
Sign up to save your podcasts
Or


İstanbul, Kapalıçarşı... Yüzyılların ticaret ahlakıyla örülmüş, sadakatin altın kadar değerli olduğu o labirent. Hikâyemiz, çarşının en eski sarraflarından olan Yakup Efendi ve modern, hırslı bir tüccar olan Emre arasında geçiyor.
Emre, dışarıdan gelen turistlere (ümmîlere/yabancılara) ürünleri değerinin çok üstünde satıyor ve bunu “Onlar zaten yabancı, piyasayı bilmiyorlar; onlara karşı hile yapmak helaldir” (3-75) diyerek savunuyordu. Kendi çevresine karşı dürüst olsa da, “öteki”ne karşı ahlakı esnetiyordu.
Yakup Efendi ise bir keresinde kendisine emanet edilen, sahibi yıllardır uğramayan bir pırlantayı defterine kaydetmiş ve titizlikle saklamıştı. Emre ona gülerek, “Usta, adam gelmez artık, sat gitsin, kim bilecek?” dedi. Yakup Efendi, Âl-i İmrân 76. ayeti hatırlatırcasına şöyle dedi: “Evlat, ben sözümü ona değil, Allah’a verdim. Kimse görmese de, Allah her şeyi bilir (3-71). Bu taşı satarsam, kendi ruhumu ‘az bir pahaya’ (3-77) satmış olurum.”
Yıllar sonra o “yabancı” adamın torunu dükkâna geldiğinde, Yakup Efendi emaneti ilk günkü gibi teslim etti. O an Emre, yaptığı hilelerin ve kazandığı “fazla” paraların aslında kendisine huzur getirmediğini, aksine onu çarşının güven ortamından dışladığını fark etti. Yakup Efendi, Kapalıçarşı’nın o loş ışıkları altında, paranın değil “insan onurunun” asıl sermaye olduğunu gösteren bir rol model oldu.
Yakup Efendi’nin o sadakati (3-76), çarşıdaki tüm o “inandık-vazgeçtik” (3-72) oyunlarını bozmuştu.
Analiz:
* Ahlakın “biz ve onlar” diye ayrılmasının toplumu nasıl çürüttüğü.
* Menfaat için gerçeği saptırmanın bireyin iç dünyasında yarattığı “bakılmaya değer olmayan” (3-77) yalnızlık hali.
* Sorumluluğun muhatabının sadece insanlar değil, “Mutlak Hakikat” (Allah) olduğu gerçeği.
Senin hayatında da “başkalarına karşı yapınca günah olmaz” dediğin o esnek ahlak alanları var mı? Emanete olan sadakatini, “az bir pahaya” (3-77) satmadan korumaya hazır mısın?
By Asım İşlerİstanbul, Kapalıçarşı... Yüzyılların ticaret ahlakıyla örülmüş, sadakatin altın kadar değerli olduğu o labirent. Hikâyemiz, çarşının en eski sarraflarından olan Yakup Efendi ve modern, hırslı bir tüccar olan Emre arasında geçiyor.
Emre, dışarıdan gelen turistlere (ümmîlere/yabancılara) ürünleri değerinin çok üstünde satıyor ve bunu “Onlar zaten yabancı, piyasayı bilmiyorlar; onlara karşı hile yapmak helaldir” (3-75) diyerek savunuyordu. Kendi çevresine karşı dürüst olsa da, “öteki”ne karşı ahlakı esnetiyordu.
Yakup Efendi ise bir keresinde kendisine emanet edilen, sahibi yıllardır uğramayan bir pırlantayı defterine kaydetmiş ve titizlikle saklamıştı. Emre ona gülerek, “Usta, adam gelmez artık, sat gitsin, kim bilecek?” dedi. Yakup Efendi, Âl-i İmrân 76. ayeti hatırlatırcasına şöyle dedi: “Evlat, ben sözümü ona değil, Allah’a verdim. Kimse görmese de, Allah her şeyi bilir (3-71). Bu taşı satarsam, kendi ruhumu ‘az bir pahaya’ (3-77) satmış olurum.”
Yıllar sonra o “yabancı” adamın torunu dükkâna geldiğinde, Yakup Efendi emaneti ilk günkü gibi teslim etti. O an Emre, yaptığı hilelerin ve kazandığı “fazla” paraların aslında kendisine huzur getirmediğini, aksine onu çarşının güven ortamından dışladığını fark etti. Yakup Efendi, Kapalıçarşı’nın o loş ışıkları altında, paranın değil “insan onurunun” asıl sermaye olduğunu gösteren bir rol model oldu.
Yakup Efendi’nin o sadakati (3-76), çarşıdaki tüm o “inandık-vazgeçtik” (3-72) oyunlarını bozmuştu.
Analiz:
* Ahlakın “biz ve onlar” diye ayrılmasının toplumu nasıl çürüttüğü.
* Menfaat için gerçeği saptırmanın bireyin iç dünyasında yarattığı “bakılmaya değer olmayan” (3-77) yalnızlık hali.
* Sorumluluğun muhatabının sadece insanlar değil, “Mutlak Hakikat” (Allah) olduğu gerçeği.
Senin hayatında da “başkalarına karşı yapınca günah olmaz” dediğin o esnek ahlak alanları var mı? Emanete olan sadakatini, “az bir pahaya” (3-77) satmadan korumaya hazır mısın?