
Sign up to save your podcasts
Or


Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu dağdan taştan çokmuş. Çok söylemesi gayet günahmış. Bir memlekette bir adam yaşarmış, bir oğlu bir kızı varmış. Okula giderlermiş, orada yedi başlı bir dev yaşarmış. Beğendiği, sevdiği kızları gelir çalar götürürmüş. Kız arkadaşlarıyla pınara su içmeye gelince dev gelip kızı kaçırmış, almış gitmiş. Dağı taşı aramışlar, deli olmuşlar bulamamışlar. Oğlan okula gider gelirmiş, bacısının arkadaşlarını görürmüş ama kızı devin kaçırdığını söylemezlermiş. Bir gün oğlan bu kızlarla dövüşmüş. Kızlar: “Git ulan, pis! Gücün bize mi yetiyor? Bacını yedi başlı dev götürdü, asıl ona gücün yetsin” demişler.
Oğlan bunu duyar duymaz koşa koşa eve gelmiş: “Ana, durum böyle böyle. Bacımı yedi başlı dev kaçırmış. Ben gidip bacımı bulacağım, yedi başlı devden kurtaracağım” demiş.
Anası: “Etme oğlum, gitme oğlum. Kız gitti gitmeye, dev seni de yer, bizi bırakmaz” dese de baş edememişler.
Oğlan: “İlle bana bir haftalık azık hazırlayın, gidip bacımı bulacağım” demiş.
Anası buna bir haftalık azık koymuş. Oğlan gitmiş gitmiş, bir ormana rastlamış. Ormanda bir çalının dibine yatmış uyumuş. Uyuyunca rüyasında demişler ki: “Bu çalı peygamber efendimizin buraya dökülen kanının yerinden çıktı. Çalıdan bir değneklik keser de eline alırsan, kılıç gibi kime çalarsan keser, sana güç kuvvet yetmez” demişler.
Oğlan uyanınca hemen çalıdan bir değneklik kesip eline almış. Yola devam etmiş. Az gitmiş uz gitmiş, vara vara bir dağın başına varmış. Dağın başında koca bir ev varmış. Meğer bu ev devin eviymiş. Varsa ki bacısı yalnız başına evde otururmuş. Dev de dışarı çıkmışmış.
Kız: “Aman kardeşim, nereden geldin, nasıl geldin? Şimdi dev gelirse seni öldürür. Çabuk buradan kaç, kurtul.”
Oğlan: “Yok. Ben seni kurtarmaya geldim. Seni de götüreceğim. Sen bana dev gelince nerede yatarsa orayı göster.”
Kız: “İşte şurada sandığın dibinde yatar” demiş.
Oğlan sandığa girip saklanmış.
Kız: “Dev eve girince senin kokunu alır, bulur.”
Oğlan: “Yok sen benim üstümü ört” demiş.
Bir de dev gelmiş ki gümül gümül ortalığı inletmiş “Fatma” diye seslenmiş.
Kız: “Ne diyorsun?”
Dev: “İnsanoğlu eti kokuyor.”
Kız: “İnsanoğlu buraya nereden gelecek. Git şurada dişinin dibini kurtla, dişinin arasında bir insan kalmıştır. Bu dağın ardına kim gelecek? Var yerine yat” demiş.
Dev yatıp uykuya dalmış. Bir süre sonra da horlamaya başlamış. Bu horlarken oğlan sandıktan çıkıp değneği devin başına çalar çalmaz başını kesmiş atmış.
Dev: “İnsanoğlu, bir daha vur!”
Oğlan: “Yok. Ben anamdan bir doğdum. Bir kere vururum bir daha vurmam” demiş.
Bacısını alıp yola düşmüşler. Hemen her tarafa ün olmuş bir yiğit gelip yedi başlı devi kesti, bacısını kurtarıp alıp gitti diye duyulmuş. Bunlar yolda geçerken bir ormana girmişler bakmışlar ki babayiğit bir adam meşeleri kökünden tutup söküp söküp atıyor. Yanına varmışlar: “Selamünaleyküm arkadaş.” demiş bizim oğlan.
Adam: “Aleykümselam.” demiş.
Oğlan sormuş: “Arkadaş, bu ne babayiğitlik? Bu meşeleri nasıl söküp söküp atıyorsun? Yedi başlı devi öldüren benim. Bana arkadaş olur musun?”
Adam: “Olurum.” demiş
Oğlan: “Beni bekle, Cuma gününe dönerim. Bacımı bırakıp gelir seni alırım” demiş.
Biraz daha gitmişler. Bakmışlar ki ne görsünler. Yiğit bir adam koca koca demirleri yağlayıp yağlayıp tek parmağında köteleyip atıyor:
Oğlan: “Selamünaleyküm arkadaş.” demiş
Koca adam “Aleykümselam.” demiş
Oğlan: “Arkadaş, bu ne babayiğitlik? Bu koca koca demirleri nasıl kaldırıp kaldırıp atıyorsun?”
Koca Adam: “Aman arkadaş, ne kadar olsam da yedi başlı devi öldüren kadar yiğit olamam.”
Oğlan: “Yedi başlı devi öldüren benim. Benimle arkadaş olur musun?”
Koca Adam: “Olurum tabii.”
Oğlan: “Öyleyse beni bekle, Cuma günü geleceğim” demiş.
Oradan da devam etmişler. Gele gele gelseler ki bir adam koca değirmen taşlarını serçe parmağına takıp takıp köteliyor: “Selamünaleyküm arkadaş.”
“Aleykümselam.”
Oğlan: “Arkadaş, bu ne babayiğitlik? Bu değirmen taşlarını nasıl köteleyip köteleyip atıyorsun?”
Değirmenci Adam: “Aman arkadaş, ne kadar olsam da yedi başlı devi öldüren yiğit kadar olamam.”
Oğlan: “Yedi başlı devi öldüren benim. Benimle arkadaş olur musun?”
Değirmenci Adam: “Olurum.”
Oğlan: “Peki beni bekle, Cuma günü gelip seni ararım.”
Oradan çıkıp eve gelmişler. Oğlan: “Ana, işte kızını aldım geldim. Bana bir haftalık azık daha hazırla ben geri gideceğim.”
Anası: “Aman oğlum, gitme. Yeni geldin, dinlen” dediyse de oğlan dinlenmemiş.
Anası bir haftalık azık hazırlamış, oğlan yola çıkmış. Yoldan bir bir değirmen taşını atanı, demir köteleyeni, meşe sökeni de yanına alıp dört arkadaş olmuşlar. Vara vara öldürdüğü devin evine konaklamışlar.
Oğlan: “Bakın arkadaşlar, günde birimiz evi bekleyecek. Üçümüz de gidip av avlayıp erzağımızı temin edeceğiz.”
Önce meşe söken evde kalmış. Ötekiler gidip av avlamışlar. Kuş kuşlamışlar, meşe söken de evde yemeklerini pişirmiş. Pilav pişirmiş, üstüne bir keklik kızartıp koymuş. Arkadaşlarının yataklarını yapıp onları beklemeye başlamış. Yatağına uzanmış dinleniyormuş. Kapılar bir bir açılıp tıkır tıkır bir kuru kafa gelip: “Biraz pilav ver” demiş.
Meşe söken kalkıp bir tabak pilav vermiş.
Kuru Kafa: “Ben bununla doymam ki” demiş.
Meşe söken de korkup: “Hepsini ye” demiş.
Kuru kafa oturup hepsini yiyip çıkıp gitmiş. Akşam olunca arkadaşları avdan dönmüşler.
“Arkadaş, ne yaptın? Yemeğimiz hani?”
Meşe Söken: “Pişirdim ama yok” demiş.
Ne oldu, nasıl oldu diye ısrar ettilerse de meşe söken söylememiş. Ertesi gün evde demir atan kalmış. Diğerleri ava gitmişler. Demir atan da kalkmış köşeyi bucağı temizlemiş. Getirdikleri kuşları yolmuş yıkamış. Bir de pilav pişirip etleri kızartmış üstüne koymuş. Yine kuru kafa şordan gelip pilav istemiş. Bu da korkusundan pilavın hepsini kuru kafaya vermiş. Akşam olup da arkadaşları gelmeye bakmışlar ki yine yemek yok. Ne oldu söyle diye zorlamışlarsa da demir atan söylememiş. Ertesi gün: “Bu gün de sen kal değirmen taşı köteleyen” demişler.
Sabah olunca diğerleri çıkıp ava gitmiş. Bu da kalkıp her yeri temizleyip yemekleri pişirdikten sonra yatakları yapıp üstüne uzanmış. Kendi kendine: “Öteki ikisi beceremedi herhalde. İşte yemek de hazır, yatak da” demiş.
Bir de baksa ki tıkır tıkır kapılar açılıp şordan bir kuru kafa çıkagelmiş.
“Biraz pilav ver” demiş.
Hemen adam kalkıp tabağa biraz pilav doldurmuş.
Kuru Kafa: “Ben bununla doymam ki.”
