.”
diyordu.
Bu değişim küçük görünüyordu.
Ama aslında Murat’ın bütün düşünce dünyası değişmişti.
Bir gün gençlerden biri ona geldi.
Adı Emir’di.
Yirmi iki yaşındaydı ve ailesinin yaşadıkları yüzünden öfkeliydi.
“Hocam, her şeyimizi kaybettik,” dedi.
“Nasıl yeniden başlayacağız?”
Murat onu göl kenarına götürdü.
Beyaz kuğular yine suyun üzerinde süzülüyordu.
“Şu kuğulara bak.”
Emir baktı.
“Ne görüyorsun?”
“Kuğu.”
“Renkleri?”
“Beyaz.”
Murat gülümsedi.
“Bütün kuğular beyazdır diyebilir misin?”
Emir ne demek istediğini anlamıştı.
“Hayır.”
“İşte hayat da böyle. Geçmişte yüz kere olan şey, yüz birinci kez de olacak diye bir garanti yok.”
Emir sustu.
“Bu korkutucu değil mi hocam?”
“Evet.”
Murat bir taş alıp suya attı.
Dalgalar halka halka genişledi.
“Ama aynı zamanda özgürleştirici.”
“Nasıl?”
“Çünkü gelecek kesin değilse, kötülük de kesin değildir.”
Emir ilk kez gülümsedi.
Yıllar geçti.
Murat’ın gönüllü çalıştığı merkez, şehrin farklı kesimlerinden insanların geldiği bir yere dönüştü.
Artık sadece kendi geçmişinden gelen insanlarla çalışmıyordu.
Suriyeli çocuklar.
Ukraynalı aileler.
Afrikalı göçmenler.
Yalnız yaşayan yaşlı İngilizler.
Bir zamanlar kendi grubunun acısının dünyadaki en büyük acı olduğunu zanneden Murat, başka insanların hikâyelerini dinledikçe sessizleşti.
Acı onu içeri kapatmamıştı.
Dünyaya açmıştı.
Belki travma sonrası büyüme denilen şey tam olarak buydu.
İnsan kırıldığı yerden daha geniş bir dünyaya bakabiliyordu.
Bir sonbahar sabahı Leyla koşarak eve geldi.
Artık on altı yaşındaydı.
Telefonunu babasına uzattı.
“Baba, gölde siyah kuğu görülmüş!”
Murat güldü.
“Gerçekten mi?”
Birlikte göle gittiler.
Kalabalık kıyıda durmuş, telefonlarıyla fotoğraf çekiyordu.
Ve gerçekten...
Beyaz kuğuların arasında tek bir siyah kuğu yüzüyordu.
Murat donup kaldı.
Yıllardır zihninde taşıdığı metafor şimdi karşısındaydı.
Leyla babasının koluna girdi.
“Baba... korktun mu?”
Murat başını salladı.
“Hayır.”
“Niye?”
Siyah kuğu suyun üzerinde ağır ağır ilerliyordu.
“Çünkü artık siyah kuğuların da hayatın bir parçası olduğunu biliyorum.”
Sonra kızına döndü.
“Önemli olan onların gelmesini engellemek değil.”
“Peki ne?”
“Geldiklerinde kim olduğumuzu kaybetmemek.”
O gün Murat gençlerle yaptığı toplantının tahtasına üç cümle yazdı:
Her şeyi öngöremezsin.
Her şeyi kontrol edemezsin.
Ama her şeye vereceğin cevabı seçebilirsin.
Sonra arkasını döndü.
“Bizim yeniden doğuşumuz eski gücümüzü geri almak olmayacak,” dedi.
“Daha dayanıklı, daha mütevazı, daha açık ve daha insan merkezli hâle gelebilmek olacak.”
Kimse alkışlamadı.
Zaten Murat artık alkış aramıyordu.
Gençlerden biri sadece defterine cümleyi yazdı.
Bu yeterdi.
Akşam göl kenarından eve dönerken siyah kuğu hâlâ oradaydı.
Güneş batıyor, suyun üzerinde kızıl bir yol açıyordu.
Murat bir süre durdu.
Geçmişi düşündü.
Kaybettiklerini.
Öğrendiklerini.
Değiştiremediği şeyleri.
Ve değiştirebildiklerini.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
“Bizi yıkan siyah kuğu değildi.”
Bir an sustu.
“Onun hiç gelmeyeceğine olan inancımızdı.”
Yürümeye devam etti.
Arkasında göl kaldı.
Önünde belirsiz bir yol vardı.
Ama ilk kez belirsizlik onu korkutmuyordu.
Çünkü artık biliyordu:
İnsanın gerçek gücü, geleceği bilmesi değildir.
Gelecek bilmediği gibi çıktığında da insan kalabilmesidir.
Ve belki yeniden doğuş denilen şey de bundan başka bir şey değildi.
Siyah kuğuyu beyaza boyamaya çalışmadan...
Onunla aynı gölde yüzmeyi öğrenmek.
This is a public episode. If you'd like to discuss this with other subscribers or get access to bonus episodes, visit okulsuztoplum.substack.com/subscribe