
Sign up to save your podcasts
Or


Şenol Karakaş ile Siyasetin Gündemi #17 "Trump'sız bir dünya: Mücadele kazandırır"
Can Irmak Özinanır anlatıyor: Althusser, özne ve ideoloji
İzlemek için: https://youtu.be/5FNsjO5AJBc
00:58 Bülent Somay
28:41 Umut Mahir Özen
50:11 Suda Sim
Gençlik Markszimi'nin son toplantısı ise "Kapitalizmin ekolojik-ekonomik-pandemik krizine direniş" başlığıyla yapıldı.
Burada ilk olarak konuşan akademisyen Bülent Somay şu ifadeleri kullandı:
"Ekolojik ve pandemik krizler yalnızca kapitalizmin değil uygarlığın krizi. Kapitalizm büyük ölçüde bir pandemiyle geldi ve pandemiyle gidecek gibi görünüyor. Özellikle Avrupa’da 14. yüzyıldaki kara veba salgını, nüfusun 3te 1’ini yok ederek ve mevcut aristokrasiyi kökünden sarsarak altüst etti. Bu durum gelişmekte olan yeni düzenin önünü açtı. Pandeminin doğanın insana bir tehdidi olduğu yanılsamasından vazgeçmeliyiz çünkü doğa böyle bir kaygı duymuyor. Kapitalizmin var kalabilmesi için sürekli büyümesi gerektiğini unutmamalıyız. Pandemi, insanların yakın mesafeli iş yapmalarını gerektiren eylem ve pratikleri zorlaştırdığı hatta imkânsız hale getirdiği için kapitalizmi de imkânsızlaştırıyor. Ekolojik kriz sadece pandemiden ibaret değil. Biz aynı zamanda gezegenimizin kendini doğal olarak yeniden üretmesini engelleyecek bir yapı kurduk. İnsanlığın doğanın dengesini bozmasını kapitalizm icat etmedi. Bu durum tarım toplumunun ortaya çıkmasından beri süregeliyor. Kapitalizmin ekonomik krizi son 200 yıldır ertelenerek devam eden bir kriz. Kapitalizm sürekli büyümek isteyen bir sistem ancak bu coğrafi yayılım değil. Kapitalizm kendine proleterleştirecek yeni insanlar arar. Pandemi krizi sonrası uygarlık kalacak ancak kapitalizm gidecek fakat bu olumlu bir dönüşüm olmak zorunda değil. Kapitalizm ortadan kalkarken bizim o ortadan kalkışı sırasında üç düzeyde işçi sınıfının öncülüğünde bir mücadeleye girişmeliyiz."
İkinci olarak Bilgi Üniversitesi öğrencisi Umut Mahir Özen konuştu ve şunları aktardı:
"Kapitalizmin son birkaç yüzyılda insan hayatında olan bir üretim ilişkisi biçimi. Girdiği krizlere çeşitli yanıtlar üreterek, belirli periyotlarda farklı şekillerde kendisi gösteren bir sistem. Neoliberalizm de son 40-50 yıldır kapitalizmin işleyen biçimine verdiğimiz isim. 2000’li yıllar neoliberalizmin krizine ve ona karşı büyük direnişlere sahne oldu. 2008’deki küresel finans krizi, batıda devletlerin ulusal sınırlara çekilmesi ve egemen sınıflarının talepleri doğrultusunda kamu bütçesinden bankaların kurtarılmasıyla sonuçlandı. Bu krizin bir sonucu da baskıcı ve otoriter rejimlerin kapitalist sınıf için tercih edilebilir bir seçenek haline gelmesiydi. Krizin ortaya çıkmasında hiçbir sorumluluğu olmayan emekçiler milyarlarca dolarlık bu açığı ödemeye mahkûm edilmek istendi. Buna karşı ise küresel bir direniş dalgası yaşandı. Arap baharı başta olmak üzere, krizi izleyen yıllar Occupy Wall Street, Gezi Direnişi gibi, birbirinden ilham alan bir