
Sign up to save your podcasts
Or


Gecenin karanlığı İstanbul’un üzerine çökerken, şehrin sokakları alışılmadık bir sessizlikle doluydu. O gece, rüzgâr bile normal esmiyordu; sanki bir şeylerin kırılacağını biliyor, sessizliğini saygıyla koruyordu.
Şehrin orta yerindeki bir apartmanda, kırmızı bir mühür ağır ağır kapıya çakılırken içerideki genç kadın, altı aylık bebeğini uyandırmamaya çalışarak gözyaşlarını sessizce sildi.Kocası, kapının önünde polislerle konuşmaya çalışıyordu ama onun sesi bile kendisine yabancı geliyordu; kelimeler ağzından dökülürken içi boşalıyordu sanki.
Mahallenin meraklı gözleri pencerelere doluşmuş, gölgeleri perde arkasında dans eden siluetler gibi titreşiyordu.Önce fısıltılar yükseldi.Sonra kesin ifadeler…Ardından suçlamalar…
“Demek onlar da…”
Bir zamanlar gıpta edilen, saygı duyulan bir aile; bir gecede korkuyla, öfkeyle, şüpheyle anılır olmuştu.
Tıpkı Mevlana’nın cübbesi kalabalık tarafından çekilip atıldığında olduğu gibi…
Bu hikâye, o geceden yıllar sonra “neden?” diye soranların değil, “ne öğrendik?” diye kalbine bakanların hikâyesidir.
I. Bölüm – Şişenin Ağırlığı
Aradan günler geçmişti.Birçokları apar topar işlerinden alındı, bazıları evlerinden; bazılarıysa vatanlarından…
Küçük bir Anadolu kasabasında, eski bir Türkçe öğretmeni olan Ahmet’in evinin kapısı bir sabah gürültüyle çalındı.Mahalleli pencerelere koştu, merakla dışarı baktı.Ahmet, yıllarca çocuklarına gönlünü adamıştı.Derse gelen her öğrenciye isminden önce “evladım” derdi.Şimdi ise kapının önünde elleri kelepçeleniyordu.
Mahalleli, kendi aralarında fısıldaşıyordu:
— Demek… o da…— Yazık.— Belki de yıllardır kandırmış bizi…
Ahmet, kalabalığın gözlerine baktı.O gözlerde şaşkınlık, korku ve bir damla nefret gördü.Kırıldığı şey, kelepçe değildi;yıllardır biriktirdiği saygının, bir anda çöpe atılmasıydı.
Tıpkı Mevlana’nın yüzüne tükürülmesi gibi…
O an Ahmet şunu düşündü:
“Demek bütün sermayem buymuş… Bir şüphe cümlesiyle yok olacak kadar…”
II. Bölüm – Küllere Bulunan Evler
Binlerce insan sessizce çekildi sokaklardan.Bazıları şehir dışına kaçtı, bazıları köylerine sığındı.Bazılarıysa başka ülkelere gitmek zorunda kaldı.
Yurtdışında bir mülteci kampında, Elif adında genç bir anne, çocuğunu soğuktan korumaya çalışıyordu.Kampın çamurlu yollarında yürürken ayakkabısına dolan çamur, sanki içinde taşıdığı ağırlığın bir parçası gibiydi.
Her gece çadırın tavanına bakıp şunu soruyordu:
“Biz ne yaptık? Bu kader neden bizim payımıza düştü?”
Ama sonra aklına başka bir cümle geliyordu.Yıllar önce bir sohbet ablasından duyduğu o söz:
“İmtihanın büyüğü, kalpteki yükü hafifletir.”
Ama yük hafiflemiyordu.Çocuğunu uyutup kampın küçük mescidinde dua ederken gözyaşları sessizce halıya düşüyordu.O an kalbinde beliren soru, hikâyemizin kırılma noktasıydı:
“Neden bizden bu kadar çok şey alındı?”
Ve gecenin bir yerinde, sanki görünmez bir Şems çadırın sessizliğinde konuştu:
“Uğruna gururlandığın şeylerin seraptı.Sana ait sandığın güç, makam, itibar…Hepsi ödünçtü.”
III. Bölüm – Kayıp Kardeşlik
Hizmet ile anılan insanlar yalnız bırakılmıştı.Bazıları tarafından linç edildi;bazıları tarafından unutuldu;bazıları tarafından ihanete uğradı.
Ama en acısı, yıllarca omuz omuza oldukları insanların suskunluğuydu.
