
Sign up to save your podcasts
Or


Bak dostum, sana bugün çok yakın bir arkadaşımın, İstanbul’un o nemli ve tarih kokan sokaklarında geçen, ruhunu nasıl temize çektiğinin hikâyesini anlatacağım. Onun adı Kerem. Kerem’i bilirsin; zeki, hırslı, antikaya ve kitaba olan tutkusuyla tanınan o adam. Ama onun bir zaafı vardı: Biriktirmek. Sadece eşya değil, başarı, statü ve vazgeçemediği o devasa kütüphanesi...
Kerem’in kütüphanesinde bir kitap vardı ki, onun için “can” demekti. 17. yüzyıldan kalma, el yazması bir tıp risalesi. Kerem bu kitaba öylesine bağlanmıştı ki, bazen gece uyanıp kitabın cildine dokunur, “Bu benim, bu bendeki en değerli şey” derdi. Âl-i İmrân 92. ayetteki o “en sevdiğiniz şey” Kerem için tam olarak o kitaptı. Ama Kerem mutsuzdu. Ruhunda bir tıkanıklık, üzerine çöken bir ağırlık vardı. Sahip olduğu her şey sanki ona zincir olmuştu.
2026’nın o rüzgârlı Şubat sabahında, Kerem’le Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın arkasında, çınarların altında oturuyorduk. Karşımızda, ömrünü tıp fakültesinde talebe yetiştirmeye adamış ama şimdilerde ağır bir hastalıkla boğuşan, kimsesiz bir emekli hocanın, ilaçlarını alabilmek için elindeki son birkaç sahaf döküntüsünü satmaya çalıştığını gördük. Kerem uzun uzun hocaya baktı, sonra o el yazması kitabına sarıldı. İçindeki o “mülkiyet narsisizmi” ile Âl-i İmrân’ın o sarsıcı çağrısı arasında gidip geliyordu: “Sevdiğiniz şeylerden vazgeçmedikçe...”
“Biliyor musun,” dedi Kerem sesi titreyerek, “ben bu kitabı seviyorum ama bu adam yaşamayı daha çok seviyor olmalı.”
O an Kerem’in gözlerinde bir şimşek çaktı. O güne kadar (Âl-i İmrân 99’da anlatıldığı gibi) “bilgi”yi sadece kendine saklamış, onu bir iktidar aracına dönüştürmüştü. Ayağa kalktı, dükkanına koştu ve o eşsiz yazmayı aldı. Geri geldiğinde elinde kitap değil, bir “vazgeçiş” vardı. Kitabı çarşının en büyük koleksiyonerine, değerinin çok altında bir hızla ama hocanın tüm tedavi masraflarını karşılayacak o devasa meblağa sattı.
Parayı hocaya götürdüğünde yaşadığı o “hayret” anını görmeni isterdim. Hoca elleri titreyerek paraya değil, Kerem’in gözlerine bakıp “Evlat, sen neyi feda ettiğinin farkında mısın?” dedi. Kerem gülümsedi, ilk kez bu kadar hafif görünüyordu. “Hocam,” dedi, “ben bugün o kitabı değil, kendi prangalarımı sattım. Kabe’nin o ilk kurulan ev oluşundaki (96) o saf, yalın güveni bugün burada, bir insanın hayatında buldum.”
O günden sonra Kerem değişti. O hırslı antikacı gitti, yerine İstanbul’un dar gelirli mahallelerinde kütüphaneler kuran, elindeki en değerli eserleri talebelere “infak” eden bir (Âl-i İmrân 95’teki gibi) “Hanif” ruhlu adam geldi. Sosyolojik olarak Kerem mahallede bir “güven merkezi” haline geldi. Eskiden onun bilgisine uymaktan (Âl-i İmrân 100’dekine benzer şekilde) korkan gençler, şimdi onun dürüstlüğünün etrafında toplanıyordu.
Hikâyenin en dramatik yeri neresi, biliyor musun? Kerem o kitabı sattıktan tam bir ay sonra, kitabı satın alan koleksiyoner Kerem’e bir paket gönderdi. İçinden o tıp risalesi çıktı. Üzerinde bir not: “Bu kitap bende kalsaydı bir nesne olurdu, sende kaldığında ise bir eyleme dönüştü. Onu senin adına kurduğun halk kütüphanesine bağışlıyorum.”
İşte dostum, Kerem o gün Beyazıt’ta sadece bir kitap satmadı; Âl-i İmrân’ın o sarsıcı diliyle kalbindeki putları yıktı. Şimdi ne zaman İstanbul’un o yedi tepesine baksam, Kerem’in o günkü “vazgeçişini” hatırlarım. Çünkü gerçek hürriyet, en sevdiğin şeyi, bir başkasının yarasına merhem yapabildiğin o ince çizgide gizliymiş.
Sen de bugün, heybendeki o “en değerli” sandığın yükü bir kenara bırakıp, hakikatin o apaçık işaretlerine (Âl-i İmrân 97’deki gibi) yönelmeye hazır mısın? Kerem gibi hafiflemek, Beyazıt’ın o kadim çınarlarının altında yeniden doğmak istemez misin?
