Nar

Nar

By AhvalNews
Download on the App Store

Nar episodes

  • Medya bitirilmiştir: Bu süreçte Erdoğan’a en çok yardımcı olanlar bizzat gazetecilerdir - Yavuz Baydar
    Doğan Grubu tarafından 2018 yılı içerisinde Demirören Grubu'na devredilen, Türkiye'nin en yüksek tiraja sahip üçüncü gazetesi Hürriyet'te işten çıkarmalar devam ederken son tasfiye hamlesi 43 gazetecinin işinden olmasına neden oldu.

    İşten çıkarmaların yüz yüze aktarılmaması, çalışanlara mektup yoluyla tebligat yapılması veya çalışanların e-posta ile bilgisayar hesaplarına girememeleriyle işten çıkarıldıklarını anlamaları tartışma yarattı ve tepki topladı. Gazetenin yazarlarından Gülse Birsel ve Ayşe Arman da tepki olarak istifalarını sundu.

    Ahval Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Baydar ile Hürriyet’teki tasfiyeyi ve Faruk Bildirici’nin RTÜK üyeliğinden düşürülmesini konuştuk..

    Ahvalpod’da Nar programında değerlendirmelerde bulunan Baydar, “43 meslektaşımızın işlerinden atılması çok üzücü ancak bu sürece nasıl gelindiği konusunda öz eleştiri yapmamız gerekiyor” diyor.

    “Bu sanki yeni oluyormuş gibi bazı meslektaşlarımız tarafından lanse edilmesi rahatsızlık verici” diyen Baydar, şunları kaydediyor:

    “Bu aşağı yukarı 10 yıldır sürmekte olan bir sürecin yeni bir safhası. Medyanın bitirilişi Gezi olayları ile hız kazanmıştı. İktidar için önemli olan muktedir için medyayı tamamen pravdaya bağlamak, editoryal kontrolü ele geçirmek ve bir propaganda merkezine çevirmek. Artık medya bitirilmiştir. Bu süreçte Erdoğan’a en çok yardımcı olanlar da bizzat gazeteciler oldu. Şimdi üzülenlerin bir kısmı timsah gözyaşı döküyor.” 

    Baydar, Doğan Grubu’nda da daha önceki işten çıkarmalarda bazılarının hiçbir tepki göstermediğine dikkat çekiyor:

    “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşar anlayışı bu. Ben şahsen işten çıkarılan kim olursa olsun bizzat arayarak bir geçmiş olsun mesajı ilettim. İşten atılan arkadaşlarıma, ‘Türkiye Gazeteciler Sendikası gibi kuruluşlardan aradılar mı yardımcı olmak adına’ diye sorduğumda hemen hepsinden ‘Hayır’ cevabını aldım.”

    “Bu, beklenen bir şeydi, bundan sonrası artık yeniden oturup düşünme meselesi”  diyen Baydar, “Medya göz göre göre bitirilmiştir. Dost acı söyler…” ifadesini kullanıyor.

    Baydar, “Bir medya grubunu böyle bir aileye (Demirören) teslim etmek o medya grubunun boynuna urgan geçirmektir” derken “Demirören Ailesi’nin eline teslime etmek kurda kuzuyu teslim etmekle eş değer” vurgusunu yapıyor.

    Aydın Doğan ve ailesinin de keyfi bir şekilde hoşlarına gitmeyen gazetecileri işten çıkardığını hatırlatan Yavuz Baydar, “Yolsuzluk haberleri sırasında da bazı isimler kendilerini kapıda buldu” ifadesini kullanıyor ve şöyle devam ediyor:

    “Hürriyet gazetesi, Hrant Dink’in suikastına giden süreçte yaptığı yayınlarla taşları döşeyen bir gazeteydi. Hâlâ logosunda ‘Türkiye Türklerindir’ yazan, Ahmet Kaya olayındaki gibi doğrudan insanları hedef gösteren bir gazetedir.”

    Baydar, RTÜK üyesi Faruk Bildirici’nin görevden alınmasının kendisini de şaşırttığını belirtiyor.

