
Sign up to save your podcasts
Or


İstanbul, Balat… Tarihin yorgun ama vakur binalarının, birbirine omuz vermiş dar sokakların semti. Bizim hikâyemiz, o sokakların birinde, rutubet kokulu bir antikacı dükkânında başlıyor.
Adım Selim. Bir zamanlar İstanbul’un en parlak borsa simsarlarından biriydim. Benim dünyam rakamlar, grafikler ve “altın” üzerine kuruluydu. “Her şeyin bir fiyatı vardır” felsefesiyle yaşadım otuz yıl boyunca. İhanetlerin, arkadan iş çevirmelerin, bildiğim doğruları üç beş kuruşluk komisyonlar için satmanın adına “ticaret” dedim. Âl-i İmrân 86. ayette bahsettiği o “şahit olduktan sonra sapan” adam tam olarak bendim. İçimdeki ahlaki pusula bozulmuştu, ama ben bununla gurur duyuyordum.
Sonra o gece geldi. 2025’nın o soğuk Mart akşamı, tüm mal varlığıma el konulduğu, hilelerimin birer birer döküldüğü ve o güne kadar “dostum” dediğim herkesin beni bir lanetli gibi (87) dışladığı o gece. Kaçtım. Cebimde kalan son birkaç altınla Balat’ın bu köhne dükkânına sığındım. Adımı değiştirdim, geçmişimi gömdüm.
Dükkânın eski sahibi Agop Amca ölmeden önce dükkânı bana emanet etmişti. Bir gün dükkâna genç bir kadın girdi. Elinde eski, kırık bir altın madalyon vardı. Gözleri ağlamaktan şişmişti. “Bu,” dedi, “babamdan kalan tek şey. Annemin ameliyatı için satmam lazım.”
Madalyona baktım. Profesyonel gözüm hemen anladı; bu sıradan bir altın değildi. Üzerindeki işçilik ve tarihsel değer, onun “dünya dolusu altın” (91) kadar etmese de, küçük bir servet edeceğini söylüyordu. O an içimdeki eski Selim uyandı. “Kızım,” dedim, “bu çok yıpranmış. Sana ancak yol paranı verebilirim.”
Tam o sırada, tozlu rafların arasından Âl-i İmrân suresinin açık kalmış bir sayfasındaki şu cümleyi gördüm: “Bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesna...” (89). Boğazımda bir düğüm oluştu. Eğer bu kızı dolandırırsam, Âl-i İmrân 90’da bahsedilen o “küfürde/inkarda ileri gidenlerden” olacaktım. Zihnimde bir şimşek çaktı: Ben şahit olduğum hakikati (dürüstlüğü) bir kez daha mı satacaktım?
“Dur kızım,” dedim. Sesim titriyordu. “Ben... Ben yanlış baktım. Bu madalyon çok değerli. Bekle beni.”
Ertesi gün, hayatım boyunca biriktirdiğim, el konulmasından kurtardığım o son gizli servetimi çıkardım. O altınları bozdurup kadının annesinin ameliyat masraflarını gizlice karşıladım. Kadın dükkâna gelip teşekkür etmek istediğinde dükkânın kapısına bir not bıraktım: “Ben sadece babanın emanetini, kendi şerefimi onararak iade ettim.”
Bu olaydan sonra Balat’ta “Emanetçi Selim” olarak anılmaya başladım. Mahallenin yoksul çocuklarına ders veriyor, dürüstlüğün parayla takas edilemeyecek tek sermaye olduğunu anlatıyordum. Bir akşam, sahil yolunda yürürken eski iş arkadaşlarımdan birine rastladım. Bana acıyarak baktı. “Selim,” dedi, “koca bir imparatorluk kaybettin. Şimdi bu döküntülerin arasında ne buluyorsun?”
Ona gülümsedim. Gökyüzündeki o muazzam yıldız düzenine, tüm peygamberlerin ortaklaşa şahitlik ettiği o evrensel nizama (84) baktım ve şöyle dedim: “Ben dünya dolusu altını kaybettim (91), ama o altınların satın alamayacağı tek şeyi, ‘kendimi’ buldum. Ben artık ‘ıslah’ (89) olmuş bir adamım. Eskiden altınlarım vardı ama huzurum yoktu. Şimdi bir madalyonun dürüstlüğüyle ısınıyorum.”
O gece anladım ki; hidayet, insanın kendi ördüğü karanlık duvarları (90) yine kendi elleriyle yıkmasıyla başlıyormuş. Balat’ın o loş sokaklarında, artık bir “borsa baronu” olarak değil, hakikatin mütevazı bir şahidi olarak yürüyordum. Ve bu, dünyadaki tüm altınlardan daha ağır geliyordu ruhuma.