Bir gece, Almanya’da sığınmacı bir evde toplanmış birkaç arkadaş sessizce çay içiyordu.Evin salonunda eskimeye yüz tutmuş bir koltuk, yeni yeni dizilmiş valizler ve derin bir sessizlik vardı.
Ali, çayı yudumlayıp konuştu:
— Kendimi en çok yalnız hissediyorum.Yıllarca bu dükkândan ekmek aldığım fırıncı dün beni görünce kaldırım değiştirdi.
Meryem konuştu:
— Beni çok sevdiğini söyleyen dostlarım vardı.Hepsi bir anda yok oldu.Demek ki bizi sevdikleri şey biz değilmişiz…
Odada bir sessizlik daha oldu.Sonra yaşlı bir adam, başını kaldırdı.Uzun süredir hiç konuşmamıştı.
— Evlatlarım, dedi.Onlar sizi “başarı”yla seviyorlardı.“İyisiniz” diye değil…İnsanlar çoğu zaman iyiliğe değil başarıya hayrandır.Başarı gittiğinde hayranlık da gider.Size kalan, hakikattir.
Sonra gözleri doldu ve ekledi:
— Belki de bu yüzden bu imtihan geldi.Hakikati başarıdan ayırmak için…
IV. Bölüm – Şişedeki Sirke
Yıllar geçtikçe dünyanın birçok ülkesine savrulan insanlar, sessizce yeni hayatlar kurmaya başladı.
Norveç’in bir köyünde açılan küçük bir Türk tatlıcı dükkânı…Kanada’da göçmen çocuklara ücretsiz matematik öğreten bir öğretmen…Kenya’da bir köye su kuyusu açan gençler…Hollanda’da yaşlı bakımevlerinde çalışan kadınlar…Amerika’da yeni bir hayat kurmaya çalışan doktorlar, mühendisler…
Hiçbiri büyük konuşmuyordu.Hiçbiri “ben yaptım” demiyordu.Hepsi şunu biliyordu:
“İnsan her şeyini kaybedince, geriye kalan şey gerçek kimliğidir.”
Bir gün, Norveç’te bir komşu, tatlıcı dükkânını işleten Ahmet Bey’e şöyle dedi:
— Sizler ne kadar ağır ithamlarla geldiniz buraya…Ama sizin yaptığınız iyilikleri görünce, içimdeki bütün şüpheler eridi.Meğer sizde şarap değil, sirke varmış.
Ahmet’in gözleri doldu.Yıllar önce başına gelenleri hatırladı.Ellerine baktı.Kelepçe izlerinin gölgesi hâlâ duruyordu.
Ama bu sefer içi ezilmek yerine şunu fısıldadı:
“Demek şişenin içindeki şey nihayet görülmüş…”
V. Bölüm – Yeniden Kök Salmak
Birçok ülkede sessiz bir doğuş yaşanmaya başlamıştı.Yıkılmış kurumların yerine, evlerde açılan minicik sınıflar;camilerin yerine sobalı garajlarda yapılan sohbetler;büyük derneklerin yerini alan küçük aile buluşmaları…
Tüm bunlar kül arasında yeşeren filizler gibiydi.
Bir gece, Avrupa’da bir şehirde, küçük bir parkın bankında sekiz kişilik bir grup toplandı.Aralarında gençler de vardı, yaşlılar da…Birinin üzerinde işçi kıyafeti, birinin üzerinde hemşire üniforması…Kimse eskisi gibi değildi.Ama bir şey değişmemişti:
Kalplerindeki iyilik.
Ay ışığı bankın üzerine düşüyordu.Grubun içindeki en genç kız, o an konuştu:
— Biz dağıldık sandım önce.Ama şimdi görüyorum ki dağılan biz değilmişiz…Biz sadece gürültüden arındık.
Herkes başını kaldırdı.Genç kız devam etti:
— Eskiden aramızda çok konuşan vardı.Çok koşan, çok gösteren…Ama şimdi hepimiz sessiziz.Belki de sessizlik, yeniden doğuşun ilk adımıdır.
O an yaşlı bir adam hafifçe gülümsedi.
— Sessizlik… evet.Biliyor musunuz?Şems’in dediği gibi:“Sükûtun sesi, hakikatin kapısını açar.”
VI. Bölüm – Kalabalığın Uyanışı
Yıllar geçtikçe, o ilk geceki gibi karalayan, suçlayan, yargılayan insanların sesi azalmaya başladı.