dizi eyleme sahne oldu. Pandeminin hemen öncesinde ise dünyanın dört bir yanı, neoliberalizmin katmerlediği eşitsizliğe karşı mücadeleye ev sahipliği yaptı. George Floyd’un ölümü sonrası sokağa çıkan milyonlarca ırkçılık karşıtı gösterici, insanların pandeminin yarattığı ataletten silkinerek kurtulmasını sağladı. Türkiye’de de kadınların, işçilerin, LGBTİ+’ların, gençlerin, ırkçılık karşıtlarının irili ufaklı mücadeleleri son yıllarda artarak sürüyor. Bunların kalıcı bir zaferle sonuçlandırılması, işçi sınıfının mücadelesini merkezine alan, ezilenlerin geniş bir cephesi olarak Antikapitalist Blok gibi bir siyasi odak etrafında örgütlenecek bir muhalefetin zaman kaybetmeksizin oluşturulmasından geçiyor. "
Toplantıda son olarak Antikapitalist Öğrenciler'den Suda Sim konuştu:
"Kapitalizm ekolojiyi etkilediği kadar korona krizine de yol açtı. Ekolojik kriz de korona krizi de aynı sosyo-ekonomik seviyeye en büyük etkiyi yapıyor. İngiltere'de iş gücünün en fakir üçte ikisinin %75'i koronavirüs riski yüksek sektörlerde çalışıyor. En iyi durumdaki %20 için ise bu oran yarıdan az.
İzlemek için: https://youtu.be/1aq8qJea-Hg
01:48 Zilan Akbulut
23:42 Ozan Tekin
46:53 Soru-cevap
Trakya Üniversitesi öğrencisi Zilan Akbulut, Troçki'nin hayatından ve 1905 ile 1917 devrimlerindeki rolünden bahsederken şu ifadeleri kullandı: "Ukraynalı bir Yahudi köylü ailesinin oğlu olan Troçki 26 Ekim 1879’da ve devlet tarafından anti-semitizmin teşvik edildiği ve pogromların hiç de az olmadığı bir memlekette doğdu. Romantik devrimci bir başlangıç döneminden sonra, ll. Enternasyonal marksizminin tarihe karıştığı bir dönemde yetişti ve bilinçlendi. Troçki yaklaşık 15- 16 yaşlarında okulda iken kendi deyimiyle politik eğilimi, belli belirsiz bir muhalefetten daha ilerisi değildi. Troçki, Nikolaev’de faaliyet sürdüren ve işçiler arasında bildirilen dağıtan, kendisine Güney Rusya İşçi Birliği diyen grup içerisinden Alexandra Sokolovskya ile tanıştı ve onun aracılığı ile marksizmi benimsedi. Troçki, tıpkı Lenin gibi devrimci burjuvaziye bel bağlamaya kesinlikle karşıydı. Troçki 1906’da o güne kadar Marksistler için gelenekselleşmiş olan bu görüşten koptu. Troçki'nin devrim sonrasında iki önemli rolü oldu. Birinci olarak yeni Sovyet hükümeti adına Dünya Savaşı’nın sona erdirilmesi için gerçekleştirilen barış görüşmelerini yürüttü, daha önemli olarak ise iç savaşın başlaması ile Kızıl Ordu'yu kurdu, yönetti."
Aynı oturumda konuşan DSİP üyesi Ozan Tekin ise Troçki'nin stalinizme karşı mücadelesini, yükselen faşizm tehdidinin analizini ve direniş önerisi olan birleşik işçi cephesini ve Troçki'nin ölümünden sonra troçkist hareketin durumunu anlattı. Tekin, Troçki'nin stalinizme karşı muhalefeti başlatarak gerçek marksist geleneğin devamlılığını ve bugünlere ulaşmasını sağladığını belirtirken, bugün bu hattı sürdürebilmek için Tony Cliff'in Rusya'nın devlet kapitalisti bir rejim olduğuna dair tezleri savunmanın gerekliliğini vurguladı.