    “Bu kadar ileri gidilebileceğini beklemiyordum, doğrusu beni de aştı bu olay” diyen Baydar, “Maalesef gözlemciler, büyük resmi görmekte biraz geride kalıyorlar. Büyük bir sistemik çürüme olduğunun farkında değiliz. Medyanın bitirilmesi, sarı basın kartı uygulamaları ve akreditasyon sansürlerinin hepsi sistem çürümesinin parçaları. Bildirici, RTÜK’te doğrucu Davutluk yapmış ve buradan bir sonuç elde etmeyi amaçlamış. Ancak artık o sistemi kuranlar, kural ve etik tanımıyorlar. Ortalığı keyfi uygulamalar sarmış durumda ve adeta çapulcu davranışı söz konusu… Bundan sonra benzer adımları beklemek lazım. Bu kadarı da olmaz denemez” görüşünü dile getiriyor.
    18 min
  • Savaş-barış gazeteciliği: Türk medyasının savaş cinneti ve 'büyük karartma' - Yavuz Baydar
    Türkiye, aylardır planladığı Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik “Barış Pınarı Harekâtı” adını verdiği saldırıyı başlattı.

    Yüzde 90’ı iktidarın kontrolü altına girmiş Türkiye medyası ise bir kez daha “bağımsızlık” sınavında kalmaya devam ediyor ve devletin sesi gibi yayınları ile tek taraflı içerikler sunuyorlar.

    Kendini merkez medya ya da muhalif basın olarak tanımlayan gazete ve televizyonlar da otosansür uygulayarak savaşın tüm taraflarını yansıtmaktan geri duruyor.

    Ahval Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Baydar ile AhvalPod Nar’da savaş zamanlarında gazetecilik ve Türkiye medyasının hâlihazırdaki durumunu konuştuk.

    Baydar, ortada bir savaş olduğunu ve Türkiye’nin başka bir ülkenin topraklarına tartışmalı bir uluslararası gerekçe ile girdiğine vurgu yapıyor ve ekliyor:

    “Bir anlamda dünyanın önemli bir kesiminin “istila hareketi” olarak tanımlamasına yol açtı.”

    Türkiye medyasında uzun yıllardır savaş ve barış gazeteciliği tanımlarının doğru tanımlanmadığına dikkat çeken Baydar, ortaya konan gazeteciliğin hangi noktalarda doğru, hangi noktalarda aktivizme kaydığını dünyadan örnekleriyle anlatıyor:

    “Burada ordu birliklerinin yanında gidip eleştirel pozisyonunu bozmadan bilgi toplayarak halkı bilgilendiren muhabirlerin yaptığı iş de gazetecilik mesleği açısından doğrudur. Karşısında yerel halkla temas kurup onların seslerini duyuran gazetecilerin yaptığı da doğrudur ama bizde bu maalesef yamuk bir şekilde teorik olarak tartışılmıştır.”

    Baydar, Türkiye’de medyanın Saray’ın boyunduruğu altına girdiğini ve büyük ölçüde savaş çığırtkanlığına soyunduğunu kaydediyor. 

    Türkiye’de milliyetçiliğin gazeteciliği zehirlediğini ancak bugün gelinen noktada 1974’ten beri görülmemiş dozda olduğunu ifade eden Baydar, “Savaş-barış gazeteciliği meselesini teoride değil de pratikte yeniden değerlendirmek gerek” diye konuşuyor.

    Öte yandan Baydar, Demirören Grubu’na geçtikten sonra yandaş bir yayın çizgisine bürünen CNN Türk’ün Suriye savaşındaki “rezil yayıncılığını” da değerlendirdi.

    CNN Türk, İngiltere'de İşçi Partisi üyesi siyah parlamenter David Lammy'nin saldırıya tepki gösteren paylaşımı için “Kara propagandaya alet oluyor” şeklindeki haberi tepki çekti.

    İngiliz vekilin fotoğrafını da karartarak kullanan CNN Türk’e “Rezil bir ırkçılık bu” tepkisi yöneltildi.

    Baydar, CNN Türk’e yerleştirilen kadronun artık tamamen yukarıdan gelen emirle yayıncılık yaptığının altını çiziyor ve şöyle devam ediyor:

    “Bunların gazetecilikle ilgisi olmadığı gibi mesleğimizin onurunu ve şerefini karalayan bir grup bunlar. Sadece CNN Türk’te değil, o yüzde 93 içerisindeki medya gruplarında da yuvalanmış gruplar. İktidara hizmet eden misyoner bunlar.”