Adam: “Korkusundan al hepsini ye” demiş.
Kuru kafa bütün yemeği yiyip çekip gitmiş. Akşam arkadaşları avdan gelse ki yine yiyecek içecek bir şey yok.
“Aman arkadaş ne oluyor, niye söylemiyorsunuz?” derse de üçü de biliyor ya korkusundan oğlana söylememişler.
“Yarın senin de başına gelir görürsün” demişler.
Yataklarına yatmışlar, sabah olunca oğlanı evde bırakıp bu üçü ava gitmiş. Oğlan kalkıp pilavı pişirmiş, etleri kızartmış üstüne koymuş. Yatakları yapıp değneğini de eline alıp kapının arkasına saklanmış. Bir de baksa ki tıkır tıkır kapılar açılmış. Bir kuru kafa kapıdan girip “biraz pilav ver” demeye kalmamış ya oğlan sopayla vurunca kuru kafa kendini dışarı zor atmış. Bu kaça kaça bir kuyuya girmiş. Oğlan oradan dönüp: “Sen hele burada dur, ekmeğimizi yiyelim de ben seni oradan çıkartmasını bilirim” demiş.
Arkadaşları gelse ki ne görsünler? Yemekler, yataklar hazır.
Oğlan: “Gelin arkadaşlar, insan kuru kafadan korkar mı? Bana niye söylemediniz? Üç gündür bizi aç bıraktınız. Gelin yemeğimizi yiyelim de şurada bir kuyuya girdi, gider ben onu çıkartırım” demiş.
Bunlar yemeklerini yemişler, ellerine bir urgan alıp kuyunun başına varmışlar. Önce meşe sökenin belinden bağlayıp kuyuya salmışlar. Biraz salınca “yandım” diye bağırmış, çekip yukarı çıkartmışlar. Sonra demir atanın belinden bağlayıp sallamışlar o da “yanıyorum” diye bağırınca yukarı çekmişler taş köteleyeni sallamışlar o da “yandım” diye bağırınca çekip yukarı çıkartmışlar. Bu oğlan ipi beline bağlamış:
“Arkadaşlar, ben yanıyorum dedikçe aşağı sallayın, yanıyorum dedikçe aşağı sallayın. Sakın yukarı çekmeyin” demiş.
Oğlanı kuyuya indirmişler. Oğlan kuyunun dibine varsa ki köşede bir dev yatıyor. Hemen sopasını başına vurunca kellesini kesmiş. Kenara koymuş. Oradan yürüyüp bir odaya girmiş ki dünya güzeli bir kız odada gergef işliyor. Dört oda açmış dördünde de bir dünya güzeli oturmuş, bir iş görüyor. Bunları bu adam alıp kuyunun ağzına getirmiş. Önce büyük kızın belinden bağlayıp:
“Çekin yukarı bu meşe sökenin hakkı” demiş. Yukarı çekmişler. Sonra ortanca kızın belinden bağlayıp:
“Çekin bu demir atanın hakkı” demiş. Ondan sonra üçüncü kızın belinden urganı bağlayıp:
“Çekin yukarı bu taş köteleyenin hakkı” demiş. Yukarı göndermiş. En küçüğü de kendine bırakmış. Küçük onlardan daha güzelmiş.
Kız: “Bak yiğidim, gel önce sen çık, beni gönderirsen seni yukarı çekmezler, kuyuda kalırsın.”
Oğlan: “Yok, önce sen çıkacaksın” demiş.
Urganı bu kızın beline bağlayıp yukarı göndermiş. Kızı çekip kuyudan çıkartmışlar. Kız kuyudan çıkarken: “Bak yiğidim, madem önce sen çıkmıyorsun, (saçından iki tel kopartıp) şu kılları al. Eğer seni yukarı çıkartmazlarsa bu iki kılı birbirine çal. Biri kara biri beyaz iki koç gelir. Sakın ola ki kara koça binme. Binersen seni yedi kat yerin altına götürür. Beyaz koça sıçra bin, o seni yeryüzüne çıkartır” demiş.
Oğlan kılları alıp koynuna koymuş. Kız yukarı varınca: “Bak şuna, en güzelini kendine koymuş. Bırakalım kuyuda kalsın, kızları alıp gidelim” demişler.
İpi aşağı bırakıp kızları alıp gitmişler. Oğlan bunların gittiğini anlayınca hemen koynundan kızın verdiği kılları çıkartıp birbirine sürmüş, bir de bakmış ki biri kara biri beyaz iki koç vuruşa vuruşa gelmişler. Oğlan karaya basıp beyaza bineyim derken yanlışlıkla beyaza basıp karaya binmiş. Yedi kat daha yerin tabanına inmiş, inmiş ki yedi kat yerin dibinde karanlık bir odada yaşlı bir nine oturuyor. Yanına varıp: “Nene, susadım, bana bir tas su ver de içeyim.”
Nine: “Vah yavrum, suyumuzun yolunda bir ejderha yatar, her gün bir kurban veririz. O bunu yiyene kadar gider, suyu doldururuz. Suyum tükenirdi, veremem. Bu günde sıra padişahın kızına geldi. Ejderha onu yiyene kadar biz de suyumuzu dolduracağız” demiş.
Öyle mi, öyle. Hemen değneğini eline alıp çeşmeye varmış. Çeşmenin beri tarafında bir çınar ağacı varmış. Oğlan varıp çınar ağacının altına uyumuş. Bağrı biraz uykuya varınca bir gürültüye, patırtıya uyanmış. Baksın ki bir ejderha ağaca tırmanıyor. Ağacın tepesinde de kuş yavruları var mı? Çırım çırım çığrışıyorlarmış. Meğer bu yavrular Zümrüdü Anka kuşunun yavrularıymış. Her sene bu ejderha gelir yavruları yermiş. Oğlan değneğini çalar çalmaz ejderhayı ağaçtan aşağı almış. Öldürüp yavruları kurtarmış. Tekrar ağacın dibine yatıp uyumuş. Padişahın kızı da gelmiş sırasını beklermiş. Oğlanın ejderhayı öldürdüğünü görünce hemen elini kana batırıp oğlanın sırtına vurmuş. Çekip babasının evine varmış. Hemen dellallar çağırıp: “Bir babayiğit geldi, ejderhayı öldürdü. Suyumuz kurtuldu. Duyduk duymadık demeyin” demişler.
Oğlan orada yatarken Zümrüdü Anka kuşu gelip tam oğlanı öldüreceği sırada yavrular yuvadan çığrışmışlar ki: “Aman ana, o bizim canımızı kurtardı” demişler.
Kuş dile gelip: “Ey insanoğlu, sen bu dünyadan değilsin, ejderhayı öldürmüşsün. Yavrularımı da, padişahın kızını da kurtarmışsın. 70 yıldır bu ejderha benim yavrularımı yerdi. Bir yavru yetiştirip de yuvadan uçuramadım. Bu iyiliğine karşı ben seni yeryüzüne çıkartırım. Yalnız padişah seni huzuruna çağırır, dileğini sorar. Kırk batman et, kırk tulum da su ver. Başka bir şey istemem de. Eti, suyu getir ben seni götürürüm” demiş.
Oğlan oradan kalkıp koca karının evine varmış. Bu sırada padişahın adamları derhal çağırmış ki bütün erkekler sarayın önünden geçerek ejderhayı kim öldürdüyse açığa çıkacak, padişah onu ödüllendirecek” demişler. Gelen geçmiş, gelen geçmiş. O diyormuş ki ben öldürdüm, o diyormuş ki ben öldürdüm. Padişahın kızı hepsine bakmış, oğlan ortada yok.
“Köyde hiç adam kalmadı ya, şu kör koca karının evinde bir yiğit kalıyor. Bir de onu görelim” demişler.
Adamlar varıp oğlanı alıp gelmişler. Padişahın kızı görünce hemen tanımış, sırtında da parmaklarının işaretini görmüş.
Padişah: “Oğlum, ejderhayı öldürdün. Sen benim kızımı kurtardın. Dileğin ne ise söyle.”
Oğlan: “Sağlığını dilerim” deyince,
Padişah: “Yok oğlum, benim sağlığımdan sana bir fayda gelmez. Dile dileğini.”
Oğlan: “40 batman et ile 40 tulum su isterim.”
Padişah: “Güç buyurdun ya, sen benim kızımı kurtardın. Ben de senin dileğini yerine getireceğim” demiş.
Hemen adamlarına emir verip 40 batman et, 40 tulum da su hazırlatıp oğlanın istediği yere götürüp teslim etmişler. Oğlan kuşun bir kanadına eti diğerine suyu takmış, üstüne de kendi binmiş.
Kuş: “Ben lak dedikçe et, luk dedikçe su ver. Ben seni alır götürürüm” demiş.