01:27 Ceren Devrim Karabulut
23:02 Ferda Keskin
48:23 Soru-Cevap
İlk günün son oturumunda ise "Üniversitelerde neoliberal dönüşüm" ele alındı. Burada ilk olarak konuşan ODTÜ'den Antikapitalist Öğrenciler üyesi Ceren Devrim Karabulut, şunları söyledi:
"80'lerden beri dünyada neoliberalizm trendinin yükselmesiyle ekonominin ve işverenin talepleri doğrultusunda neoliberalizmin değerlerine sahip çalışanlara ihtiyaç oldu ve bu “ideal” işçileri yetiştirecek kurumların da bu sisteme uyum sağlaması gerekti. Bu yüzden sistemin bütün kurumlarında, üniversiteleri de kapsayan bir dönüşüm başladı. İlkokuldan başlayarak hem okul seçimleri (özel okul, kolej) hem de boş zaman aktiviteleriyle (bale, piyano, ata binmek, kodlama) bu “ideal” insan yaratılmaya başlanıyor. Bu kazanımların içeriği sürekli bir değişim halinde olsa da sahip olunması beklenen değerler seti aynı: rekabetçi, yenilikçi, inovatif, analitik düşünme, problem çözme becerisi, kriz anında inisiyatif olabilme, stres altında soğukkanlı kalma, sıkı teslim tarihlerine bağlı kalabilme, dakiklik. Bireyler farklılıklarına bakılmaksızın bu ideale yaklaşabildikleri ölçüde sistem içinde değer kazanıyorlar. Üniversite, bilim için bilim üretmektense artık ekonomik ekonomik fayda için bilgi üretiyor. Bilgi ekonomisinin yükselmesi ve bilginin bir meta karakteri kazanmasıyla bilgi üzerinden toplumu bölen bir hiyerarşi kuruldu."
DSİP üyesi akademisyen Ferda Keskin ise üniversitelerde neoliberalizmi akademisyenlerin gözünden şu şekilde aktardı:
"Neoliberalizm birçok insanın -belki de haklı olarak- düşündüğü gibi sadece iktisadi bir doktrin ve uygulama alanı değil. Neoliberalizm; aslında bir rasyonalite, yani bir düşünme biçimi, bir akıl, bir normativite, bir değerler bütünü. Bu değerler bütünü ve akıl üzerinden neoliberalizmin en büyük taktiği dünyaya yayılmak, insan yaşamının en kılcal damarlarına kadar nüfuz etmek. Bu rasyonalite ve onunla birlikte gelen bu düşünme biçimi; insanların kendilerini bir neoliberal özne olarak görmelerine yol açıyor. Dolayısıyla neoliberalizm sadece ekonomik alanda işleyen bir çerçeve ya da mekanizma değil, tüm insan yaşamını kuşatmak için işlev gören bir bütün. Neoliberalizmin insan yaşamına yönelik bu yaklaşımı nedeniyle de eğitim ve eğitim kurumları içinde bulunduğu ilişkilerden azade değil. Üniversitelerin dünyada 90’lı yıllardan itibaren dünyada yakın yıllarda ise Türkiye’de bir şirket mantığıyla yönetilmeye başlandı. Neoliberalizmin şirketleşme kavramıyla birlikte bize dayattığı kavramlardan biri de “insan sermayesi”. İnsanların kendilerini birer şirket gibi görmeye başlaması ve kendi emeklerini de sermaye olarak görmesi, kendilerine sürekli bir yatırım yapmaya çalışmaları, bütün hayatlarını bu yatırımı gerçekleştirmeye ayırmaları ve bu şekilde yatırımı yapmak suretiyle geliştirdikleri sermayeyi yeniden yatırıma dönüştürüp oradan gelecek ücreti de bir tür gelir olarak kabul etmeleri neoliberalizmin yapmak istediği şey."
