İnsanlığın erken dönemlerini bir hayal edin. Doğa olayları açıklanamıyor, hastalıklar ve ölüm büyük bir kaos
yaratıyor. İnsan, bu bilinmezlik karşısında bir "düzen duygusu" inşa etmek zorundaydı. İşte o dönemlerde kurban
ritüeli; tanrılarla kurulan teolojik bir pazarlık, kozmik korkuları yatıştırma çabası ya da doğadan alınan payın bedeli
olarak görülüyordu. Kadim dünyada tanrıların gazabını dindirmek adına en değerli varlıkların, hatta insan canının
bile feda edildiği bu karanlık anlayış, semavi dinlerin tarih sahnesine çıkışıyla birlikte köklü bir felsefi ve teolojik
dönüşüm geçirmiştir.
Kurban, yalnızca dini bir ritüel değil; insan zihninde çok daha temel bir ihtiyacın, yani anlam üretme çabasının
dışavurumudur. Psikolojik açıdan bakıldığında kurban, insanın içsel korku, kaygı ve suçluluk gibi duygularını
dışsallaştırma biçimidir. Psikolojide “yer değiştirme” olarak adlandırılan mekanizma burada açıklayıcı bir çerçeve
sunar. İnsan, doğrudan yüzleşemediği duyguları başka bir nesneye ya da eyleme yönlendirerek onları daha
katlanılabilir hale getirir. Modern dünya ise bu eşiği çoğu zaman yalnızca şiddet görüntüsüne indirger. Oysa asıl
sorulması gereken soru şudur: “Görmediğimiz şiddetle mi daha barışığız, yoksa anlamlandırabildiğimiz şiddetle mi
gerçekten yüzleşebiliyoruz?”
Belki de mesele hiçbir zaman kurbanın kendisi olmadı. Mesele, insanın neyi kurban ettiğini ve bunun farkında olup
olmadığını hatırlama meselesiydi.