    Amerikan Foxnews’in “CNN International’ın yayın çizgisiyle bağdaşmıyor” eleştirisini hatırlatan Baydar, işin perde arkasında ekonomik sebepler olduğunu ancak CNN Türk’ün bu şekilde devam etmesi durumunda CNN International’ın devreye girmesi kaçınılmaz hâle gelebileceğini belirtiyor.

    İşin diğer tarafında bazı gazetecilerin bölgede kendilerini “canlı kalkan” olarak ilan ettiklerini ifade eden Baydar, “Burada aktivizm devreye giriyor. Hem canlı kalkan hem gazeteci olunmaz. Irak’taki savaşta da bazı Kürt meslektaşlarımız buna soyunmuştu” diyor ve bunun da bir nevi propagandizme girdiğini vurguluyor.
    30 min
  • Yavuz Baydar: İpler kopuyor, dikişler atıyor...
    Türkiye'nin neresine bakarsanız bakın; tuzu kuru, düzenbaz ve asalaklar hariç toplumun hangi parçası olursa olsun bir dokunun, bin ah işitiyorsunuz.

    Öfke seli. Her an şiddete dönüşmeye hazır bir kitlesel hiddet.

    Herkes burnundan soluyor. Bunu kullanılan dilden kolayca anlamak mümkün. Öteden beri zaten düzgün ortak iletişim kuramayan, birbirini anlamayan bu toplum bir barut fıçısı hâline geldi.

    İşin fenası, yönetimde diklenerek tekleşen, tüm karar mekanizmalarını kendisine bağlayan, itiraz ve muhalefet sözcüklerinden nefret eden Erdoğan'ın kutuplaştırdığı toplumda her farklı siyasi kimlik içine yerleştiği siperleri daha derine kazmakla meşgul şimdi.

    Siyasi ve kimliksel pozisyonlar iyice kemikleşti. Ve kriz büyüdükçe bunların sesleri çok daha gür çıkmaya başladı.

    Evet, işin kötüsü, iktidardan avanta ve yetki elde etmek için (artık gerçeklikten iyice kopmuş bulunan) Erdoğan'ın çevresine üşüşen fırsatçı, avantacı, rövanşist ve lumpen kimlik ve ideoloji grupları da, onların karşısına kümelenen muhalefet kesimleri de aslında yeni hiçbir şey söylemiyorlar, nasıl bir Türkiye istedikleri konusunda. 30 yıl önce, 20 yıl önce, 10 yıl önce duyduklarımız; aynı teraneler, aynı söylemler.

    Bir yanda İzmir marşları, öbür yanda buram buram AKP partizanlığı kokan Diyanet hutbeleri, kangren gibi ortalığı sarmış kadın cinayetleri, doğal kaynak talanı, tıka basa dolu cezaevleri, çökmüş kokuşmuş bir eğitim düzeni... Dişler bilenmiş, gözleri cehaletle kan bürümüş ve aradan geçen bunca yıla rağmen o hesaplaşma hali dozundan bir şey yitirmemiş.

    Kör bir milliyetçilik ve cehaletle kıskaç altına alınmış Türkiye toplumu, Çetin Altan'ın tabiriyle tam manasıyla camiciler ve kışlacılar arasında sıkışmış durumda.

    Bu cephelerde yeni hiçbir şey yok.

    Yok mu gerçekten? Eyleme değil de söyleme bakınca belki ufak tefek değişim işaretleri var gibi, öyle söyleyelim. Türkiye'nin müzmin kriz gelgitlerinde ufukta bir çıkmaz göründüğünde, elbette bir farkındalık hâli gelir bazı kesimlere, ama bu her seferinde hüsrana yol açmış, hayalleri boşa çıkarmıştır. Bir müddet sonra gene fabrika ayarları, gene çürüme, gene şiddet, gene itiş kakış, gene bir veya birkaç sosyal grubu düşman ilan ederek didişme yaşanmaya başlar.