Video: https://youtu.be/YRYNaJY8cO8
01:48 Tibet Şahin
18:09 Dila Ak
37:43 Soru-Cevap
Antikapitalist Öğrenciler'den İELEV lisesi öğrencisi Tibet Şahin, '68 hareketinin tüm dünyadaki yankısından bahsetti:
"Bu toplantıda 1968’de genç, işçi ve entelektüel hareketinin dünya genelinde, Fransa ve Türkiye’de nelere yol açtığını ve günümüzdeki antikapitalist mücadeleler için hangi açılardan ilham kaynağı olabileceğinden bahsetmek istiyorum. Orijin olarak 1968 kabul edilse de 60’lı yılların başından itibaren çeşitli mücadelelere şahit oluyoruz. 68’in sosyal ve ekonomik etkileri pek çok ülkede etkisini sürdürüyor. Fransa’da Foucault, Sartre ve Deleuze gibi entelektüeller işçi ve genç kitlelerle birleşti. Baskıcı ve sömürücü bir toplum düzenine topyekûn bir karşı çıkış söz konusuydu. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nin işgali önemli bir dönüm noktası oldu. Polonya’da sokağa çıkan gençler, 'kahrolsun kızıl burjuvalar' sloganıyla, hâkim devlet kapitalisti rejimlerin de bu yönünü teşhir ediyorlardı. Hareket küresel bir dayanışma bilincini de taşıyordu. “İşçi kontrolü” talebi pankartlara yansıyordu. Küresel mücadele için 68’den ders alabilir. İklim hareketinin önünü çeken gençler. Gerçek değişimi sağlayacak olan tek güç ise işçi sınıfı."
DSİP üyesi Dila Ak ise Türkiye'nin 68'ini şu ifadelerle tarif etti:
"2016’nın Mayıs’ında, Fransa’da işçi grevleri ülkenin ev sahipliği yapacağı Avrupa Futbol Şampiyonası’nın gerçekleşmesini riskli hâline getirdiğinde, ülkenin başkanı Hollande endişeli olanları sakinleştirmek için “1968 Mayıs’ında değiliz” demişti. Biz de bu kitlesel isyan dalgalarını işçi sınıfının mücadele tarihinin önemli bir parçası olarak hatırlamak zorundayız. Türkiye’de de 68 tıpkı dünyadaki örneklerinde olduğu gibi ne tek boyutlu ne de tek referanslı olarak yaşandı. Ve tabi ki dünyada ve Türkiye’de 1968 derken bir yıl içinde olup bitenler kastedilmiyor, ‘68 bir dönemin simgesel ismi. Bu bağlamda Türkiye’yi 68’e taşıyan tarihi de 60’lı yıllarla başlatabiliriz.1960'lı yıllar Türkiye'de işçi hareketinin ve solun güç kazanıp kitleselleşmeye başladığı bir dönem. ‘68 hareketi Türkiye’de her şeyden önce 15-16 Haziran işçi eylemleriyle ifadesini buldu. Ve Türkiye’de hafızalardan silinmeyecek; patronlara, hükümete, sendikal bürokrasiye korkulu anlar yaşatan, işçilerin mücadeleci kimliklerini cesaretle sergiledikleri 15-16 Haziran direnişi yaşandı. 68’in üzerinde 52 yıl geçti ama bir kez yaşanmış olması, bu hareketin parmak izini özgürlük, kadınların mücadelesi, savaş karşıtı mücadele, her türlü otoriteye karşı olma, kapitalizm karşıtı olma, başka bir dünya arayışını mücadeleye bırakmış olması başlı başına önemlidir."
Marksist.org yazarlarından Faruk Sevim, koronavirüs krizinin yarattığı ortamda işçilerin durumunu ve taleplerini anlattı.