Bir gazeteci gerçeği araştırmaya başladı.Bir savcı vicdanıyla yüzleşti.Bir öğretmen eski öğrencilerini hatırladı.Bir doktor yıllar önce birlikte çalıştığı meslektaşını sordu.Bir komşu, vicdan azabıyla bir mektup yazdı:
“O gün sana sırtımı döndüm…Şimdi gerçeği anlıyorum.Affet beni.”
Tıpkı Mevlana’nın rakibinin yere kapanması gibi…
Gerçek, zamanın avuçlarına döküldükçe, halkın vicdanı uyanıyordu.
Ve bir sabah, bir kahvehane sohbetinde bir adam şöyle dedi:
— Meğer biz o gün şişeye değil, söylentiye bakmışız…Şişenin içinde ne olduğuna bakmamışız.
Yan masadaki biri de ekledi:
— Evet…O insanlara çok haksızlık ettik.
İşte değişim böyle başlar:Sessiz, derin, insan insan…
VII. Bölüm – Küllerin İçinden Bir Işık
Hikâyenin son sahnesi, farklı ülkelerde yaşayan insanların ortak bir güne bakışıyla başlar.
Bir öğretmen yeni okuluna giderken metroda öğrencilerine gülümser.Bir doktor, gece nöbetinde yaşlı bir kadının elini tutar.Bir müzisyen, sürgünde yazdığı parçayı sahnede çalar.Bir anne, çocuğunu okula bırakırken ona şunu fısıldar:
— Kötü günler bitti yavrum.Şimdi güzel günler için çalışacağız.
Ve uzak bir ülkede, bir adam elini semaya kaldırıp şöyle dua eder:
“Allah’ım…Bize verilen bu ağır imtihanı,daha temiz bir kalple yürümemiz için geldiyse,razıyız.”
VIII. Son Söz – Şişenin Gerçeği
Hikâye, Şems’in sözleriyle kapanır:
“Bir insanın gerçek sermayesi,başkalarının ona duyduğu hayranlık değil;Allah’ın ona verdiği istikamettir.”
Ve anlatıcı son cümleyi fısıldar:
“2016’da şişe elden düştü…Ama içindeki hakikat dökülmedi.”
By Asım İşlerGecenin karanlığı İstanbul’un üzerine çökerken, şehrin sokakları alışılmadık bir sessizlikle doluydu. O gece, rüzgâr bile normal esmiyordu; sanki bir şeylerin kırılacağını biliyor, sessizliğini saygıyla koruyordu.
Şehrin orta yerindeki bir apartmanda, kırmızı bir mühür ağır ağır kapıya çakılırken içerideki genç kadın, altı aylık bebeğini uyandırmamaya çalışarak gözyaşlarını sessizce sildi.Kocası, kapının önünde polislerle konuşmaya çalışıyordu ama onun sesi bile kendisine yabancı geliyordu; kelimeler ağzından dökülürken içi boşalıyordu sanki.
Mahallenin meraklı gözleri pencerelere doluşmuş, gölgeleri perde arkasında dans eden siluetler gibi titreşiyordu.Önce fısıltılar yükseldi.Sonra kesin ifadeler…Ardından suçlamalar…
“Demek onlar da…”
Bir zamanlar gıpta edilen, saygı duyulan bir aile; bir gecede korkuyla, öfkeyle, şüpheyle anılır olmuştu.
Tıpkı Mevlana’nın cübbesi kalabalık tarafından çekilip atıldığında olduğu gibi…
Bu hikâye, o geceden yıllar sonra “neden?” diye soranların değil, “ne öğrendik?” diye kalbine bakanların hikâyesidir.
I. Bölüm – Şişenin Ağırlığı
Aradan günler geçmişti.Birçokları apar topar işlerinden alındı, bazıları evlerinden; bazılarıysa vatanlarından…
Küçük bir Anadolu kasabasında, eski bir Türkçe öğretmeni olan Ahmet’in evinin kapısı bir sabah gürültüyle çalındı.Mahalleli pencerelere koştu, merakla dışarı baktı.Ahmet, yıllarca çocuklarına gönlünü adamıştı.Derse gelen her öğrenciye isminden önce “evladım” derdi.Şimdi ise kapının önünde elleri kelepçeleniyordu.