Kuş lak dedikçe et, luk dedikçe su vermiş. Kuş uça uça yeryüzüne yaklaşmış. Tam bu sırada et tükenmiş. Aman kuş beni çıkartmaz diye hemen bacağından bir parça et kesip, kuşun ağzına vermiş. Kuş etin tadından anlayınca o parçayı dilinin altında saklayıp, oğlanı yeryüzüne çıkartmış.
Kuş: “Haydi, insanoğlu, yürü de bir bakayım.”
Oğlan: “Yok, sen uç da ben yürürüm.”
Kuş: “Yok, yürü bakayım” demiş.
Oğlan yürüyünce birazcık aksıyormuş, bacağından da kan akıyormuş.
Kuş: “Gel insanoğlu, yanıma gel” demiş.
Hemen dilinin altında sakladığı eti çıkartıp, oğlanın bacağına koymuş. Dilini üstüne çalınca oğlan anadan doğma hale dönmüş. Helalleşmişler. Kuş uçup gitmiş. Oğlan gelse ki; arkadaşları bu kızlara düğün çalıyorlar. Oğlanın kendine ayırdığı kızı da biri almak istiyormuş. Kızın saçının tellerini kendine göstermiş ki, düğünde cirit oynamayı şart koşsun, ben gelirim” demiş. Kız kendisiyle evlenecek olana haber salmış ki “ciride çıksın” hemen bu oğlan da bir ata binip meydana çıkmış. Değneğini çalınca damadı attan düşürmüş. Varıp kızla sarmaş dolaş olmuşlar. Onlar ermiş muradına, biz de erelim muradımıza.
ERCiYES ÜNiVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
YOZGAT MASALLARINDA MOTİF VE TİP ARAŞTIRMASI (İNCELEME – METİNLER)
DOKTORA TEZİ
DANIŞMAN: PROF. DR. TUNCER GÜLENSOY
HAZIRLAYAN: NAMIK ASLAN
KAYSERİ – 1994
The post Yedi Başlı Ejderha (Yozgat Masalı) appeared first on Muzip Masal Cini.
Hikayelere ve Masallara dair bir podcast serisi olan Senin Hikâyendir’in birinci bölümünde masal nedir, nereden gelir gibi soruların ekseninde Şahmaran ve onun acayip hikayelerle dolu dünyasına doğru yolculuğa çıkıyoruz.
Keyifle dinlemeniz dileklerimle.
The post S1E1 Şahmaran ve Anadolu’nun Masallı Hikayeleri appeared first on Muzip Masal Cini.
ÜÇ ELMA
Ne tarlamız vardı ne darımız ne kovanımız vardı ne arımız. Kim demiş ki bal demekle ağız bal olmaz diye, böyle çingenece fal olmaz diye. Bir gün bir arı gelip kondu başıma, görünce girdim yeni bir yaşıma! Bir gözünden bal akıyordu, bir gözünden kaymak, Dünyalar değer bir kere· tatmak. Gayrı ne kirman eğirdim, ne davar çevirdim, her işi bir yana serip bu arıyı güttüm. Bağ bağ gezdirip bahçe bahçe büyüttüm. Her çiçekten bal aldı. Yaprak aldı, dal aldı velakin yumurcağın biri bir taş attı, ayakları kırıldı. Bağladım olmadı, yağladım olmadı; bir türlü bir şifa bulmadı. Nihayet dolandım bayırı dağı; getirdim bir ceviz yaprağı. Sardım sarmaladım inceden ince ne ağrı kaldı, ne sızı bence.
Bir varmış, bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir memleketin birinde bir padişah varmış. Ötekiler gibi tacın, tahtın delisi değil, o soydan gelenlerin iyisi mi dedim iyisi imiş. Memleketi öyle bir dirlik düzenliğe kavuşturmuş, öyle bir dirlik düzenliğe kavuşturmuş ki, hangi kırk haramiler, hangi kapı ardı bezirganları. Ne devler top oynayabilir ne cinler cirit atabilirmiş. Herkes kendi işinde, kendi aşında; kendi toprağında, kendi taşında; ekeceğini eker, dikeceğini diker; güler yüz, tatlı dil ile gönül hoşluğu içinde yaşayıp gidermiş. Öyle bir devirde böyle bir padişaha kim kurban olmaz amma, ne çıkar, felek insanı güldürmedikten geri…
Öyle ya, Allah ona devlet üstüne devlet vermiş amma, gel gelelim; yerini yurdunu tutacak bir evlat vermemiş. Bu yüzden yaşı, başı ilerledikçe gamı, kasaveti de artıp, gece dememiş, gündüz dememiş; yeri, göğü yaradana yalvarıp yakarmış amma, yer demir, gök bakırmış; duası yerini bulmamış.
Günlerden bir gün, padişah yine kara kara düşünüp dururken, gün görmüş, umur görmüş biri yanına girmiş:
“Padişahım” demiş. “Derdini söylemeyen derman bulamaz; ne derdin, kederin var? Yanlış bir dala taş atan mı oldu, bir komşu kapısına yan gözle bakan mı? Noldu, ne hal oldu sana?”
Padişah boynunu bükmüş:
“Ey benim halden anlar kulum”, demiş; Allah her devleti verdi ama, bir evladı çok gördü bana; yedi yıldır derdime derman arayıp duruyorum ne var ki, güvendiğim dağlara kar yağıyor; tutunduğum dallar kırılıp geliyor. Oturup derdime yanmaktan gayri bir derman bulamıyorum.”
Adam, bunu duyunca:
“A devletlim” demiş; “Akıl öğretmek gibi olmasın ya, insan bir şeyi kendine dert etmeye görsün; gayri bu dert, gün günü sökülür gelir; yüreğinize koydukça kor dünü, günü kaybedersiniz sonra… Ne yapalım; bu dünyada her şey elimizde, avucumuzda değil ki, kader böyle imiş belki bunda da bir hayır vardır öyle ya veren Allah ya verdiğini geri alırsa! Ne kuru çayda koyun gütmeye benzer bu, ne de emanetlik mintan giymeye… Ocaklardan ırak, ateşten gömlek gibi, yakar, yandırır adamı!”
Padişah başını sallamış:
“Doğrusun, ağzı dualı kulum, doğrusun; Allah verecekse, hayırlısından, ömürlüsünden versin; ve zira sen onu büyüt de kendi boyunca, sonra da götürüp kendi elinle kara topraklara ver. Böylesine acıya Eflatun olsa dayanamaz ama, bunu bir kere dert edindim kendime; şimdi ikide bir, bir efkar basıyor beni; bilmem ki netsem, neylesem?” diye sormuş.
Bu halden, ahvalden anlayan adam da:
“Padişahım” demiş, “her şeyin bir çaresi var; bu dert sizi üstelemeden, siz bu derdi üsteleyin; efkar dağıtacak öyle bir bahçe yaptırın, öyle bir bahçe yaptırın ki, güllerinde kuğular, köşklerinde ahular… Ne sümbüller saçını yolsun, ne menekşeler boynunu büksün; vursun davullar gümbür gümbür; çalsın sazlar nazlı nazlı; güller gün eylesin; bülbüller düğün eylesin, böylesine bir bahçe… Şimdi, günün birinde bir efkar bastı mı; bir, iki deme; var git bu cennet katına … ister bir havuz başına kurul; ister bir ağaç altına uzan; daha da istersen, suların sesiyle uyu; yeşilin rüyasına dal; ve uyanabilirsen, kuşların türküsüyle uyan… Evvelallah, gözün gönlün açılır; gayri ne gam kalır, ne efkarı”
Bu söz padişahın aklına yatmış; nasıl olsa, hazineleri taşıp dökülüyor, bir bahçenin de sözü mü olur? Öyle bir bahçe yaptırmış, öyle bir bahçe yaptırmış ki, nasıl söylesem, masallardaki gibi… Salkım salkım söğüt, elvan elvan çiçek, buram buram koku, aygın baygın ses… Doğrusu görenlerin parmağı ağzında kalmış; padişah da sevinip seyran eylemiş, beğenip bayram eylemiş ama, gelgelelim bulduğu, umduğuna değmemiş; zira, hangi gün, hangi saat başının üstünde bulutlar dolaşırsa, bu bahçeye çıkmış ama, bir de varıp bakmış ki, ne görsün, o gam, o kasavet kendinden önce gelip de ağaçların altında yolunu beklemiyor mu? De yiğitse gülsün bakalım! Güller gün eylerken, padişahın yüreği kan ağlamış; bülbüller düğün eylerken, gam üstüne gam bağlamış; derdi bir iken iki, iki iken üç olmuş; bir daha dönüp bahçenin yüzüne bakar mı? Atmasına adımını atmamış ama, başında kara yeller estiği bir gün, yine bahçeye çıkmış, bu defa da bir ferahlık duymayınca, büsbütün öfkelemiş; gayrı ne çiçek demiş, ne böcek; önüne geleni kırıp geçirmiş; nerede ise taş üstüne taş bırakmayacakmış ya, karısı eline, ayağına sarılmış yoksa … Zaten bu hatuncuğun bir ayağı bahçeden çıkmıyormuş ama, o günden beri, büs bütün kendini oraya vermiş; toprağıyla toprak olmuş; yaprağıyla yaprak olmuş; hele gül fidanları üstüne öyle bir titrer, öyle bir titrermiş ki, bir tomurcuğunu solmuş görse, onun da beti benzi solar; bir dalını eğilmiş görse, onun da boynu bükülürmüş. Bundandır, bahçenin taşı, toprağı bu hatuncuğu ayaklarının sesinden tanırmış; çiçekler en güzel renklerini ona gösterir; en tatlı kokularını ona saklarmış; meyvasız, ayvasız ağaçlar bile, bütün sırlarını ona söyler; kimi: “Ben şu derde devayım!” der, kimi de: “Ben şu hastalığa şifayım” dermiş ama, hiçbirisi onun derdine derman olamazmış. Öyle iken hatuncuk kendi talihine küsermiş ama, kıl kadar: olsun onlara gücenmezmiş. Ama nasıl olmuşsa, bir gün yüreciğine dokunmuş da:
“A benim dalım, yaprağım; saraylar yaptırdım, altın eşikli; içinde yatmadım, yanı beşikli; ne siz muradımı verip benim yüzümü güldürdünüz, ne de ben padişahın yüzünü güldürebildim; bu olmadıktan geri, ne deseniz, ne yapsanız nafile!” demiş onlara …
Bu söz üstüne, utancından koca bir ağacın dili tutulmuş ama, Hikmet-i Huda, kuru ağacın biri, lisanı hal ile:
“İnan bacı” demiş. “derdini biliyorum, dağ olsa dayanamaz; eski halim olsaydı, sana öyle bir elma verirdim, öyle bir elma verirdim ki, ne muradın varsa yerini alırdı ama, hani bende o dal, hani dalımda o elma? Padişahın öfkelenip de her şeyi kırıp geçirdiği gün yok mu, o gün benim de kolum, kanadım kırıldı; kuruyup döküldü yaprağım, dalım, bir filizcikten geri, kalmadı yeşilim alım… Şimdi, sabretmesini biliyorsan, üstümdeki o filizleri koparıp ele, güne karşı dikiver; bir gün gelir, benim veremediğimi o verir sana. Adam sen de deme; vereceği elma murat elmasıdır. Yarısını sen ye, yarısını padişaha yedir; dilerim Allah, umarım Allah, her ne muradın varsa verir inşallah!” demiş.