Video: https://youtu.be/fTHsQRlgOl8
00:27 Melike Işık
22:20 Z. Soner Dinç
47:16 Soru-Cevap
"Karl Marx'ın devrimci fikirleri" başlıklı ilk oturumda, söz alan Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi Melike Işık, şu ifadeleri kullandı:
"Marx’ın hayatı dendiğinde salt kişisel bir biyografiden bahsetmiyoruz. Aynı zamanda Enternasyonal’i, Paris Komünü deneyimini, 19. yüzyıldaki işçi mücadelelerini kapsayan geniş bir siyasi ve düşünsel bir çerçeve söz konusu. Ben de sunumumda Marx’ın hayatına paralel olarak gerçekleşen fikri ve fiili altyapıyı da aktarmaya çalışacağım. Marx’ın felsefeye duyduğu ilgi salt akademik bir ilgi değildi. Daha öğrencilik yıllarında katıldığı felsefi tartışmalar, onu toplum ve tarih ile ilgili sorular sormaya yöneltti. Marx’ın felsefeye duyduğu ilgi, dünyayı değiştirme arzusuyla yakından ilgiliydi. Marx’a göre Paris Komünü’nün yenilgisinin esas sebebi, Komün’ün enternasyonal bir kimliğe bürünüp dünyanın başka bölgelerinde benzer hareketlerin gerçekleşmemesiydi. İşte bu yüzden, burjuvaziye karşı nihai bir zafer elde etmek için işçilerin enternasyonal birliği şarttı."
Ankara Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Z. Soner Dinç ise Marx'ın ekonomi politiğin eleştirisine katkılarını anlattı:
"Marx, Engels'in dediği gibi, 'her şeyden önce bir devrimci' idi. Marx açısından teori, çevresindeki dünyayı önce anlamanın aracıydı, fakat sadece o dünyayı dönüştürmenin bir adımı olarak. Yaşamını -materyalist tarih anlayışı ve Kapital'de doruğa çıkan ekonomi araştırmaları- tek bir temel amaca adadı: İşçi sınıfının kurtuluşu ve de gerçek anlamda özgürlüğü. Marx, düşüncelerini kavramak, kendisini sosyalist sayıp devinim yasalarını ortaya koymaya çalıştığı kapitalist sistemin içerdiği sömürüyü, ıstırabı ve şiddeti yok etmeyi arzulayan herkes için önemli olduğundan dolayı ilgimizi hak etmelidir. Marx'ın tarih tarafından tekzip edildiğini, çürütüldüğünü ilan etmek, tam da kayıtsız bir tarihsel ereklilik ruhunu, küresel adalet hareketinin 'Başka bir dünya mümkün' sloganını reddetmenin ve bunun yerine 'Başka alternatif yok' sloganını koymanın mecazi bir biçimidir. Bütün bir hikâyenin odak noktası, kapitalizm altında emeğiyle dünyayı şekillendirenler işçilerdir, dünyayı değiştirme, dönüştürme, bütün ezme, sömürme ilişkilerini ortadan kaldırabilecek güç de yine işçi sınıfındadır, sistemi kökten değiştirebilecek tek toplumsal sınıf, işçi sınıfıdır. İşleyiş itibarıyla bunu her gün görebilmek mümkündür."
Video: https://youtu.be/SE7ef0V7QQU
02:53 Canan Şahin
18:13 İnci Ercan
34:51 Barış Yılmaz
41:12 Evrim Demirtaş
47:53 Soru-Cevap
"Kapitalizmin devrimci eleştirisini üreten teori ve eylem kılavuzu olarak Marksizm, kadın özgürlüğü ve cinsel özgürlük alanında da aynı yeterliliğe sahip mi? Özgürlüğü için mücadele eden, mevcut sıkışmışlıktan ve uygulamalardan rahatsızlık duyan gençler için bütünlüklü bir sistem analizi yapmak neden önemli? Yaşadığımız baskıyı tarihselleştirmek zorundayız. Marksizm; toplumun radikal dönüşümünün, toplumun üretim ilişkilerindeki radikal dönüşümüyle mümkün olduğunu anlamamızı sağlayan bir düşünme biçimi. Kapitalizm çoklu krizini yaşarken, birleşik ve radikal bir özgürlük mücadelesini oluşturmanın olanakları ne? Neoliberal politikalar saldırıya geçmiş, işçi sınıfı geri çekilmişken Marksistler için birleşik mücadeleyi savunmak zordu. Ancak günümüzde her mücadele birbiriyle ilişkileniyor, kendi içinde sınıfsal eşitsizliklerin bulundukları koşullara olan etkileri tartışıyorlar. Kutuplaşan bu politik alanda antikapitalist mücadeleyi büyütmek istiyorsak, hiçbir ezilme biçimini ikincilleştirmeden bunları birbirleriyle bağlantılandırarak, militan politik bir liderlik yaratmalıyız. Gençlik marksizminin bunu mümkün kılacak platformlardan biri olduğunu düşünüyorum."