Hikâyeden çıkarılacak dersler: Selim karakteri, ayetlerdeki “sapma” (86), “lanetlenme/dışlanma” (87) ve nihayetinde “ıslah edici tövbe” (89) aşamalarını bizzat yaşayarak, modern dünyanın maddi hırslarına karşı manevi bir direnişin rol modeli olmuştur.
Senin de hayatında, “dünya dolusu altın” (91) verilse bile değiştirmeyeceğin o sarsılmaz dürüstlük anın ne zaman gelecek? O “ıslah” (89) kapısından geçip gerçek özgürlüğüne kavuşmaya hazır mısın?
Selim Bey'in hikayesi sanki Âl-i İmran Suresi 84-85-86-87-8-90-91 ayetlerine dair yaşamın içinden bir kesit gibi. İşte o ayetler:
* 84. İnandık Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup ve nesillerine,
* Muhkem olarak indirilene. Öyle ki; Musa’ya, İsa’ya ve tüm peygamberlere verilenlere,
* Rablerinden gelmiştir. Onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. O’na teslim olduk elbette.
* 85. Artık kim İslam’dan başka din ararsa, o asla kabul edilmez. O, ahirette ziyankar olur.
* 86. Nitekim Allah’tan kendilerine apaçık delil geldi ve Resul’ün hak olduğuna inandılar.
* Ardından da küfre sapmış olan topluluğa Allah nasıl doğru bir yol gösterir?
* Layık olamayan zalimler topluluğuna. Şüphesiz Allah doğru yolu göstermez .
* 87. İşte bu kişilerin cezası, Allah’ın, meleklerin, insanların laneti üzerine olmasıdır.
* 88. İçinde daimi kalıcıdır onlar. Azapları ne hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
* 89. Müstesnası ancak tövbe edip hallerini düzeltenleredir. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.
* 90. Reddedip iman ettikten sonra inkar eden, sonra da inkarlarını artıranların tövbeleri
* Artık bundan sonra kesinlikle kabul edilmez. Gerçek sapıklar işte bunlardır.
* 91. Nitekim inkar edip de kafir olarak ölenlere gelince, onlar kurtulmak için yeryüzünü
* Altın dolusu olarak verseler, hepsini feda etseler, yine de kabul edilmeyecektir.
* Layık oldukları şey acıklı bir azaptır. Onların hiç de yardımcıları olmayacaktır.
By Asım İşlerİstanbul, Balat… Tarihin yorgun ama vakur binalarının, birbirine omuz vermiş dar sokakların semti. Bizim hikâyemiz, o sokakların birinde, rutubet kokulu bir antikacı dükkânında başlıyor.
Adım Selim. Bir zamanlar İstanbul’un en parlak borsa simsarlarından biriydim. Benim dünyam rakamlar, grafikler ve “altın” üzerine kuruluydu. “Her şeyin bir fiyatı vardır” felsefesiyle yaşadım otuz yıl boyunca. İhanetlerin, arkadan iş çevirmelerin, bildiğim doğruları üç beş kuruşluk komisyonlar için satmanın adına “ticaret” dedim. Âl-i İmrân 86. ayette bahsettiği o “şahit olduktan sonra sapan” adam tam olarak bendim. İçimdeki ahlaki pusula bozulmuştu, ama ben bununla gurur duyuyordum.
Sonra o gece geldi. 2025’nın o soğuk Mart akşamı, tüm mal varlığıma el konulduğu, hilelerimin birer birer döküldüğü ve o güne kadar “dostum” dediğim herkesin beni bir lanetli gibi (87) dışladığı o gece. Kaçtım. Cebimde kalan son birkaç altınla Balat’ın bu köhne dükkânına sığındım. Adımı değiştirdim, geçmişimi gömdüm.
Dükkânın eski sahibi Agop Amca ölmeden önce dükkânı bana emanet etmişti. Bir gün dükkâna genç bir kadın girdi. Elinde eski, kırık bir altın madalyon vardı. Gözleri ağlamaktan şişmişti. “Bu,” dedi, “babamdan kalan tek şey. Annemin ameliyatı için satmam lazım.”
Madalyona baktım. Profesyonel gözüm hemen anladı; bu sıradan bir altın değildi. Üzerindeki işçilik ve tarihsel değer, onun “dünya dolusu altın” (91) kadar etmese de, küçük bir servet edeceğini söylüyordu. O an içimdeki eski Selim uyandı. “Kızım,” dedim, “bu çok yıpranmış. Sana ancak yol paranı verebilirim.”