Padişahın karısı da dediğini etmiş; o filizciği koparıp dikileceği yere dikmiş; tamam yedi yıl, yedi ay kendi evladı imiş gibi titremiş üstüne; esen yelden, uçan kuştan korumuş onu… Gel zaman, git zaman, filiz büyümüş, fidan olmuş; bu fidan da serilip serpilip koskoca bir ağaç olmuş; derken bir bahar, çiçek çiçek bezenip, yaprak yaprak salınmaya başlamış. Bir de bakmış ki, ne görsün; ta tepesinde bir elma… Ha düştüm, ha düşüyorum, diyor. Elma da ne elma yal Bir yanı o kadar beyaz, o kadar beyaz ki, aydan arı, günden duru… Bir yanı da, güneş mi öpmüş, ne olmuşsa, öyle bir kızarmış, öyle bir kızarmış ki aldan al, nardan kırmızı…
Daha durur mu hatuncuk, almış elmayı, bölmüş elmayı, yarısını kendi yemiş, yarısını da padişaha yedirmiş… Şimdi, sözü uzatıp da ne biz günaha girelim, ne de sizin başınızı ağrıtalım. Aradan dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat geçmiş; geçmemiş; nur topu gibi bir oğulları dünyaya gelmiş; gayri sevinçlerine payan olur mu ikisinin de, deli divane olası gelmiş!
Dört bir yana kuşun kanadıyla haberler gidedursun, padişah:
“Kurulsun meydanlar!” demiş, kurulmuş meydanlar… “Vursun davulları” demiş, vurmuş davullar … Tam kırk gün kırk gece şenlik, şadımanlık etmişler; yiyip, içip muratlarına ermişler; gökten üç elma daha düştü, kimin ne muradı varsa onun başına …
Eflatun Cem Güney
Masallar
Kültür Bakanlığı Yayınları
1997
The post Üç Elma (Eflatun Cem Güney’den Anadolu Masalı) appeared first on Muzip Masal Cini.
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamân içinde kalbur samân içinde memleketin birinde bir padişah varmış. Padişah bir gün memleket turuna çıkmış. Yolda giderken bir mezarlığa denk gelmiş. Mezarlıkta bir adam varmış ve o çöpü kırar ona ekler, öteki çöpü kırar ötekine eklermiş. Bu durum padişahın dikkatini çekmiş. Padişah adama selam vermiş, adam selamı almamış. Tekrar selam vermiş yine selamını almamış. Üçüncü kez de selam vermiş ve adam dönüp bakıp:
“ Aleykümselam.”demiş. Padişah:
“Hayrola ya arkadaş. Nedir bu dalgınlığın, telaşın? Ne yapıyorsun ? Neyle uğraşıyorsun?” demiş.
Adam:
“Çöp çatıyorum.”demiş. Padişah:
“Benim kızı kime çattın?” diye sormuş. Adam:
“Falan dağın başındaki bir yörük çadırında oturan yörüğün oğluna çattım.” demiş.
Padişah telaşlanmış:
“Yapma, etme!” diye geri almasını istemiş. Adam:
“Çok geç artık. Çattım bile ben.” demiş. Çöp çatılınca bu işin olacağı kesinleşmiş. Padişah emretmiş:
“Falan dağın başındaki falanca Yörüğün beşikteki oğlunu öldürün.”
Padişah adamları hemen yola çıkmışlar. Padişahın dediği çocuğu bulmuşlar. Beşikteki çocuğu yaralamış, berelemişler, sırtına da bir bıçak saplamışlar. Bir değirmenin arığına atmışlar. Değirmen arığının suyuyla çocuk yuvarlanmış gelmiş ve değirmenin obanına tıkanmış. Değirmenci de tahıl öğütüyormuş. Çocuk düştüğü sırada şakır şukur her taraf su olmuş.
Değirmenci:
“Ooo her taraf yine su oldu. Herhalde yine tosbağa girdi suyun içine. O da yuvarlandı geldi. Çıkıp bir bakın bakalım.” demiş yanındaki çalışanlara.
Onlar da çıkıp bakmışlar ki; sırtı kamalı bir çocuk. Hemen çocuğu almışlar suyun içinden ve sırtındaki kamayı sökmüşler. Kamayı da değirmenin bir kenarına koymuşlar. Yarasını iyileştirmişler. Çocuğun yüzünde bir iz kalmış. Değirmencinin de çocuğu olmadığı için adam çok sevinmiş. Çocuğu alıp büyütmüşler. Oğlan ergenlik çağına gelmiş, yakışıklı bir delikanlı olmuş; ama yüzündeki iz hiç iyileşmemiş. Bizim padişah o dönemde yine gezmeye çıkmış. Gezerken değirmene uğramış. Değirmenciden su istemişler.
Değirmenci de çocuğa seslenmiş:
“Oğlum, gelen misafirlerimize su getir.” demiş.
Çocuk suyu getirmiş ve içmişler. Bunlar tekrar yola koyulmuşlar.
Padişahın adamlarından birisi çocuğun yüzündeki izi fark etmiş.
Padişaha:
“Padişahım, sen bu çocuğu hiç tanıdın mı?” demiş. Padişah “tanıyamadım” demiş.
Padişahın adamı:
“Bu çocuk falan dağın başındaki yörüğün çocuğu. Bizim öldürmek için suya attığımız çocuk.” demiş.