Mahalleli, kendi aralarında fısıldaşıyordu:
— Demek… o da…— Yazık.— Belki de yıllardır kandırmış bizi…
Ahmet, kalabalığın gözlerine baktı.O gözlerde şaşkınlık, korku ve bir damla nefret gördü.Kırıldığı şey, kelepçe değildi;yıllardır biriktirdiği saygının, bir anda çöpe atılmasıydı.
Tıpkı Mevlana’nın yüzüne tükürülmesi gibi…
O an Ahmet şunu düşündü:
“Demek bütün sermayem buymuş… Bir şüphe cümlesiyle yok olacak kadar…”
II. Bölüm – Küllere Bulunan Evler
Binlerce insan sessizce çekildi sokaklardan.Bazıları şehir dışına kaçtı, bazıları köylerine sığındı.Bazılarıysa başka ülkelere gitmek zorunda kaldı.
Yurtdışında bir mülteci kampında, Elif adında genç bir anne, çocuğunu soğuktan korumaya çalışıyordu.Kampın çamurlu yollarında yürürken ayakkabısına dolan çamur, sanki içinde taşıdığı ağırlığın bir parçası gibiydi.
Her gece çadırın tavanına bakıp şunu soruyordu:
“Biz ne yaptık? Bu kader neden bizim payımıza düştü?”
Ama sonra aklına başka bir cümle geliyordu.Yıllar önce bir sohbet ablasından duyduğu o söz:
“İmtihanın büyüğü, kalpteki yükü hafifletir.”
Ama yük hafiflemiyordu.Çocuğunu uyutup kampın küçük mescidinde dua ederken gözyaşları sessizce halıya düşüyordu.O an kalbinde beliren soru, hikâyemizin kırılma noktasıydı:
“Neden bizden bu kadar çok şey alındı?”
Ve gecenin bir yerinde, sanki görünmez bir Şems çadırın sessizliğinde konuştu:
“Uğruna gururlandığın şeylerin seraptı.Sana ait sandığın güç, makam, itibar…Hepsi ödünçtü.”
III. Bölüm – Kayıp Kardeşlik
Hizmet ile anılan insanlar yalnız bırakılmıştı.Bazıları tarafından linç edildi;bazıları tarafından unutuldu;bazıları tarafından ihanete uğradı.
Ama en acısı, yıllarca omuz omuza oldukları insanların suskunluğuydu.
Bir gece, Almanya’da sığınmacı bir evde toplanmış birkaç arkadaş sessizce çay içiyordu.Evin salonunda eskimeye yüz tutmuş bir koltuk, yeni yeni dizilmiş valizler ve derin bir sessizlik vardı.
Ali, çayı yudumlayıp konuştu:
— Kendimi en çok yalnız hissediyorum.Yıllarca bu dükkândan ekmek aldığım fırıncı dün beni görünce kaldırım değiştirdi.
Meryem konuştu:
— Beni çok sevdiğini söyleyen dostlarım vardı.Hepsi bir anda yok oldu.Demek ki bizi sevdikleri şey biz değilmişiz…
Odada bir sessizlik daha oldu.Sonra yaşlı bir adam, başını kaldırdı.Uzun süredir hiç konuşmamıştı.
— Evlatlarım, dedi.Onlar sizi “başarı”yla seviyorlardı.“İyisiniz” diye değil…İnsanlar çoğu zaman iyiliğe değil başarıya hayrandır.Başarı gittiğinde hayranlık da gider.Size kalan, hakikattir.
Sonra gözleri doldu ve ekledi:
— Belki de bu yüzden bu imtihan geldi.Hakikati başarıdan ayırmak için…
IV. Bölüm – Şişedeki Sirke
Yıllar geçtikçe dünyanın birçok ülkesine savrulan insanlar, sessizce yeni hayatlar kurmaya başladı.
Norveç’in bir köyünde açılan küçük bir Türk tatlıcı dükkânı…Kanada’da göçmen çocuklara ücretsiz matematik öğreten bir öğretmen…Kenya’da bir köye su kuyusu açan gençler…Hollanda’da yaşlı bakımevlerinde çalışan kadınlar…Amerika’da yeni bir hayat kurmaya çalışan doktorlar, mühendisler…
Hiçbiri büyük konuşmuyordu.Hiçbiri “ben yaptım” demiyordu.Hepsi şunu biliyordu:
“İnsan her şeyini kaybedince, geriye kalan şey gerçek kimliğidir.”