Tam o sırada, tozlu rafların arasından Âl-i İmrân suresinin açık kalmış bir sayfasındaki şu cümleyi gördüm: “Bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesna...” (89). Boğazımda bir düğüm oluştu. Eğer bu kızı dolandırırsam, Âl-i İmrân 90’da bahsedilen o “küfürde/inkarda ileri gidenlerden” olacaktım. Zihnimde bir şimşek çaktı: Ben şahit olduğum hakikati (dürüstlüğü) bir kez daha mı satacaktım?
“Dur kızım,” dedim. Sesim titriyordu. “Ben... Ben yanlış baktım. Bu madalyon çok değerli. Bekle beni.”
Ertesi gün, hayatım boyunca biriktirdiğim, el konulmasından kurtardığım o son gizli servetimi çıkardım. O altınları bozdurup kadının annesinin ameliyat masraflarını gizlice karşıladım. Kadın dükkâna gelip teşekkür etmek istediğinde dükkânın kapısına bir not bıraktım: “Ben sadece babanın emanetini, kendi şerefimi onararak iade ettim.”
Bu olaydan sonra Balat’ta “Emanetçi Selim” olarak anılmaya başladım. Mahallenin yoksul çocuklarına ders veriyor, dürüstlüğün parayla takas edilemeyecek tek sermaye olduğunu anlatıyordum. Bir akşam, sahil yolunda yürürken eski iş arkadaşlarımdan birine rastladım. Bana acıyarak baktı. “Selim,” dedi, “koca bir imparatorluk kaybettin. Şimdi bu döküntülerin arasında ne buluyorsun?”
Ona gülümsedim. Gökyüzündeki o muazzam yıldız düzenine, tüm peygamberlerin ortaklaşa şahitlik ettiği o evrensel nizama (84) baktım ve şöyle dedim: “Ben dünya dolusu altını kaybettim (91), ama o altınların satın alamayacağı tek şeyi, ‘kendimi’ buldum. Ben artık ‘ıslah’ (89) olmuş bir adamım. Eskiden altınlarım vardı ama huzurum yoktu. Şimdi bir madalyonun dürüstlüğüyle ısınıyorum.”
O gece anladım ki; hidayet, insanın kendi ördüğü karanlık duvarları (90) yine kendi elleriyle yıkmasıyla başlıyormuş. Balat’ın o loş sokaklarında, artık bir “borsa baronu” olarak değil, hakikatin mütevazı bir şahidi olarak yürüyordum. Ve bu, dünyadaki tüm altınlardan daha ağır geliyordu ruhuma.
Hikâyeden çıkarılacak dersler: Selim karakteri, ayetlerdeki “sapma” (86), “lanetlenme/dışlanma” (87) ve nihayetinde “ıslah edici tövbe” (89) aşamalarını bizzat yaşayarak, modern dünyanın maddi hırslarına karşı manevi bir direnişin rol modeli olmuştur.
Senin de hayatında, “dünya dolusu altın” (91) verilse bile değiştirmeyeceğin o sarsılmaz dürüstlük anın ne zaman gelecek? O “ıslah” (89) kapısından geçip gerçek özgürlüğüne kavuşmaya hazır mısın?
Selim Bey'in hikayesi sanki Âl-i İmran Suresi 84-85-86-87-8-90-91 ayetlerine dair yaşamın içinden bir kesit gibi. İşte o ayetler:
* 84. İnandık Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup ve nesillerine,
* Muhkem olarak indirilene. Öyle ki; Musa’ya, İsa’ya ve tüm peygamberlere verilenlere,
* Rablerinden gelmiştir. Onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. O’na teslim olduk elbette.
* 85. Artık kim İslam’dan başka din ararsa, o asla kabul edilmez. O, ahirette ziyankar olur.
* 86. Nitekim Allah’tan kendilerine apaçık delil geldi ve Resul’ün hak olduğuna inandılar.
* Ardından da küfre sapmış olan topluluğa Allah nasıl doğru bir yol gösterir?
* Layık olamayan zalimler topluluğuna. Şüphesiz Allah doğru yolu göstermez .
* 87. İşte bu kişilerin cezası, Allah’ın, meleklerin, insanların laneti üzerine olmasıdır.
* 88. İçinde daimi kalıcıdır onlar. Azapları ne hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.
* 89. Müstesnası ancak tövbe edip hallerini düzeltenleredir. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.
* 90. Reddedip iman ettikten sonra inkar eden, sonra da inkarlarını artıranların tövbeleri
* Artık bundan sonra kesinlikle kabul edilmez. Gerçek sapıklar işte bunlardır.
* 91. Nitekim inkar edip de kafir olarak ölenlere gelince, onlar kurtulmak için yeryüzünü
* Altın dolusu olarak verseler, hepsini feda etseler, yine de kabul edilmeyecektir.
* Layık oldukları şey acıklı bir azaptır. Onların hiç de yardımcıları olmayacaktır.