Bunun üzerine tekrar geriye dönmüşler. Değirmenciyi sıkıştırmışlar. Değirmenci hakikati anlatmış onlara. Padişah ve adamları çocuğu alıp götürecek olmuş; ama değirmenci bırakmak istememiş. Zaten çocuğu olmayan değirmenci onu evlat edinip büyütmüş. Ayrılmak istememiş. Padişah değirmenciyi dinlememiş ve çocuğu alıp götürmüş. Çocuğun cebine bir kağıt yazmış ve çocuğu saraya göndermiş. Kağıtta “ben turneden dönünceye kadar bunun kafası cellatlar tarafından uçacak.” yazıyormuş. Yörük oğlunun okuması yazması yokmuş. Çocuk kağıdı cebine katmış ve gitmiş padişahının sarayına. Yaklaştığında çok yorulmuş. Bir ağacın gölgesine uzanmış ve biraz dinlendikten sonra kağıdı kişilere verip emri yerine getirmeyi düşünmüş. Çocuk kağıdın cellada gittiğini bilmiyormuş. Padişahın kızı da gezintiye çıkmışmış. Gezerken ağacın dibinde dünya güzeli gibi bir gencin yattığını görmüş. Padişahın kızı genç delikanlıdan çok etkilenmiş. Çocuğu izlemeye başlamış. İzlerken fark etmiş ki çocuğun ceketinin cebi açılmış. Ceketin cebinde beyaz bir kağıt varmış. Padişah kızı bu kağıdı merak etmiş. Oğlanı uyandırmadan kağıdı oğlanın cebinden almış ve okumuş. Kağıtta, “ben turneden dönünceye kadar bunun kafası cellatlar tarafından uçacak.” yazdığını görmüş ve dayanamayarak kağıdı yırtmış atmış. Kız oğlana çoktan aşık olmuş. Kız başka bir kağıda “ben gelinceye kadar benim kızla bu oğlan derhal evlendirilecek, düğünü yapılacak.” yazmış ve babasının da mührünü basıp yine oğlanı uyandırmadan ceketinin cebine koymuş. Oğlanın tabi bir şeyden haberi yok. Bir süre uyuduktan sonra uyanmış, saraya varmış, kağıdı vereceği kişiye vermiş. Kağıdı okumuşlar, kağıtta “ben gelinceye kadar benim kızla bu oğlan derhal evlendirilecek, düğünü her bir şeyi yapılacak.” yazdığını görmüşler. Hemen düğün, dernek hazırlıkları yapılmış. Düğün yapılmış. Padişah gelmeden padişahın kızıyla yörük oğlu evlenmiş. Padişahın kızı hamile kalmış, bir tane de oğlan çocukları olmuş. Aylar sonra padişah gezisinden geri geliyor diye haberi gelmiş. Kız bir taraftan oğlan bir taraftan çocuğun kolundan tutmuşlar herkesle birlikte karşılamaya gitmişler. Padişah karşıdan gelirken bir bakmış ki kızı bir yanda yörük oğlu diğer yanda. Yörük oğlu öldürülmekten kurtulmakla kalmamış bir padişahın kızıyla evlenmiş hem de çocukları olmuş. tas tamam karşılarında onu bekliyorlarmış.
Padişah: “Eyvah, ben hata yaptım. Kızım evlenmiş. Ölmemiş bu Yörük oğlu” demiş.
Allah’tan af dilemiş. Kaderin önüne geçilemeyeceğini anlamış. Torununa kendi sırtındaki abasını bundan sonra padişahlık sana devroldu diye giydirmiş. Kızını ne kadar uğraşsa da yörük oğlundan ayıramamış. Yörük oğlu padişahın damadı olmuş. Şimdi gül gibi geçinip dururlarmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
Anlatıcı: Emine Akyol
Derleme Yeri : Dalaman
Muğla Masalları Metin-İnceleme
Esra Akyol
Yüksek Lisans Tezi
Tez Danışmanı Doç. Dr. İbrahim Dilek
Ankara 2010
Metin Düzenleme: Ersin Şen
The post Padişahın Kızıyla Yörük Oğlu (Muğla Masalı)* appeared first on Muzip Masal Cini.
Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş. Çok yemesi yok demesi günahmış Evvel zaman içinde, memleketin birinde, bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlana babası, ölüm döşeğinde, boyu kısa, kendi köselerle alışveriş etmemesini, yola da, işe de koşulmamasını vasiyet etmiş. Günlerden bir gün, bu Keloğlan, eşeğine iki tay, bir kile buğday yüklemiş, değirmenin yolunu tutmuş. Yamaçtan aşağı, suyun akarına kurulmuş değirmenlerin en altındakine varmış. Yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeriye girmiş bakmış ki, bir köse değirmenci, boyu da kısa, gözleri çakır, durmaz sırıtır, gözlerini de belertmiş, Keloğlan a bakmıyor mu?
“Hoş vardın, sefalar getirdin Keloğlan, hele buyur, geliver geliver, ne istersen deyiver…” diye çağırmış. Bu Keloğlan, başının kelini kaşımış da bir duralamış.
“Un öğütmeye iki tay, bir kile buğday getirdiydim, ama vazgeçtim. Babam ölürken boyu kısalarla, hem de köselerle alışveriş etme, yola işe koşulma diye vasiyet etmişti. Dur, eşeğe yükümü sarayım da, yukarı değirmene varayım” demiş. Sakalı köse, boyu kısa değirmenci de:
“Hele Keloğlan, gel etme, eyleme, buğdayını öğütüvereyim. Gözünün önünde nasıl hile edecekmişim? Kilede iki kaşık hakkımı alırım, gerisini doldur çuvalına, al götür…” diye önüne dökülüp andlar edip, laflar, düzenli sözler sattıysa da, faydasız… Bu Keloğlan, yükünü sarmış, eşeğine de deh demiş de, doğru dere boyundan çıkmış, üstteki değirmene varmış.
Kösenin bu hal canını pek sıkmış, onuruna dokunmuş. Davranıp keseden koşmuş, yukarı değirmene, Keloğlan’dan önce ulaşmış, bu değirmenin sahibiyle anlaşmış da, geçmiş çubuğunu yakıp oturmuş. Keloğlan eşeğini dürteleyerek kan ter içinde gelmiş, yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeri girmiş bakmış ki, aşağı değirmendeki şu köse, boyu da kısa, durmaz sırıtır, çakır gözleri fıldır fıldır.
“Hele köse, boyu da kısa, sen nerelerden çıktın, sen aşağı değirmenin sahibi değil miydin?” diye sormuş.
Bu değirmenci de:
“Ne dersin Keloğlan, neler söylersin, ben bu değirmenin sahibiyim, aşağıdaki kardeşimdir…” deyince, bu Keloğlan, başının kelini kaşımış da bir duralamış.
“Ekmeklik un öğütmeye iki tay, bir kile buğday getirdim, ama vazgeçtim. Babamın ölürken, boyu kısa, sakalı köselerle alışveriş etme, işe yola koşulma diye vasiyeti var. Boz eşeğe yükümü sarayım da yukarı değirmene varayım” demiş. Boyu kısa, sakalı köse değirmenci de:
“Hele Keloğlan, gel etme, dur eyleme, buğdayını öğütüvereyim. Gözünün önünde nasıl bir hile edecekmişim? Kilesinde iki kaşık değirmenci hakkı alırım, gerisini doldur çuvalına, al götür…” diye önüne dökülüp andlar edip, laflar, düzenli sözler çattıysa da, faydasız. Keloğlan yükünü sarmış, eşeğine deh demiş de dere boyundan doğru çıkmış, üstteki değirmene varmış.
Kösenin bu hal canını pek sıkmış, onuruna da dokunmuş. Davranıp keseden koşmuş, yukarı değirmene Keloğlan’dan önce ulaşmış. Bu değirmenin sahibiyle anlaşmış da çubuğunu yakmış, geçip oturmuş. Bu Keloğlan eşeğini dürteleyerek kan ter içinde gelmiş, yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeri girmiş bakmış ki, aşağı değirmendeki şu köse, boyu da kısa, çakır gözleri fıldır fıldır, hiç durmaz sırıtır.
“Hele köse, boyu hepten kısa, sen nerelerden çıktın, sen aşağı değirmenin sahibi değil miydin?” demiş Keloğlan.
Bu değirmenci de:
“Ne dersin Keloğlan, neler söylersin, bu değirmenin sahibiyim. Onlar da küçük kardeşlerimindir” demiş. Keloğlan bakmış başka değirmen yok, ununu öğütmeden geri dönmek de olmaz. “Adam sen de…” demiş, “babam bana vasiyet ettiydi ama öğütülürken başında dikilip hile yaptırmadıktan sonra zarar etmez” demiş de, çuvalları sırtlayıp değirmene sokmuş. Buğdaylar “van, van, hışır, hışır” ederek öğütüle dursun, gece olmuş. Bunlar ocağı yakmış, köse ile karşılıklı geçip oturmuşlar. Bir zaman sonra ikisinin karnı iyice acıkmış. Köse, Keloğlana:
“Hele Keloğlan, aç acına ocak başında pineklemekle sabah olmaz. Gel seninle ortaklığına, unu benden, uğrası senden, bir çörek edelim de, şu ateşte pişirelim” demiş. Keloğlan, başının kelini kaşımış da, bir duralamış, şöyle bir tasarlamış, Bu işte köse ziyanlı, uğra ne kadar gidecek? Unu ondan olunca ben kârlıyım” diye düşünmüş de razı gelmiş. Kalkmış köse, bir tekneye un dökmüş…
Unu benden, gördün mü Keloğlan?” deyip içine boşaltmış suyu. Hamur olmuş cıvık cıvık bir çorba.
“Uğrası senden, getir Keloğlan!” demiş. Keloğlan oluğun ağzidan değirmencinin hak kaşığı ile uğra taşımış. Hamur olmuş tak gibi. Köse boşaltmış tekneye suyu. Ham cıvık cıvık bir çorba.