    Bu, devletin içine çöreklenmiş çeteciliğin, mafya zihniyetinin, halk iradesini ve talepleri hiçe sayan güç tapınmasının on yıllar boyunca ürettiği, döne döne yeniden, yeniden ürettiği o 'dehşet dengesi'nin kaçınılmaz sonucudur. Değişim taleplerinin ayarını bozan, raydan çıkaran, deforme eden, zehirleyen ve en sonunda durduran unsurdur bu müzmin 'dehşet dengesi'.

    Ama bu kez durum farklı. Türkiye bu kez ucu açık, onu nereye, nasıl savuracağı belli olmayan bir sistem kriziyle karşı karşıya. Ve öyle anlaşılıyor ki başta CHP, Ankara'da az çok akıl sahibi kalmayı başarmış çevreler, durumun vahametinin farkında: Çok sürmesi mümkün değil bu durumun, böyle gitmeyecek ve en az hasarla altından kalkmak lazım.

    Çünkü ipler kopmak üzere ve dikişler atıyor.

    Bu düşünce çok geçmeden başkentin her ciddi köşesine egemen olacak, İstanbul'un da.

    Krizin baş müsebbibi olan Erdoğan artık vaktinin önemli bir kısmını su alan AKP gemisinin deliklerinin orasını burasını kapatmaya, iflasın dibine sürüklenen dış politikanın açmazından çıkmak için imkânsız top çevirmelere ayıracak. Ekonomide de hızlı bir geriye saymanın elbette farkında. Hayal pazarlamaktan başka çaresi yok, ama inanan da yok. Partide heyelan durmayacak.

    İşler kötüye sardıkça Erdoğan'ın direnişi de, alacağı kararlar da sertleşecek. MHP ve VP ile kurduğu katı devletçi maceraperest blok daha da acımasız bir hâle bürünecek.

    “Türkiye’de sistem tıkandı. Demokrasi tıkandı. Kamuoyu çok mağdur. AKP’den oy kaybı sürecek. Kesin olan budur” diyor eski AKP'li bakan, CHP milletvekili Abdüllatif Şener, Deutsche Welle'ye verdiği mülakatta.

    2013 Gezi olaylarından bu yana yönetim kapkaççılığı yaparak, önüne gelen grubu kesimi kandırıp kullanarak, suyunu çıkarıp posa gibi atarak, toplum içi düşmanlıkları birbirine yöneltip aradan sıyrılarak oyun üzerine oyun kurup, barış masalarını devirip, koreografisinin parçası olduğunuz bir tuhaf darbe teşebbüsü ardından Türkiye'yi bir zulüm laboratuarına, bir açıkhava hapishanesine çevirir, mağduriyetleri üstüste istiflerseniz, bunun altından kalkamazsınız.

    Yazının başında herkesin aynı posizyonda kaldığını yazdım, bunun bir başka boyutu da şu: Bunca yıl tek adam olmak için uğraştı Erdoğan, epey de mesafe katetti ama Türkiye'nin bazı kesimlerini ne kendisine bağlayabildi ne de ikna edebildi. Tehlike de burada. Korkusu da bu. Bu yüzden Türkiye çok riskli yeni bir hesaplaşmanın eşiğine geliyor olabilir.

    Ama hâlâ çok büyük şansı var Erdoğan'ın ve bunu deneyecektir. Medyayı Orwell tipi düzene bağlama konusunda bodoslama gidiyor ama daha da önemlisi, en son Saray'da yargıyı toplama hadisesidir.

    Burada, ülkenin gördüğü son büyük oportünistlerden biri olan TBB Başkanı Metin Feyzioğlu'nun “Bizim için, vatan söz konusu ise gerisi teferruattır” hatırlatması, yüksek yargının AİHM ve AB'ye tam bir anayasa cahilliği içinde kafa tutması, yargı mensuplarının aynen 12 Eylül 1980 sonrasında yaşandığı gibi Saray önünde kuyruklar oluşturması, asalaklık ve yardakçılığın yeni ve çok daha tehlikeli bir safhaya geçtiğini gösteriyor.