Bir gün, Norveç’te bir komşu, tatlıcı dükkânını işleten Ahmet Bey’e şöyle dedi:
— Sizler ne kadar ağır ithamlarla geldiniz buraya…Ama sizin yaptığınız iyilikleri görünce, içimdeki bütün şüpheler eridi.Meğer sizde şarap değil, sirke varmış.
Ahmet’in gözleri doldu.Yıllar önce başına gelenleri hatırladı.Ellerine baktı.Kelepçe izlerinin gölgesi hâlâ duruyordu.
Ama bu sefer içi ezilmek yerine şunu fısıldadı:
“Demek şişenin içindeki şey nihayet görülmüş…”
V. Bölüm – Yeniden Kök Salmak
Birçok ülkede sessiz bir doğuş yaşanmaya başlamıştı.Yıkılmış kurumların yerine, evlerde açılan minicik sınıflar;camilerin yerine sobalı garajlarda yapılan sohbetler;büyük derneklerin yerini alan küçük aile buluşmaları…
Tüm bunlar kül arasında yeşeren filizler gibiydi.
Bir gece, Avrupa’da bir şehirde, küçük bir parkın bankında sekiz kişilik bir grup toplandı.Aralarında gençler de vardı, yaşlılar da…Birinin üzerinde işçi kıyafeti, birinin üzerinde hemşire üniforması…Kimse eskisi gibi değildi.Ama bir şey değişmemişti:
Kalplerindeki iyilik.
Ay ışığı bankın üzerine düşüyordu.Grubun içindeki en genç kız, o an konuştu:
— Biz dağıldık sandım önce.Ama şimdi görüyorum ki dağılan biz değilmişiz…Biz sadece gürültüden arındık.
Herkes başını kaldırdı.Genç kız devam etti:
— Eskiden aramızda çok konuşan vardı.Çok koşan, çok gösteren…Ama şimdi hepimiz sessiziz.Belki de sessizlik, yeniden doğuşun ilk adımıdır.
O an yaşlı bir adam hafifçe gülümsedi.
— Sessizlik… evet.Biliyor musunuz?Şems’in dediği gibi:“Sükûtun sesi, hakikatin kapısını açar.”
VI. Bölüm – Kalabalığın Uyanışı
Yıllar geçtikçe, o ilk geceki gibi karalayan, suçlayan, yargılayan insanların sesi azalmaya başladı.
Bir gazeteci gerçeği araştırmaya başladı.Bir savcı vicdanıyla yüzleşti.Bir öğretmen eski öğrencilerini hatırladı.Bir doktor yıllar önce birlikte çalıştığı meslektaşını sordu.Bir komşu, vicdan azabıyla bir mektup yazdı:
“O gün sana sırtımı döndüm…Şimdi gerçeği anlıyorum.Affet beni.”
Tıpkı Mevlana’nın rakibinin yere kapanması gibi…
Gerçek, zamanın avuçlarına döküldükçe, halkın vicdanı uyanıyordu.
Ve bir sabah, bir kahvehane sohbetinde bir adam şöyle dedi:
— Meğer biz o gün şişeye değil, söylentiye bakmışız…Şişenin içinde ne olduğuna bakmamışız.
Yan masadaki biri de ekledi:
— Evet…O insanlara çok haksızlık ettik.
İşte değişim böyle başlar:Sessiz, derin, insan insan…
VII. Bölüm – Küllerin İçinden Bir Işık
Hikâyenin son sahnesi, farklı ülkelerde yaşayan insanların ortak bir güne bakışıyla başlar.
Bir öğretmen yeni okuluna giderken metroda öğrencilerine gülümser.Bir doktor, gece nöbetinde yaşlı bir kadının elini tutar.Bir müzisyen, sürgünde yazdığı parçayı sahnede çalar.Bir anne, çocuğunu okula bırakırken ona şunu fısıldar:
— Kötü günler bitti yavrum.Şimdi güzel günler için çalışacağız.
Ve uzak bir ülkede, bir adam elini semaya kaldırıp şöyle dua eder:
“Allah’ım…Bize verilen bu ağır imtihanı,daha temiz bir kalple yürümemiz için geldiyse,razıyız.”
VIII. Son Söz – Şişenin Gerçeği
Hikâye, Şems’in sözleriyle kapanır:
“Bir insanın gerçek sermayesi,başkalarının ona duyduğu hayranlık değil;Allah’ın ona verdiği istikamettir.”
Ve anlatıcı son cümleyi fısıldar:
“2016’da şişe elden düştü…Ama içindeki hakikat dökülmedi.”