“Uğrası senden, getir Keloğlan!” diye bağırmış Keloğlan her seferinde bir ölçek un kaldırıp hak kaşığı ile uğra taşımış durmadan. Böylece Keloğlan, gide gele, öğütülen buğdayın bir tayını tekneye uğra diye taşımış. Sonunda değirmen çöreği yoğrulmuş. Keloğlan içinden “Bu pazarlıkta bir kertik yer var ama, hele dur bakalım! Bir ölçek ununu bizim bir yük uğraya denk getirdin köse, işin sonunu getirelim” demiş de ikisi meydan sinisi gibi koca çöreği kaldırıp, ocaktaki ateşli külün içine yatırmışlar. Çörek pişedursun, bunlar ocak başındaki eski yerlerine karşılıklı oturup beklemişler. Bu köse bir aralık:
“Hele gel, Keloğlan, seninle yalan yarışı edelim. Hangimiz daha büyük iki yalan uydurursa çörek onun olsun” demiş. Keloğlan her ne kadar:
“Ben yalan bilmem. Bu çöreğin pazarlığında da aklım iyice karıştı…” dese de faydasız. Gecenin bir vakti. Kösenin gözleri fıldır fıldır dönüyor. Başlamış yalanlarını anlatmaya:
“Babamın düğününde keşkeş kaynattığımız kocaman bir kazanımız vardı. Kepçe ile karıştırıp aktardıkça kazanın dibi aşınmış, delinmiş. Onarmak için dokuz bakırcı getirttik. Dokuzu da kazanın içine girdiler, çekiçle taklatarak dövmeye başladılar. Ustalar o kadar uzak düştüler ki, birbirlerinin çekiç seslerini duymadılar bile…”
Ardından ikinci yalanını anlatmaya başlamış:
“Geçen yıl değirmenin önüne bir kabak ekmiştim. Çimlendi, uzadı, dört yana kol salmaya başladı. Sürgünlerinden birçok dal uzadı. Ben de bu sürgünü çaydan geçirdim. Karşı dağdaki çam ağacına sardırdım. Gel zaman git zaman bu çay taştı. Köprü yıkıldı. Yolcular o dağdan bu tepeye kabak sürgününün üstünden geçmeye başladılar. Gittikçe bu sürgün daha kalınlaştı. Üstünden kervanlar, arabalar geçmeye başladı. Bir gün baltayı aldım. Köyüme gitmek için yola çıktım. Kabak köprüsünden geçiyordum. Baktım daldan kocaman kocaman yüzlerce kabak dökülmüş. Bu kabaklardan birine bir balta indirdim. Balta kaçtı kabağın içine. Baltayı almak için ben de içine girdim. Günlerce aradım, bulamadım. Kabaktan dışarı çıkarken ak sakallı bir dedeye rastladım. Dede bana:
“Buralarda ne ararsın, oğlum?” diye sordu.
Ben de: “Aman, ak sakallı koca dede. Kabağın içine baltamı kaçırdım, onu arıyorum” dedim.
Dede güldü:
Aman oğlum, kabağın içinde ben bir sürü devemi kaybettim, gençliğimden beri onları ararım. Bu uğurda saçımı, sakalımı ağarttım. Hâlâ bulamadım. Sen, bir baltayı nasıl bulacaksın? Vazgeç bu işten” dedi.
Köse, ikinci masalını da bitirince sıra Keloğlana gelmiş. O da başlamış anlatmaya:
“Bizim vakti zamanında bir kovan arımız vardı. Her akşam arıları sayar, kovana kapatırdım. Bir gün içlerindeki topal arı gelmedi. Çuvaldızı yere diktim, tuttum tepesine çıktım. Dört yanımı gözetledim. Bir de ne göreyim? Bizim topal arı karşı ovada bir mandaya eş olmuş, çift sürmüyor mu? Vardım çiftçinin yanına. Bacağındaki kızıl ipliği işaret gösterdim. Tarladan çift kirası hakkımı istedim. Uzatmayalım. Buğdaylar bitti, gelişti. Ekinleri biçmeye gittim. Çöreğin uğrasını bu tarlanın çift hakkından kaldırdım. Tarlanın kıyısındaki ceviz ağacının dibinden bir domuz kaçtı. Ardından bir tırpan savurdum. Tırpan domuzun ardına battı. Domuz kaçtı, tırpan biçti. Domuz kaçtı, tırpan biçti. Uzun etme köse bu çörek Keloğlan’a düştü” demiş de hiç ara vermeden ikinci yalanına başlamış:
“Günlerden bir gün gene topal arı gelmedi. Babam ‘Şu balta ibik, çil horozu eyerle de, bu gel’ dedi. Çil horuzu eyledim. Bindim arıyı aradım. Bayırda bulup getirdim Ama eyer horozun boynunu vurmuş, bir göz irinli yara açılmış. Nenem sağalsın diye bir ceviz yaprağı sardı. Bir zaman sonra horozun boynunda bir ceviz ağacı bitti, uzandı. Kocaman bir ceviz ağacı oldu. Köyün çocukları ceviz ağacını taşlamaya başladılar. Üstünde o kadar taş toprak birikti ki, iki evlek tarla oldu. Bu tarlaya buğday ektik. İşte ocaktaki çöreğin buğdayının yarısını da o tarladan kaldırdım. Bu yalan boyunu aştı, uzun etme köse, çörek Keloğlan’a düştü, demesiyle, ocakta pişip kabarmış olan çöreği çekip almış. Köse de çaresiz boyun eğmiş. Keloğlan, bıçağını çıkarmış ucundan bir dilim kesmiş, ağzını şaplata şaplata yemeye başlamış. Kösenin açlıktan gözleri iyice kızarmış.
“Aman Keloğlan, bana parasıyla beş akçelik çörek ver, veresiye. Şimdi üstümde para yok, yarın köyde öderim, demiş. Keloğlan kel başını kaşımış, sonunda razı olup tek bir parça kesmiş. Ama köse bununla doymamış. Tekrar beş akçelik veresiye çörek istemiş. Keloğlan inceden tek bir parça kesmiş. Köse yine doymamış. Bir daha kesmiş. Doymak ne mümkün? Gün ışımış. Buğdayın yarı tayı öğütülmüş. Keloğlan, eşeğin bir yanına un çuvalını, bir yanına da koca çöreği tay edip sarmış. Yola çıkıp köyüne varmış. Yükünü evine yıkıp, doğru kösenin köyüne, alacağını istemeye gitmiş. Bu köse karısına iyice tembihlenmiş:
“Yarına Keloğlan gelecek, alacağını istemeye. Kapıya çık. Ağla, sızla, kocam öldü diye ağıt yak, bozla.”
Keloğlan geldiği zaman kadın kocasının dediğini yapmış. Keloğlan da:
“Vah, vah daha dün akşam değirmende çörek pişirdiydik, bana da on akçe borcu vardı” diyerek köyün için de oraya buraya koşuşmuş. Bütün köylüyü ayağa kaldırmış Cemaati toplayıp, imamı, muhtarı bulup kösenin kapısına getirmiş. Gayrı çaresiz kalmış, köse de sırtüstü uzanmış, bunu kaldırıp teneşire koymuşlar, yıkayıp kefenlemişler. Geceleyin omuzlayıp köyün mezarlığına kaldırıp gömmüşler. Keloğlan, herkes çekilip gittikten sonra mezarlığa dönüp mezarın başındaki bir selvi ağacına çıkmış da, “Bakalım bu köse ne yapacak?” diye beklemiş.
O sırada kırk haramiler yüklü hayvanlarıyla gelip, hırsızladıkları malları ortaya döküp bölüşmeye başlamışlar. Çil çil altınlar, torba torba akçe, mecidiye, mücevherler, top top kumaşlar, antika silâhları aralarında bölüştükten sonra, ortada bir türlü bölüşemedikleri altın kabzalı, mücevher kakmalı bir kılıç kalmış. Uzun çekişmeler, azgın konuşmalardan sonra içlerinden birisi:
“Mezarlıkta yeni gömülmüş bir ölü varsa çıkaralım. Kim boynunu bir vuruşta uçurursa, kılıç onun hakkıdır, ona düşer…” deyince, herkes bunu kabul etmiş. Hemen araştırıp, o gün gömülmüş olan kösenin mezarını açıp, bacağından çekip dışarı çıkarmışlar. Bakmışlar ki, bu kösenin çakır gözleri çıldır çıldır bakıyor, fıldır fıldır dönüyor. Korkmuşlar, birbirlerine girmişler.
“Aman bre, sizin hepiniz böyle sırtüstü yatar da, çıldır çıldır bakar mısınız?
Köse de boğuk boğuk, derinden:
“Bakarız, bakarız” demiş. Onlar da:
“Arkadaşlarını çağırsan hemen gelirler mi? diye sormuşlar. Köse:
“Gelirler, gelirler…” demiş; boğuk boğuk derinden.
“Hele, çağır bakalım şunları” demişler. Bu köse de kefenin arasından ellerini çıkarıp sak şak çarparak:
“Toplanın, toplanın” diye seslenmiş. Bunun üzerine kavağın doruğundan Keloğlan şak şak ellerini çırparak cevap vermiş:
“Geliyoruz, geliyoruz!”