    Elbette ki 'yargı reformu' bir yanıltmacadır, halkı oyalama amaçlıdır. Enkaza dönüşmüş, bitmiş hukuk düzeninde pansuman olmaya bile yetmeyecektir. Bu sadece, Erdoğan rejiminin özünü oluşturan otoriterliğin milliyetçilik ve kapanmacılık dozu artırılmış bir yöntemle pekiştirilmesi demek olacaktır.

    Bir zamanlar oralıkta atışmış olan Erdoğan ve Feyzioğlu'dan ikincisinin değiştiğini söylemek de yanlıştır. Özleri aynı idi, yıllar sonra aynı despotik düzende ortak iş tutma noktasında ikisi de gereği kadar değişerek ortada buluştular. Demokrasi alerjisi ikisinin de ortak paydasıdır.

    Bu yeni bileşimin, devletin güvenlik mekanizmaları ve silahlı gruplar da arkasında ama karşılarında oluşmuş muhalefet bloğu da daha fazla ses çıkarıyor.

    Muhafazakâr kesimden, eski AKP milletvekili Mehmet Ocaktan da son Saray buluşmasını kuvvetler birliği için yeni bir iç mutabakat olarak görüyor.

    ‘Yerli’ ve ‘milli’ reflekslere ayarlı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini’nin, evrensel ölçekte değer ifade eden kavramlarla bir işleyiş mekanizması oluşturmasını beklemek hakkaniyetli bir tutum olmayacaktır'' diye yazıyor Ocaktan ve devam ediyor:

    ''Adli yıl açılışında verilen mesajlar da gösteriyor ki, Türkiye yeni sistemle birlikte evrensel normlara ihtiyaç duymayan kendine has yargısal bir mekanizma oluşturmayı deneyecektir... Muhtemelen işin başında yeni Cumhurbaşkanlığı sistemini tasarlayanlar modern hukuk sistemlerine ihtiyaç hissedilmeyecek bir yargısal model öngördüler ve şimdi bu model adım adım hayata geçiriliyor. Rasyonel olarak değerlendirildiğinde modern hukuk sistemlerinin böylesine geliştiği, kavramsal ve yapısal anlamda zenginleştiği bir dünyada eşyanın tabiatına aykırı bir şekilde ileriye değil, geriye doğru bir gidişin başarı üretme şansı olamaz.''

    Olur mu olmaz mı onu göreceğiz ama bunu anlamak için ana muhalefet partisi CHP liderliğinin, iplerin kopmakta ve dikişlerin atmakta olduğu bu ortamda, hangi tarafın başarısına hizmet etmeyi seçeceğine de bakmamız gerekecek.

    Son işaretler ilginç.

    Ekrem İmamoğlu'nun Diyarbakır ziyareti ve hemen ardından kendisine gelen tehditler karşısında sinmemesi, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun son günlerde yeni bir anayasadan, Kürt meselesinden, kuvvetler ayrılığından kararlılıkla söz etmesi önemsenmesi gereken gelişmeler.

    CHP lideri de, muhalefetteki diğer kesimler de şunu bilmeli: Türkiye bir yönetim enkazıdır, bu enkazı kaldırmak ancak ortak bir çabayla mümkün olacaktır, çok zaman alabilir.

    Bir başka önemli işaret, Suriye'de 'güvenli bölge' müzakereleri üzerinden, kriz yönetiminin önemli bir kısmını devralan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'yu da büyük ölçüde devre dışı bırakan, diktirdiği özel ceketi ile bol fotoğraf verip gittiği her yere yanında dikkat çekici biçimde kuvvet komutanlarını da götüren Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın profilinin hızla güçlenmesi, adeta 'şimdiden pozisyon alması'dır. Akar öyle anlaşılıyor ki sadece bugüne dair bir yönetim boşluğunu doldurmamaktadır.

    Erdoğan ve ekibi iktidarı bırakmayacaktır, cam çerçeve inebilir, ama "yumuşak geçiş" eğer olacaksa, bilinmelidir ki, Erdoğan'ın içinde bulunduğu herhangi bir formül, (yani erken seçim yerine bir mutabakat hükümeti gibi bir çözüm) çok büyük riskler içerebilir.

    Bir ülke için en tehlikeli hâl, gerçekle alakası kalmamış bir liderin, çevresine üşüşmüş vasıfsız, muhteris ve insanlık düşmanı tiplerin elinde kuklalaşmasıdır.

