
Sign up to save your podcasts
Or


Berlin, 1990. Duvar yeni yıkılmıştı ama şehir hâlâ ikiye bölünmüş gibiydi. Doğu’dan gelenler, Batı’nın parlak vitrinlerine yabancıydı; Batı’dakiler ise Doğu’dan gelenleri “öteki” gibi görüyordu. Bu kırılmanın tam ortasında, 27 yaşındaki Anja vardı.
Anja, Doğu Berlin’de büyümüş, sistemin içinde şekillenmişti. Babası bir Stasi subayıydı; annesi ise bir ilkokul öğretmeni. Duvar yıkıldığında, Anja’nın dünyası da yıkıldı. Babası görevden alındı, annesi depresyona girdi. Anja ise, kimliğini yitirmiş gibiydi. Üniversite diploması Batı’da geçersiz sayıldı. İş bulamıyor, küçümseniyor, geçmişiyle yargılanıyordu.
Bir gün, Kreuzberg’deki bir kafede bulaşıkçılık yaparken, masaya oturan yaşlı bir adam dikkatini çekti. Ceketinin yakasında küçük bir Nietzsche rozeti vardı. Anja, cesaretini toplayıp sordu:
“Bu rozeti neden takıyorsunuz?”
Adam gülümsedi. “Çünkü bana her gün hatırlatıyor: Eskiye dönemeyiz. Gemileri yaktık. Artık sadece cesur olabiliriz.”
Bu cümle, Anja’nın zihninde yankılandı. O gece, evine dönerken kararını verdi. Geçmişiyle vedalaşacak, yeni bir hayat kuracaktı. Ertesi gün, kafedeki işinden istifa etti. Elinde kalan son parayla bir kamera aldı. Çünkü çocukken en büyük hayali, belgesel yönetmeni olmaktı.
Anja, Berlin’in iki yakasında yaşayan insanların hikâyelerini toplamaya başladı. Eski Stasi ajanları, Batı’ya kaçanlar, duvarın dibinde büyüyen çocuklar… Her biri, geçmişin yükünü taşıyordu ama aynı zamanda geleceğe tutunmaya çalışıyordu. Anja, bu hikâyeleri bir araya getirerek “Küllerinden Doğan Berlin” adını verdiği bir belgesel hazırladı.
Film, önce küçük bir sanat galerisinde gösterildi. Ardından bir festivalde ödül aldı. Derken, Almanya’nın dört bir yanında gösterilmeye başlandı. Anja’nın sesi, sadece kendi kuşağının değil, birleşmiş bir ülkenin sesi oldu.
Yıllar sonra, bir röportajda ona şu soru soruldu:
“Bu kadar karanlık bir geçmişten nasıl böyle bir ışık çıkardınız?”
Anja, gözlerini uzaklara dikti. “Çünkü,” dedi, “bir noktada geri dönmenin mümkün olmadığını anladım. Gemileri yaktım. Ve o küllerin içinden, kendi yolumu çizdim.”
---
Bu hikâye, bireysel cesaretin toplumsal dönüşümle nasıl iç içe geçebileceğini, geçmişin yükünün ancak yüzleşilerek aşılabileceğini ve sanatın bir şifa aracı olarak nasıl kullanılabileceğini anlatıyor. Anja’nın hikâyesi, Nietzsche’nin sözünü sadece doğrulamakla kalmıyor; ona bir yüz, bir şehir ve bir umut kazandırıyor.
By Asım İşlerBerlin, 1990. Duvar yeni yıkılmıştı ama şehir hâlâ ikiye bölünmüş gibiydi. Doğu’dan gelenler, Batı’nın parlak vitrinlerine yabancıydı; Batı’dakiler ise Doğu’dan gelenleri “öteki” gibi görüyordu. Bu kırılmanın tam ortasında, 27 yaşındaki Anja vardı.
Anja, Doğu Berlin’de büyümüş, sistemin içinde şekillenmişti. Babası bir Stasi subayıydı; annesi ise bir ilkokul öğretmeni. Duvar yıkıldığında, Anja’nın dünyası da yıkıldı. Babası görevden alındı, annesi depresyona girdi. Anja ise, kimliğini yitirmiş gibiydi. Üniversite diploması Batı’da geçersiz sayıldı. İş bulamıyor, küçümseniyor, geçmişiyle yargılanıyordu.
Bir gün, Kreuzberg’deki bir kafede bulaşıkçılık yaparken, masaya oturan yaşlı bir adam dikkatini çekti. Ceketinin yakasında küçük bir Nietzsche rozeti vardı. Anja, cesaretini toplayıp sordu:
“Bu rozeti neden takıyorsunuz?”
Adam gülümsedi. “Çünkü bana her gün hatırlatıyor: Eskiye dönemeyiz. Gemileri yaktık. Artık sadece cesur olabiliriz.”
Bu cümle, Anja’nın zihninde yankılandı. O gece, evine dönerken kararını verdi. Geçmişiyle vedalaşacak, yeni bir hayat kuracaktı. Ertesi gün, kafedeki işinden istifa etti. Elinde kalan son parayla bir kamera aldı. Çünkü çocukken en büyük hayali, belgesel yönetmeni olmaktı.
Anja, Berlin’in iki yakasında yaşayan insanların hikâyelerini toplamaya başladı. Eski Stasi ajanları, Batı’ya kaçanlar, duvarın dibinde büyüyen çocuklar… Her biri, geçmişin yükünü taşıyordu ama aynı zamanda geleceğe tutunmaya çalışıyordu. Anja, bu hikâyeleri bir araya getirerek “Küllerinden Doğan Berlin” adını verdiği bir belgesel hazırladı.
Film, önce küçük bir sanat galerisinde gösterildi. Ardından bir festivalde ödül aldı. Derken, Almanya’nın dört bir yanında gösterilmeye başlandı. Anja’nın sesi, sadece kendi kuşağının değil, birleşmiş bir ülkenin sesi oldu.
Yıllar sonra, bir röportajda ona şu soru soruldu:
“Bu kadar karanlık bir geçmişten nasıl böyle bir ışık çıkardınız?”
Anja, gözlerini uzaklara dikti. “Çünkü,” dedi, “bir noktada geri dönmenin mümkün olmadığını anladım. Gemileri yaktım. Ve o küllerin içinden, kendi yolumu çizdim.”
---
Bu hikâye, bireysel cesaretin toplumsal dönüşümle nasıl iç içe geçebileceğini, geçmişin yükünün ancak yüzleşilerek aşılabileceğini ve sanatın bir şifa aracı olarak nasıl kullanılabileceğini anlatıyor. Anja’nın hikâyesi, Nietzsche’nin sözünü sadece doğrulamakla kalmıyor; ona bir yüz, bir şehir ve bir umut kazandırıyor.