Kerem'in hikayesi sanki Âl-i İmran Suresi'nin 92-100. ayetlerine dair yaşamın içinden bir kesit gibi. İşte o ayetler:
* 92. İnfak edeceğiniz şeyler, en sevdikleriniz olmadıkça asla erginliğe erişemezsiniz
* İnfak etmek üzere harcadığınız her şeyi Allah çok daha iyi bilmektedir.
* 93. Muhakkak ki, Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendine haram kıldığı şeyler,
* Reddedilmeyerek tüm yiyecek İsrailoğullarına helaldi. Onlara de ki sen:
* “Artık Tevrat’ı getirin bakalım ortaya, eğer doğru sözlü iseniz, onu okuyun.”
* 94. Nitekim bundan sonra kim Allah’a yalan isnat ederse, İşte onlar zalimlerdir.
* 95. “Allah doğru söylemiştir” de. “Siz de hanif olan İbrahim’e uyun. O müşrik değildir.”
* 96. Lütfedilip ilk kurulan ev, şüphesiz ki Mekke’de insanlar için kurulan evdir.
* İnsanlara hidayet kaynağı, istikameti gösteren işarettir. Alem için mübarektir.
* 97. İbrahim’in makamı oradadır. Orada apaçık ayetler vardır. Kim oraya girerse,
* Muhkem güvenlik altındadır. Oraya gitmeye kimin gücü yeterse haccetmesi farzdır.
* Reddedip de kim inkar ederse, bilsin ki; Allah bütün alemlerden müstağni olandır.
Reddedip de kim inkar ederse, bilsin ki; Allah bütün alemlerden müstağni olandır.
* 98. “Allah’ın delillerini ne diye inkar edip kafir oluyorsunuz ey ehl-i kitap?”
* Nitekim onlara de ki; “Ne yaparsanız yapın, Allah sizin bütün yaptıklarınıza şahittir.”
* 99. Aynen yine de ki: “Ey ehl-i kitap! Şahit olduğunuz halde, ne diye iman edenleri,
* Layık olmadığı halde, onları zorlayarak bir eğrilik bulmaya çabalar durur,
* İnatla Allah yolundan çevirmeye mi çalışırsınız? Allah yaptığınızdan gafil değildir.”
* 100. İşte böyle ey iman edenler, kitap verilenlerin bir kısmına uyacak olursanız eğer,
* Mutlaka sizi, iman etmenizden sonra tekrar küfür yoluna sevk edip dururlar.
By Asım İşlerBak dostum, sana bugün çok yakın bir arkadaşımın, İstanbul’un o nemli ve tarih kokan sokaklarında geçen, ruhunu nasıl temize çektiğinin hikâyesini anlatacağım. Onun adı Kerem. Kerem’i bilirsin; zeki, hırslı, antikaya ve kitaba olan tutkusuyla tanınan o adam. Ama onun bir zaafı vardı: Biriktirmek. Sadece eşya değil, başarı, statü ve vazgeçemediği o devasa kütüphanesi...
Kerem’in kütüphanesinde bir kitap vardı ki, onun için “can” demekti. 17. yüzyıldan kalma, el yazması bir tıp risalesi. Kerem bu kitaba öylesine bağlanmıştı ki, bazen gece uyanıp kitabın cildine dokunur, “Bu benim, bu bendeki en değerli şey” derdi. Âl-i İmrân 92. ayetteki o “en sevdiğiniz şey” Kerem için tam olarak o kitaptı. Ama Kerem mutsuzdu. Ruhunda bir tıkanıklık, üzerine çöken bir ağırlık vardı. Sahip olduğu her şey sanki ona zincir olmuştu.
2026’nın o rüzgârlı Şubat sabahında, Kerem’le Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın arkasında, çınarların altında oturuyorduk. Karşımızda, ömrünü tıp fakültesinde talebe yetiştirmeye adamış ama şimdilerde ağır bir hastalıkla boğuşan, kimsesiz bir emekli hocanın, ilaçlarını alabilmek için elindeki son birkaç sahaf döküntüsünü satmaya çalıştığını gördük. Kerem uzun uzun hocaya baktı, sonra o el yazması kitabına sarıldı. İçindeki o “mülkiyet narsisizmi” ile Âl-i İmrân’ın o sarsıcı çağrısı arasında gidip geliyordu: “Sevdiğiniz şeylerden vazgeçmedikçe...”
“Biliyor musun,” dedi Kerem sesi titreyerek, “ben bu kitabı seviyorum ama bu adam yaşamayı daha çok seviyor olmalı.”
O an Kerem’in gözlerinde bir şimşek çaktı. O güne kadar (Âl-i İmrân 99’da anlatıldığı gibi) “bilgi”yi sadece kendine saklamış, onu bir iktidar aracına dönüştürmüştü. Ayağa kalktı, dükkanına koştu ve o eşsiz yazmayı aldı. Geri geldiğinde elinde kitap değil, bir “vazgeçiş” vardı. Kitabı çarşının en büyük koleksiyonerine, değerinin çok altında bir hızla ama hocanın tüm tedavi masraflarını karşılayacak o devasa meblağa sattı.