    Tarih bu trajedileri çok yaşattı insanlığa.

    İpler koparken, dikişler atarken görünen manzara budur.
    15 min
  • Baydar: Erdoğan'ın yeni medya planında son adım da atıldı, sonuçlarını yakında göreceğiz
    Bütünüyle iktidarın tek eline geçme yolunda hızla ilerleyen Türkiye medyasında sıcak gelişmeler yaşanmaya devam ediyor.

    AhvalPod Nar programında Ahval Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Baydar ile son durumu konuştuk.

    Basılı yayının gelir kaynağının önemli bölümünü oluşturan Basın İlan Kurumu artık yandaş isimlerin kontrolüne geçmiş durumda.

    BİK Genel Kurulu’na 12 kişiden oluşan temsilci atanırken bu isimlerden ikisinin, gazetecileri fişleyen SETA çalışanı, 7’sinin de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanları arasında yer alıyor olması durumu özetliyor.

    Öte yandan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın kontrolüne geçen basın kartı tarafında ise ambargo listelerinin hazırlandığı yolundaki haberler, Meclis gündemine de taşındı. Muhalif basında çalışan gazetecilerin bu haktan yararlanamaması için yine bir fişleme yapıldığı söyleniyor.

    İktidarın medyayı tümüyle kontrolü altına alma girişimlerine rağmen yandaş basındaki erime ve “bitiş” de devam ediyor.

    Satış rakamları diplerde olan iktidar medyasında özellikle Demirören Medyası’nda ciddi sayıda gazeteci kıyımı yaşanırken Güneş gazetesinin de kepen indireceği ve yoluna dijitalde devam edeceği belirtiliyor.

    Yavuz Baydar, Basın İlan Kurumu’na yapılan atamaları yorumlarken “Erdoğan aslında, kendi inşa ettiği başkanlık rejiminin gereklerini yerine getiriyor” diyor ve ekliyor:

    “Her şeyi kendi etrafında topluyor. Saray’da oluşturulan İletişim Başkanlığı ile adım adım devam ediyorlar.”

    Erdoğan’ın Ankara'da düzenlenen radyo-TV gazetecileri ödül töreninde yaptığı konuşmadaki, “Yeni medya düzeninin ihtiyaçlarına uygun kamu politikalarını İletişim Başkanlığımız ve diğer ilgili kurumlarımız vasıtasıyla hayata geçirmeye çalışıyoruz” sözlerine dikkat çeken Baydar, “Erdoğan, yeni medya düzeni ile iktidara ve iktidar yapılarına entegre edilmiş bir medya hedefliyor ve bu yolda bir hayli mesafe almış durumda” ifadesini kullanıyor.

    Baydar, Basın İlan Kurumu’nun da tümüyle yandaşlaştırılmasıyla; Evrensel, Sözcü ve BirGün gibi gazetecilere giden reklam pastasının kesileceği ve yeni medya düzeni ile muslukların büyük ölçüde kendisi de zayıflayan Erdoğan yanlısı medyaya aktarılacağını öngörüyor.

    İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin iktidarı da sıkıştırdığını söyleyen Baydar, “Bunun sonuçlarını yakında göreceğiz. Hedeflenen AKP-MHP iktidarının ömrünü uzatma hamlesidir” yorumunu yapıyor.
    24 min
  • Medyaya son karartma: 'Bağımsız haber kaynaklarının kökünün kurutulması operasyonu bu'
    RTÜK eliyle internete sansür yasası tartışılırken Ankara Sulh Ceza Hâkimliği, aralarında Bianet'in de olduğu 136 haber sitesi ve çok sayıda sosyal medya hesabına erişim engelleme kararı verdi.

    Avukatların yaptığı açıklamaya göre, Jandarma Genel Komutanlığı’nın başvurusu üzerine başkaca hiçbir araştırmaya gerek kalmadan siteler hakkında kapatılma kararı verilmiş. Bu kararı verenler ise gerekçe dahi belirtmiyor.

    Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon hazırlığının konuşulduğu bir dönemde medyaya gelen son karartma ve baskı dalgası, gerçeklerin sesinin olabildiğince kısılmaya çalışıldığı yorumlarına yol açıyor.

    Ahval Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Baydar ile Ahval TV’de gazeteciliğe son sansür girişimini ve sarı basın kartındaki usulsüzlükler ve yandaş kayırmacılığın hangi çizgiye geldiğini konuştuk.

    Yavuz Baydar, özellikle Kürt bölgelerine yönelik haber yapan ve o bölgede iyi networkü olan irili ufaklı haber kuruluşlarına yönelik bir karartma olduğuna dikkat çekiyor.

    Bianet’in de bu karartmaya dahil edilmesinin ayrı bir öneme sahip olduğunu söyleyen Baydar, artık VPN dışında bu içeriklere ulaşılmasının imkânsız hâle getirildiğine vurgu yapıyor ve ekliyor:

    “Öyle anlaşılıyor ki, zaten çok cılız olan, özgür ve bağımsız yapı içerisinde yer almaya çalışan haber kaynaklarının kökünün kurutulması operasyonu bu. Önemli bir parçayı koparmış durumdalar bu kararla. Zamanlaması da manidar. Kararın arkasındaki kurum Jandarma da uygulamanın ilginçliğini gözler önüne seriyor. Günlerdir sınır ötesine operasyon hazırlığından bahsediliyor ve eli kulağında gibi gözüküyor. Dolayısıyla bunun ön adımı olarak bağımsız medyayı susturmanın adımı işareti veriyor. Savaş öncesi hazırlığı daha net bir şekilde ifade edecek olursak.”

    Baydar, başta Bianet olmak üzere medya kurumlarının sansür altında haberlerini yayımlayamama durumunda hiç çekinmeden Ahval’le paylaşmalarını ve olduğu gibi halka ulaştırma çağrısı yapıyor.

    Medyanın sıcak gündemdeki ikinci konu da turkuvaza dönen basın kartındaki yandaş operasyonu…

    Sadece 2019’un ilk dört ayında 682 basın kart iptal edildi. Aralık 2018’de yayımlanan yönetmelikte, basın kartının iptal edilmesiyle ilgili bölüme, "Milli güvenlik ve kamu düzenine aykırı davranışlarda bulunması veya bu tür davranışları alışkanlık edinmesi" maddesi eklendi.

    Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, sistem değişikliğinin ardından 13 ay toplanmayan Basın Kartı Komisyonu’nu yandaş üyelerden oluşturduğu ortaya çıktı.

    İki üyesi Cumhurbaşkanlığı’ndan oluşan komisyonun, üç üyesi ATV, Star ve Daily Sabah gazetelerinden, iki üyesi ise Anadolu Ajansı ve TRT’den. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve gazeteci cemiyetleri ise yok.

    Yavuz Baydar, hiçbir demokratik ülkede devlet kontrolünde bir basın kartı dağıtımının olmadığının altını çiziyor. Bu noktadan sonra yapılması gerekenin, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın bağımsız bir basın kartı uygulaması geliştirmesi gerektiğini belirten Baydar, "Meslektaşlarımız bu düzeni protesto için ellerindeki basın kartını alıp topluca yaklamalıdır" tavsiyesinde bulunuyor.
    30 min
  • Yavuz Baydar: 'Mesleğimizin bel kemiği ile oynuyorlar, sonuna kadar direneceğiz'
    RTÜK'e İnterneti sansürleme yetkisi veren 29/A maddesi ile ilgili yönetmelik 1 Ağustos 2019 tarihi itibarıyla yürürlüğe girdi.

    Yakında başta Netflix platformu olmak üzere yabancı medya kuruluşlarının haber kaynaklarına erişim engeli getirilebileceği konuşuluyor.

    Alanında uzman bilişimci ve hukukçu çok sayıda isim, iktidarın yeni yasal düzenleme ile muhalif basını tümden kontrolü altına almayı amaçlayabileceği uyarısı yapıyor.

    Ahval Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Baydar, Nar'da son düzenlemenin ardında yatanları ve bundan sonraki süreçte Türkiye’deki internet medyasını bekleyen ihtimalleri analiz ediyor.

