Umurumda olmayan bir çok şey oldu ve birçok dostu yitirdim bu yolda. Ayaklarımdan önce beynimin çalışma prensibini kalın küflü tahtalara resmettim. Bence aslolandır yalnızlık, esastır cümlen, esastır yankı, esasen buradayım ve yassı. Doğrulmaya cesaretim yok hanidir, kırıp kabuklarımı. Çıkarmak içimden en aşikar olanı gün yüzüne. Yüzümle doğruladığım sabahları unuttum, varlığını hatırlamayacak kadar çörekleşti kalbim. Balkondan ellerime sızan ışığı yakalayıp ona senfonik bir şeyler bestelemek isterdim yahut yeni açmış gençleri güzün tam bağrında kovuşturmak, ayaklarıyla kaçmalarına izin vermek. Ama buradayım, tüm sorun da bu.
Capcanlı olmayı en sevdiği oyuncağını kaybeden çocuktan öğrenmektir hayat, ta kendisi, içimizdeki öç. İsyan, kırım, mahfuza, dillerimizi bağlayan güç. İnanç. Temkin, hançerlenmemek için doğru, tanrıya yaklaşmak için yanlış seçim. Ellerimizde küfürler yok bugün, çiçekler solgun, dizlerimizde unutulan jiletler kuru, gözlerimiz soğuk, öfkemiz diri. Yok edip tüm sevinçleri, bağıracağız kıyamet ortasında. Birkaç felsefik cümle sıkıştırmayacağız araya, piyasa sevicileri ve edebiyat alimleri gibi. Gibi olmayacağız, aynı cümleleri kendimiz kuracak aynı cümlelerle öldürüleceğiz bir güz akşamı. Saat vurduğunda beşi, çaylardan nefret edecek ve bileneceğiz çocukluğumuza. Küfürler savuracağız, omuz omuza dövüşeceğiz belki. Belki beşi bulmayacak bile saat, vuracağız hatrımızda kalan kuşları. Bu da ölümümüze delalet edecek, bir rüyanın ortasında. Hatta tam ortasında kalmışken dudaklarımızdan bir balkan türküsü dökülecek, ciğerimizi dağlayacak bir yağlı kurşun bulacağız kendimize.
Aslına bakarsanız buraya kadar yazmış olmak, epey kötü hissettiriyor. Çünkü bu kötü bir metin, bağlanmamış havada kalmış cümleler topluluğu, ritmi yok, ruhu hiç. Sadece ağzı var ve mazisi. