
Sign up to save your podcasts
Or


Sahildeki bütün bu insanlar sürekli korku içinde yaşıyorlardı. Hatta insanın soluğunu kesen gün batımını seyrederken bile...Yalnız kalmaktan korkuyorlardı. Şeytanların üşüştüğü karanlıktan, pot kırmaktan, Tanrının yargısından, başkalarının ne diyeceğinden, her şeyi cezalandıran bakanlıktan, risk alıp yenilgiye uğramaktan...Kazanıp başkalarının kıskançlığına katlanmak zorunda kalmaktan, sevip de reddedilmekten.
Harry hiç bu kadar tuhaf bir grup içinde bulunmamıştı. Snape, kendi asasının etkisiyle havada tekinsiz bir şekilde süzülüyordu.
Zor olan şey, görkemli olan şey, insanın kendisi olmasıydı. Zalim ya da tehlikeli biri olsa bile...Özellikle de zalim ve tehlikeli biriyse.
Ölümüne bir mücadeleye girmek için arenaya sürüklenmekle, arenaya başın dik girmek arasındaki farktı bu. Doğuştan sahip olduğumuz ender yetenekler, eğer özenli bir öğrenimle beslenmez ve bilenmezse, hiçbir şey ifade etmez.
Asıl önemli olan birinin nasıl doğduğu değil, nasıl büyüdüğüydü.
Kimileri belki de iki yol arasında pek bir şey değişmediğini söyleyebilirdi. Ama Dumbledore biliyordu - ve ben de biliyorum, diye düşündü Harry, müthiş bir gurur duygusuyla. Annemle babam da biliyordu- aralarında dünya kadar fark var. İnsanın kalbinin kabullenmeyi reddettiği şeyleri beyninin bilebilmesi tuhaftı.
Büyük salonun sihirli tavanı karanlıktı ve yıldızlarla kaplıydı. Altındaki dört uzun bina masasında üstü başı dağılmış öğrenciler sıralıydı.
Duyduğu kelimelerin kulaklarından beynine ulaşması çok vakit alıyordu sanki. Bu yüzden anlamakta zorlanıyordu.
Aslında onları içeride tutmak için duvarlara ve denize ihtiyaç yoktu. Kucaklanmak öyle güzeldi ki. İlişkileri basit, sözsüz, rahatlatıcı hareketlerden ibaret olsa ne güzel olurdu. İnsanlar neden konuşmayı öğrenmişlerdi ki?
Kim ne dese, geride bırakılmış olmanın üzüntüsü silinmedi.
Kim ne derse desin Harry kendini daha iyi hissetmiyordu, çünkü onların bilmediği bir derdi daha vardı.
Vicdan eski bir askerin yoldaşı mıdır?
Birden Granger'ın tiz ve panik içindeki sesi kafasını doldurdu sanki. Büyüyen bir ağacın filmini hızla ileri sararak izlemek gibiydi.
''-Sen kötülüğü yok etmek istiyorsun, ama o senin içinde büyüyor. İnsan öldürmek kolay, ama kan ruhuna da sıçrar. İnsan öldürenin ruhu kanar. Kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakarsın ki yok ettiğini sandığın kötülükten daha beteri senin içinde büyüyor. Musibete boyun eğersen, gün gelir musibet de sana boyun eğer.''
"Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki, hayırlı bir şey düşünmüyorum. Deliriyorum sandım. Hep kafamdaki korkunç şeyleri hatırlayıp durdum.''
''-Birleştiğimiz kadar güçlüyüz, bölündüğümüz kadar zayıfız. Neyin doğru olduğuna inanıyorsan onu yapmalısın.''
Umut pınarı dinmez. Kurallar tabii ki yıkılmak için yaratılmışlardır.
Gençtik, düşüncesizdik. kendi zekâmızdan başımız dönmüştü. Karanlık mutlak bir hal aldı.
Harry sahanlığı geçi, parmaklarının ucuna basarak yatak odasına vardı. İçeri süzüldü, kapıyı kapadı ve hemen üzerine yığılıp uyumak niyetiyle yatağına döndü. Şimdiye kadar kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. Kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki, canı yanıyordu. İçinde, hissetmek ya da incelemek istemediği korkunç bir boşluk vardı. Sirius’un olduğu yerde. Zaten insan tedirgin olmayagörsün, kafasına hep korkunç düşünceler takılır.
Düşünceler hemen hemen her şeyden daha derin yara izleri bırakabilirdi.
En güçlü büyülerimiz ise sözlerimizdi. Hem inciten, hem de iyileştiren sözlerimiz.
"Mutluluk verici bir şey düşünmem gerekiyor," diye söylendi Harry.
Bedenimden koparıldım, ruh bile değildim, en değersiz hayaletten de beterdim...Ama yine de, hayattaydım.
By HedablidaSahildeki bütün bu insanlar sürekli korku içinde yaşıyorlardı. Hatta insanın soluğunu kesen gün batımını seyrederken bile...Yalnız kalmaktan korkuyorlardı. Şeytanların üşüştüğü karanlıktan, pot kırmaktan, Tanrının yargısından, başkalarının ne diyeceğinden, her şeyi cezalandıran bakanlıktan, risk alıp yenilgiye uğramaktan...Kazanıp başkalarının kıskançlığına katlanmak zorunda kalmaktan, sevip de reddedilmekten.
Harry hiç bu kadar tuhaf bir grup içinde bulunmamıştı. Snape, kendi asasının etkisiyle havada tekinsiz bir şekilde süzülüyordu.
Zor olan şey, görkemli olan şey, insanın kendisi olmasıydı. Zalim ya da tehlikeli biri olsa bile...Özellikle de zalim ve tehlikeli biriyse.
Ölümüne bir mücadeleye girmek için arenaya sürüklenmekle, arenaya başın dik girmek arasındaki farktı bu. Doğuştan sahip olduğumuz ender yetenekler, eğer özenli bir öğrenimle beslenmez ve bilenmezse, hiçbir şey ifade etmez.
Asıl önemli olan birinin nasıl doğduğu değil, nasıl büyüdüğüydü.
Kimileri belki de iki yol arasında pek bir şey değişmediğini söyleyebilirdi. Ama Dumbledore biliyordu - ve ben de biliyorum, diye düşündü Harry, müthiş bir gurur duygusuyla. Annemle babam da biliyordu- aralarında dünya kadar fark var. İnsanın kalbinin kabullenmeyi reddettiği şeyleri beyninin bilebilmesi tuhaftı.
Büyük salonun sihirli tavanı karanlıktı ve yıldızlarla kaplıydı. Altındaki dört uzun bina masasında üstü başı dağılmış öğrenciler sıralıydı.
Duyduğu kelimelerin kulaklarından beynine ulaşması çok vakit alıyordu sanki. Bu yüzden anlamakta zorlanıyordu.
Aslında onları içeride tutmak için duvarlara ve denize ihtiyaç yoktu. Kucaklanmak öyle güzeldi ki. İlişkileri basit, sözsüz, rahatlatıcı hareketlerden ibaret olsa ne güzel olurdu. İnsanlar neden konuşmayı öğrenmişlerdi ki?
Kim ne dese, geride bırakılmış olmanın üzüntüsü silinmedi.
Kim ne derse desin Harry kendini daha iyi hissetmiyordu, çünkü onların bilmediği bir derdi daha vardı.
Vicdan eski bir askerin yoldaşı mıdır?
Birden Granger'ın tiz ve panik içindeki sesi kafasını doldurdu sanki. Büyüyen bir ağacın filmini hızla ileri sararak izlemek gibiydi.
''-Sen kötülüğü yok etmek istiyorsun, ama o senin içinde büyüyor. İnsan öldürmek kolay, ama kan ruhuna da sıçrar. İnsan öldürenin ruhu kanar. Kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakarsın ki yok ettiğini sandığın kötülükten daha beteri senin içinde büyüyor. Musibete boyun eğersen, gün gelir musibet de sana boyun eğer.''
"Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki, hayırlı bir şey düşünmüyorum. Deliriyorum sandım. Hep kafamdaki korkunç şeyleri hatırlayıp durdum.''
''-Birleştiğimiz kadar güçlüyüz, bölündüğümüz kadar zayıfız. Neyin doğru olduğuna inanıyorsan onu yapmalısın.''
Umut pınarı dinmez. Kurallar tabii ki yıkılmak için yaratılmışlardır.
Gençtik, düşüncesizdik. kendi zekâmızdan başımız dönmüştü. Karanlık mutlak bir hal aldı.
Harry sahanlığı geçi, parmaklarının ucuna basarak yatak odasına vardı. İçeri süzüldü, kapıyı kapadı ve hemen üzerine yığılıp uyumak niyetiyle yatağına döndü. Şimdiye kadar kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. Kalbi öylesine hızlı çarpıyordu ki, canı yanıyordu. İçinde, hissetmek ya da incelemek istemediği korkunç bir boşluk vardı. Sirius’un olduğu yerde. Zaten insan tedirgin olmayagörsün, kafasına hep korkunç düşünceler takılır.
Düşünceler hemen hemen her şeyden daha derin yara izleri bırakabilirdi.
En güçlü büyülerimiz ise sözlerimizdi. Hem inciten, hem de iyileştiren sözlerimiz.
"Mutluluk verici bir şey düşünmem gerekiyor," diye söylendi Harry.
Bedenimden koparıldım, ruh bile değildim, en değersiz hayaletten de beterdim...Ama yine de, hayattaydım.