Bunu duyan haramiler:
“Amanın, cinler, hortlaklar bastı, savuşun arkadaşlar!” diyerek, bütün mallarını bırakıp birbirlerini çiğneyerek kaçışmışlar. Çetenin bütün vurgun malları tınazlar gibi yığılıp ortada kalmış. Keloğlan kavaktan inmiş. Köse buna:
“Ulan Keloğlan, onbeş akçe için başıma bunca işleri getirdin. Senin elinden kurtulmak için diri diri mezara bile girdim.” demiş. Sonra oturmuşlar, “Bir sana, bir bana” diye ortadaki mal yığınını bölüşmeye girişmişler. O sırada kırk haramiler içlerinden birini cinlerin yaptıklarını anlamak için yollamışlar. Mallarının, paralarının ne olduğunu merak ediyorlarmış. Harami sürüne sürüne, mezar taşlarının, ağaçların ardına sine sine gelmiş. Bunların seslerini duyacak kadar yanaşmış. O sırada bölüşme bitmiş de, Keloğlan:
“Hele, camgöz köse, benim şu akşamki onbeş akçe çörek parasını ver bakalım” diye köseyi çal yaka sıkıştırmaya başlamış. Köse de mezarların arasından harami gözcüsünün geldiğini görmüş de, uzandığı gibi herifin fesini kapınca:
“Hele, al şunu da, onbeş akçenin yerine say” diye Keloğlan’a atınca, bu harami korkusundan sırtüstü devrilip, yuvarlana yuvarlana, düşe kalka, mezarlıktan canını güç kurtarmış da arkadaşlarına kavuşmuş. Bunların elebaşısı:
“Ey anlat bakalım, ecinniler, hortlaklar ne ederler” diye sorunca, bu da nefes nefese tıkanarak;
“Ne edecekler. Onbeşer akçeden, dağlarca malı bölüşürler de, içlerinden birisine hisse düşmemiş. Onbeş akçeye karşılık benim yağlı fesimi kapıp verdiler. Anlayın kalabalığı deyince bunların hepsi de “Amanın, artık buralarda durmak olmaz. Başka yerlere gidelim…” diye kaçıp savuşmuşlar. Köse ile Keloğlan da ölünceye kadar komşu yaşamışlar. Ama birbirlerine oynadıkları oyunun sonu gelmemiş. Tanrı onların da yazısını bu yüzden yazmış.
Onlar ermiş muratlarına, darısı başımıza…
Keloğlan Masalları
Tahir Alangu
Yapı Kredi Yayınları 2009
İstanbul
The post Köse Değirmenci ve Keloğlan (Anadolu Masalı) appeared first on Muzip Masal Cini.
Gece Masalcısı, Malula’dan Masallar, Sineksağan ve daha bir çok masal gibi kitaba imza atan Rafik Schami’nin bütün kitapları masal diyarlarına kapı açıyor. Gece Masalcısı’nda bizi Suriye’de bir arabacının anlattığı masallarla karşıladı Rafik Schami. 1994 yılında Herman Hesse Ödülünü alan usta masalcı Schami bu sefer bizi Morgana’da misafir ediyor. Masallarla olan yolculuğumda Sadık gibi usta bir anlatıcıyla tanışmak mutluluk verdi bana.
Kitabın konusuna gelecek olursak.
Sadık, Morgana’da yaşayan herkes gibi bir çocuk. Morgana farklı inançlara ve kültürlere ev sahipliği yapan fakir bir Arap şehri. Bir gün Morgana’ya bir Hint sirki gelir. Yoksul şehir için tüm hayatın acılarından ve gerçeklerin gaddarlığından kaçmak adına bir macera başlar. Gün be gün giderek yaşanması zor olan şehir Hint sirki için yeni bir liman olur. Sadık ise hasbelkader sirkte anlatıcı olarak işe başlar. Her gece ailesinden birini hayvanlar aleminden bir hayvan seçerek öykülerine konu eder. Günler geçtikçe ve biz Sadık ile Morgana’yı tanıdıkca doğrular yalan, yalanlar ise doğru olmaya ve bir masalın hayal perdelerini aralamaya başlarız artık. O zamandan sonra Sadık’ın binbir yalanı bizim doğrularımızdan daha da doğru olmaya başlar.
Kitapla ilgili çok uzun uzadıya bir şeyler yazmak yerine sizi kitaptan beni çok etkileyen cümlelerle baş başa bıraksam daha iyi olacak sanırım. Sonrasında zaten kitabı bulup okumayı hatta benim gibi üst üste iki kere okumayı isteyeceğinizi düşünüyorum.
Kitabı okuyanlar olduysa yada okuyacaklar olursa benimle iletişime geçip fikirlerini dinlemek de isterim aslında. Lafı uzatmadan Morgana’ya gelmiş en büyük sirkin dünyaca ünlü masalcısı Sadık’ı buraya çağırıyorum.
“En çılgın alevler bile zamanla zararsız küllere dönüşür.”
“Bir süredir dünyadaki tüm oyunlar birbirine benziyor; oyunların kuralları ne zaman içinde ne de ülkenin geleneklerine göre değişiyor. Futbol artık İsveç’te de aynı şekilde oynanıyor, Tanzanya’da da. Ama benim çocukluğumda böyle değildi. O zamanlar futbol her mahallede farklı oynanırdı.”
“Tilkiler ve çakallar yeniden doğuşa inanmayı tavuklara bırakırlar.”
“Masal anlatmanın Arabistan’da gerçeğe uzanan köprü olduğu düşünülür.”
“İyi yalan söylemek zekâ ister, doğruyu ise her budala söyleyebilir.”
“Bu da sirkin özelliklerinden biridir: Kolay olanı zor, zor olanı kolay göstermek”
“Mektuplar çoğunlukla yanılgıya düşürür, bazı insanlar kendi parmaklarıyla kendi ruhlarını değil, olmak istedikleri büyüleyici insanı yazar.”
“Büyükannem her zaman doğranmış patlıcanların üzerine tuz serperek bir süre terlemeye bırakır ve daha sonra kurulayarak onları kızartırdı. Büyükanneme, “Patlıcanları niçin tuzluyorsun?” diye sormuştum. “Çünkü o zaman patlıcan ağlar, insanlar gibi onun da gözyaşlarıyla acısı hafifler,” diye yanıtlamıştı.”
“Ölüm tüm zamanların en korkunç şeyi olmuştur. Eski Mısırlılar ilaçlarla onu yenmeye çalıştı. O olağanüstü mumyalarıyla farkında olmadan ulaştıkları şey, ölümün yenilmezliğinin de kanıtı oldu aslında.”
“O gün güneşi kırlarda gezintiye çıkardım ve ancak renklerin annesi uyumaya gittiğinde geri döndüm.”
“Hayvanlar yalnızca iki şeyi yapamaz: Kendilerine yalan söylemek ve bir banka kurmak; bunların dışında her şeyi yapmaya yetenekleri vardır.”
Bu kadar güzel alıntıdan sonra bir masal paylaşmamak da çok eksik bırakırdı bu yazıyı. Rafik Schami bize bizi anlatmış yaşadığımız dünyayı gerçek ile hayal arasında ironi ile birlikte dile getirmiş.
Aklınızda bulunsun “güvercinin yanlış tanınmasının ardındaki sır burada ve şimdi ortaya çıkacak. Kavgacı güvercin çok sahtekârca yollardan geçerek barışın simgesi olmuştur. Belki de dünyada barışın böylesine acınacak halde olmasının nedeni de budur.”
Bir zamanlar birbirine yakın iki dağa çekilmiş yaşayan iki bilge varmış. Zor şartlar altında ve yoksunluk içinde geçen bir münzevi hayatı sürdürüyorlarmış. Yılda bir kez birbirlerini ziyaret eder ve tüm bir gün boyunca günah işlerlermiş. Aslında günahları zararsızmış, çünkü kimsenin ruhuna zarar vermiyorlarmış; o gün çok yemek yiyor, çok miktarda şarap içiyor, kaba saba şarkılar söylüyor ve ağır küfürler ediyorlarmış. Böylece, vazgeçtikleri şeyleri yılda bir kez hafızalarında yeniden canlandırmış olurlarmış. Belki de Tanrı’ya yılın kalan üç yüz altmış dört gününde onu ne kadar çok sevdiklerini göstermek istiyorlarmış. Nasıl olduysa bir gün insanın ruhunun aslında iyi mi, yoksa kötü mü olduğu üzerine tartışmaya başlamışlar. Aslında ilk kez tartışmıyorlarmış. Bir yıl önce de insan için mutluluğun mu, yoksa aklın mı daha faydalı olduğunu tartışmışlar, ama bu ayrı bir öyküdür. Dediğim gibi, insan ruhunun, derinliklerinde iyi mi, kötü mü olduğunu tartışmışlar. Tartışma uzun sürmüş, mutluluk ve akılla ilgili sorundan farklı olarak bu konuda bilim adamları, peygamberler ve bilgelerin düşünceleri de çok az yardımcı olabilmiş. Onların ıssız mekânlarına insanlar çok nadiren uğradığı için dünyaya inmeye ve insanın iyi mi, yoksa kötü bir canlı mı olduğunu deneyerek anlamaya karar vermişler. Ertesi yıl aynı yer ve aynı saatte buluşmayı kararlaştırmışlar. Keşişler birbirinden ayrılmış. – anlatmaya devam edeyim mi?” diye sordum, çünkü öykü hatırladığımdan daha uzun sürecekti. Cüsseli, yaşlıca bir adam derin sesiyle, “Elbette, kuzenin Halil biraz bekleyebilir. Peki ya bu ikisine ne oldu?” diye sordu. “Pekâlâ, insanların iyi varlıklar olduğunu düşünen keşiş,” diyerek öyküyü anlatmaya devam ettim, bu arada seyirciler de alkışlayarak yaşlı adamın fikrine katıldıklarını gösteriyordu, “doğuya giderek insan sevgisi üzerine vaazlar vermiş, ama insanlar suratına tükürüp onu hapse atmışlar ve hayvan gibi davranarak aşağılamışlar, ama o gönlünde insanları sevmekten asla vazgeçmemiş. Serbest bırakılır bırakılmaz sevgi ve içtenlik üzerine vaazlar vermiş, ancak başkalarının alaylarına ve tokatlarına maruz kalmış. Üç kere hapse atılmasının ardından akıl hastanesine gönderilmiş ve orada yarım ve acı dolu bir yıl geçirmiş. Kararlaştırdıkları buluşma tarihinden bir hafta önce bırakıldığı için mutluymuş ve hemen dağlara koşmuş. İki keşişin birbirlerini görmekten dolayı duydukları mutluluk o kadar büyükmüş ki, sözlerle anlatmak mümkün değil. İnsanların kötü olduğunu düşünen ve onları iki ayaklı hayvanlar olarak gören keşiş sağlıkla pırıl pırıl parlıyormuş; büyük bir çuvalı açarak masanın üzerine şarap, domuz eti ve büyük bir parça peynir koymuş. İkinci çuvaldan da iki leziz ekmek, domates ve salatalık çıkmış. ‘Haklıymışsın,’ demiş, bu arada arkadaşı açlıktan bitkin düşmüş bir halde, peynir ve etten aldığı kocaman lokmaları yuvarlıyormuş, ‘insanların kötü olduğunu düşündüğüm için o kadar utanıyorum ki. Biz ayrıldıktan sonra hemen batıya doğru gittim. Birçok ülke gezdim ve gerçek yüzlerini göstersinler diye insanlara küfrettim, ancak onlar bana hep daha da cana yakın davrandılar ya da korkarak benden çekindiler. Bir gün bir şehrin kapısından girdim ve yanımdan geçenlerin yüzüne, ‘Hırsızlar, İşe yaramazlar, sefil köpekler!’ diye bağırdım. Dayak yemek veya tekmelenmek yerine
alkışlandım. ‘Nihayet biri geldi de, gerçekleri söyledi,’ diye karşılık verip beni krala götürdüler. Kral, ‘Benden ne istersin, büyük kâhin?’ diye sordu. ‘Bir eşekten beklediğimden daha fazlasını beklemiyorum senden!’ dedim. Bu şehirde insanların eşeklere dua ettiğini bilmiyordum. Etkilenen kral, ‘Gerçekten mi?’ diye sordu. ‘Bir eşek, bir eşeğin oğlusun sen!’ diye bağırdım, çünkü insanların öfkesinin en son sınırını ortaya çıkarmak istiyordum. ‘Aman Tanrım! Onu altınlara boğun!’ diye bağırdı. Bana umutsuzluk içinde, ‘Peki mutluluğu nerede bulacağım?’ diye sordu. ‘Dünyanın kıçında!’ diye yanıtladım; bu ülkenin uzak bir köşesinde bu adda bir şehir olduğunu bilmiyordum. Bildiğin gibi bu dünyada çok delice isimler de var. Böylece kral adamlarını yolladı, kralın mutluluğunu aramak için yeri kazdılar ve büyük bir altın ve mücevher hazinesi buldular. Beni omuzlarında taşıdılar, ama ben dağlara ait olduğumu hissediyordum ve senin haklı olduğunu söylemek için buradayım.’ ‘Haklı olduğumu mu?’ demiş diğeri şaşkınlık içinde kalarak ve şaraptan koca bir yudum almış, ‘insan dünyanın en dönek, en lanet ve en nankör yaratığı,’ diye söylenmiş ve iki keşiş yine anlaşamamışlar. O gün yine günah işleyip bir yıl sonra tekrar karşılaşmak umuduyla ayrılmışlar.”
The post Rafik Schami’nin Muhteşem Kitabı Dürüst Yalancı’dan Gerçekler Üzerine Bir Masal appeared first on Muzip Masal Cini.
Pervane Ve Şem’in Aşkla Dolu Hikayesi – Mantıku’t Tayr’dan Bir Masal
Ünlü tasavvuf şairi ( yada yazarı mı demeliyiz bilemedim) Feridü’d-din Attar’ın kuşların dilinden hikayeler anlattığı Mantıku’t Tayr isimli bir kitabı vardır. Kitapta Simurg’u (o ünlü kuşların padişahı olan kuşu ) bulmaya yola koyulmuş hüthüt kuşu önderliğindeki hikayelerini okuruz. Yol boyunca Hüthüt kuşu bir çok hikaye anlatır kuşlara. (Bu arada küçük bir rivayeti burada notlamalıyım, anlatılanlara göre -şayet doğru ise- Attar bu kitabı çok küçük yaşta gördüğü ve cevherini hemen fark ettiği Mevlana’ya hediye etmiştir.) Biz de o büyük ve güzel masal kitabından gerçek aşka ait pervane ile şemin hikayesine konuk olalım istedim. Her zaman dediğimiz gibi.
Masal masal içinde, masal düş içinde. Evvel zamanı ahir bilen içinde.
“Bir gece pervane böcekleri toplanıp, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlarmış. İçlerinden birisi demiş ki:
– Hepimiz birden gidip boşuna yorulmayalım. Birimiz gidip mum bulsun, sonra gelip bize haber versin.
Bir pervaneyi seçip göndermiş. Gönderdikleri pervane uzakta bir köşk, köşkün içinde de apaydın bir mum görmüş, heyecan içinde dönüp geri gelmiş. Gördüğü, anladığı kadarıyla mumu anlatmaya çalışmış.
O topluluğun içinde yaşlı bir pervane de varmış. Gönderilen pervaneyi kınamış yaşlı ve bilgin pervane.
– Senin mumdan haberin bile yok, demiş.
İkinci bir pervaneyi göndermişler. Bu sefer ki, kendini muma şöyle bir atmış, sonra etrafında dönüp geri gelmiş. Mumdan bahsedip, ona nasıl kavuştuğunu anlatmış.
Yaşlı pervane onun da sözünü kesip;
– Azizim senin bu anlattığında da mum değil. Sen de öbürüne benziyorsun, anlamadığın şeyi nasıl anlatacaksın? Demiş.
Son gönderdikleri pervane ise mumu görünce sarhoş olmuş adeta. Sevinçle ateşe atılmış, heyecandan nefesi kesilmiş ateş tepeden tırnağa sarmış onu. Bütün vücudu kıpkırmız olmuş.
Diğerlerini kınayan yaşlı pervane uzaktan mumun bu pervaneyi onurlandırıp kendi rengine boyadığını görünce;
– İşte bu işi yalnız o başardı, demiş. Kim nerden bilsin, mumdan yalnız onun haberi var.
Bu dünyada gerçeği bulan; her şeyden vazgeçen, dünyadan bihaber kişidir. Sen de candan, cisimden uzaklaş ki canana yaklaşasın.”
Böylece cesur pervane kapıldığı ilahi aşkın cazibesiyle fenafillah makamına ulaşır ve benliğini ateşin varlığında eritir. Artık o ateşten gayrı bir şey değildir.
“Alev alev yanan bir ateştir dünya. Her an bir başka bölük halkı yakar. Onun ateşi şiddetlenip alevleri göğe ondan kaçabilirsen yiğitsin., aslansın. Aslanlar gibi cesaretli ol. Yoksa pervane böceği gibi atıl içine, yan gitsin!”
Şem u Pervane (Mum ile Pervane) Mantıku’t Tayr’da Hüthüt kuşunun diğer kuşlara anlattığı hikmet dolu hikayelerden sadece bir tanesidir. Simurg’a giden zorlu yolun “yokluk vadisi”nde anlatır klavuz Hüthüt kuşu bu hikayeyi.
Her ne kadar sürçü lisan ettikse affola…
Muzip Masal Cini
The post Pervane Ve Şem’in Aşkla Dolu Hikayesi – Mantıku’t Tayr’dan Bir Masal appeared first on Muzip Masal Cini.
From the publisher's feed