Daha sonrasında konuşan DSİP üyesi İnci Ercan ise şu vurguları yaptı:
"Toplumsal cinsiyet kavramı, cinsiyetler arası eşitsizliğin tek sebebinin farklı bedenlerden doğmamız olmadığını fark etmemizle ortaya çıktı. Farklı cinsiyet kimlikleri arasındaki eşitsizliğin sebebi, bireylere bedenlerine bağlı olarak nasıl davranmaları gerektiğinin öğretilmesi. Kültür ve toplumsal “normların” yanı sıra birtakım ideolojik yaklaşımların da bunda önemli bir rolü var. Son yıllarda dünyada ve Türkiye’de kadınlara ve LGBTİ+ gruplara karşı saldırılar arttı ancak bu gruplar buna karşı seslerini yükseltti. Gündelik hayatta nasıl davranılacağından, meslek seçimine kadar kadınlara ne yapılacağı söyleniyor. Türkiye’de, 2000'li yıllarda yasalarda eşitlik sağlayan olumlu gelişmeler yaşandı. 2015’ten itibaren ise geriye gidiş söz konusu. Üniversitelere gönderilen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’nin iptal edilmesi ve İstanbul Sözleşmesi’ne karşı temelsiz bahanelerle karşı çıkışlar yapılması, nafakanın tartışmaya açılması bunlardan bazıları."
Antikapitalist Öğrenciler'den Barış Yılmaz ise LGBTİ+ hareketinin tarihi ve buıgününden bahsederken özetle şu ifadeleri kullandı:
1Sunumumda Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin kısa bir tarihini anlatacağım. Stonewall dünyadaki LGBTİ+ hareketi için önemli bir dönüm noktası oldu. Türkiye’de de ancak 80’li yıllardan itibaren bir mücadeleden bahsetmek mümkün. 90’lı yıllar da Ülker sokak ve “Hortum Süleyman” dönemiydi. Bu dönemde translara korkunç zulümler yapıldı ve evlerinden edildiler. 2000’lere geldiğimizde hareketin daha görünür olduğunu biliyoruz. Gezi’den sonraki Onur Yürüyüşü önemli bir örnekti. Kapitalizm 2020 yılında herkesi etkileyen bir kriz yaşıyor. LGBTİ+ hareketinin, antikapitalist bir hareketle birleşmesi, önümüzdeki yıllarda daha iyi bir yaşamın kurulabilmesi adına önemli."
Son olarak konuşan avukat ve aktivist Evrim Demiraş'ın konuşmasında ise şunlar öne çıktı:
"Cinsiyet, İngilizce ifadesiyle sex, doğuştan gelen biyolojik özellikleri içeren bir terim. Toplumsa cinsiyet ise sonradan öğrenilen ve cinsiyete toplum tarafından biçilen roller. Bir kadının ev işlerini yapmasının beklenilmesi, bir erkeğin ağır işleri yapması gerektiğinin kabul edilmesi bu rollerden bazıları. Toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsiyetlere biçilen toplumsal rollerin eşitlenmesi ve değiştirilmesini sağlama amacında. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle samimi bir şekilde mücadele etmek istiyorsak, atanmış cinsiyete dayalı ikili cinsiyet anlayışının da radikal bir biçimde sorgulanması gerekiyor. Ancak bu tartışmalar sırasında LGBTİ+ haklarına yeterli vurgu yapılmıyor."
From the publisher's feed