    Baydar, bu uygulamanın temelinde bir polis devleti anlayışının yattığını söylüyor. “Her şeyi kontrol etmek istiyorlar. Yeni bir baskı dalgası gelecek” diyen Baydar, “Gazeteciler olarak sonuna kadar direneceğiz. Bizim mesleğimizin bel kemiği ile oynuyorlar. Buna izin veremeyiz” ifadesini kullanıyor.

    Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ile yapılan röportaj sonrası Yavuz Oğhan’ın işine son veren Sputnik Türkiye’nin Moskova’daki muhaliflere yönelik 1000 kişiden fazla gözaltının gerçekleştiği polis müdahalesini de görmezden gelmesi mercek altında…

    Baydar, “Bir yayıncı için olmazsa olmaz olan şey, editoryal bağımsızlığına müdahale edilmemesidir” diyor.

    Öte yandan Baydar, son dönemde derin bir kriz hâline dönüşen Suriyeliler meselesine ırkçı sayılabilecek bir yaklaşım getiren kimi gazetecilerin tavırlarını irdeliyor.
    22 min
  • Türkiye'de gazetecilik ve Sputnik olayı: Hazin bir vaka...
    Yeni parti kurma hazırlığında olan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Yavuz Oğhan'ın moderatörlüğündeki programın konuğu olması sonrası yaşananlar Türkiye kamuoyunun gündeminde.

    Davutoğlu'nu kişisel Youtube kanalında programa çıkaran Oğhan'ın, RS FM ve Sputnik’teki görevlerine son verilirken Sputnik Yayın Yönetmeni Mahir Boztepe, “Davutoğlu gibi bir figürü önemsemiyoruz ve açıklamalarının bizim üzerimizden yayılmasını istemiyoruz. Haber değerinin olduğuna inanmıyoruz” sözleriyle tasfiyeyi savundu.

    Ancak bu açıklama, kamuoyu nezdinde inandırıcı bulunmazken Sputnik’e yönelik gelen tepkiler de yükseliyor.

    Türkiye’nin ilk ombudsmanlarından olan Yavuz Baydar, işin gazetecilik açısından sorunlu yanlarını ve haklı/haksız gerekçelerini analiz ediyor.

    Ahval editörü Gülten Sarı da konuya farklı açıdan yaklaşarak söz konusu programda sorular yönelten gazeteciler Yavuz Oğhan, İsmail Saymaz ve Akif Beki’nin editoryal çizgisi üzerinden değerlendirmeler yapıyor.
    34 min
  • Sinan Ciddi: Türkiye dış politikası tıkandı ise, bu esasen Davutoğlu'nun eseridir
    Washington'daki Georgetown Üniversitesi'nin köklü Türkiye Araştırmaları Merkezi yakında kapanıyor. Sebep, fonların Ankara tarafından kesilmesi. Merkezin genel müdürü Sinan Ciddi ile yönetim kurulu üyesi Steven Cook, Politico'da yayınladıkları, 'Bu kişi mi Türkiye'yi Kurtaracak?'' başlıklı bir ortak makalede, kapatma kararının asli sorumlusu olaral gösterdikleri eski dışişleri bakanı ve başbakan Ahmet Davutoğlu'ya sert eleştiriler yönelttiler. Sinan Ciddi, Ahval'e eleştirilerin gerekçesini ayrıntılarla anlattı.
    22 min
  • ''Amazonlar'daki kıyım, dünya doğal dengesini büyük hızla yıkıma götürüyor''
    Son açıklanan uluslararası raporlar, hava kirliliği ve iklim krizi nedeniyle ölümler ve hastalıklarda büyük artışı işaret ediyor. Yeni bir analize göre, eğer hızla tedbir alınmazsa, gezegenin bir kısmı yaşanamaz hale gelecek, medeniyetler 2050 yılında dünya yüzünden silinmiş olacak, büyük göçler yaşanacak, ekosistemler çökecek. Konuyu, Colorado Nehri projesi ardından şimdi de Amazon eko sistemi üzerine büyük bir belgesel projesi üzerine çalışmakta olan fotoğrafçı, film yapımcısı ve müzikolog Murat Eyüboğlu ile konuştum.
    40 min

About Nar

From the publisher's feed

Yavuz Baydar'la gerçekler, zevkler ve renkler...