Parayı hocaya götürdüğünde yaşadığı o “hayret” anını görmeni isterdim. Hoca elleri titreyerek paraya değil, Kerem’in gözlerine bakıp “Evlat, sen neyi feda ettiğinin farkında mısın?” dedi. Kerem gülümsedi, ilk kez bu kadar hafif görünüyordu. “Hocam,” dedi, “ben bugün o kitabı değil, kendi prangalarımı sattım. Kabe’nin o ilk kurulan ev oluşundaki (96) o saf, yalın güveni bugün burada, bir insanın hayatında buldum.”
O günden sonra Kerem değişti. O hırslı antikacı gitti, yerine İstanbul’un dar gelirli mahallelerinde kütüphaneler kuran, elindeki en değerli eserleri talebelere “infak” eden bir (Âl-i İmrân 95’teki gibi) “Hanif” ruhlu adam geldi. Sosyolojik olarak Kerem mahallede bir “güven merkezi” haline geldi. Eskiden onun bilgisine uymaktan (Âl-i İmrân 100’dekine benzer şekilde) korkan gençler, şimdi onun dürüstlüğünün etrafında toplanıyordu.
Hikâyenin en dramatik yeri neresi, biliyor musun? Kerem o kitabı sattıktan tam bir ay sonra, kitabı satın alan koleksiyoner Kerem’e bir paket gönderdi. İçinden o tıp risalesi çıktı. Üzerinde bir not: “Bu kitap bende kalsaydı bir nesne olurdu, sende kaldığında ise bir eyleme dönüştü. Onu senin adına kurduğun halk kütüphanesine bağışlıyorum.”
İşte dostum, Kerem o gün Beyazıt’ta sadece bir kitap satmadı; Âl-i İmrân’ın o sarsıcı diliyle kalbindeki putları yıktı. Şimdi ne zaman İstanbul’un o yedi tepesine baksam, Kerem’in o günkü “vazgeçişini” hatırlarım. Çünkü gerçek hürriyet, en sevdiğin şeyi, bir başkasının yarasına merhem yapabildiğin o ince çizgide gizliymiş.
Sen de bugün, heybendeki o “en değerli” sandığın yükü bir kenara bırakıp, hakikatin o apaçık işaretlerine (Âl-i İmrân 97’deki gibi) yönelmeye hazır mısın? Kerem gibi hafiflemek, Beyazıt’ın o kadim çınarlarının altında yeniden doğmak istemez misin?
Kerem'in hikayesi sanki Âl-i İmran Suresi'nin 92-100. ayetlerine dair yaşamın içinden bir kesit gibi. İşte o ayetler:
* 92. İnfak edeceğiniz şeyler, en sevdikleriniz olmadıkça asla erginliğe erişemezsiniz
* İnfak etmek üzere harcadığınız her şeyi Allah çok daha iyi bilmektedir.
* 93. Muhakkak ki, Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendine haram kıldığı şeyler,
* Reddedilmeyerek tüm yiyecek İsrailoğullarına helaldi. Onlara de ki sen:
* “Artık Tevrat’ı getirin bakalım ortaya, eğer doğru sözlü iseniz, onu okuyun.”
* 94. Nitekim bundan sonra kim Allah’a yalan isnat ederse, İşte onlar zalimlerdir.
* 95. “Allah doğru söylemiştir” de. “Siz de hanif olan İbrahim’e uyun. O müşrik değildir.”
* 96. Lütfedilip ilk kurulan ev, şüphesiz ki Mekke’de insanlar için kurulan evdir.
* İnsanlara hidayet kaynağı, istikameti gösteren işarettir. Alem için mübarektir.
* 97. İbrahim’in makamı oradadır. Orada apaçık ayetler vardır. Kim oraya girerse,
* Muhkem güvenlik altındadır. Oraya gitmeye kimin gücü yeterse haccetmesi farzdır.
* Reddedip de kim inkar ederse, bilsin ki; Allah bütün alemlerden müstağni olandır.
Reddedip de kim inkar ederse, bilsin ki; Allah bütün alemlerden müstağni olandır.
* 98. “Allah’ın delillerini ne diye inkar edip kafir oluyorsunuz ey ehl-i kitap?”
* Nitekim onlara de ki; “Ne yaparsanız yapın, Allah sizin bütün yaptıklarınıza şahittir.”
* 99. Aynen yine de ki: “Ey ehl-i kitap! Şahit olduğunuz halde, ne diye iman edenleri,
* Layık olmadığı halde, onları zorlayarak bir eğrilik bulmaya çabalar durur,
* İnatla Allah yolundan çevirmeye mi çalışırsınız? Allah yaptığınızdan gafil değildir.”
* 100. İşte böyle ey iman edenler, kitap verilenlerin bir kısmına uyacak olursanız eğer,
* Mutlaka sizi, iman etmenizden sonra tekrar küfür yoluna sevk edip dururlar.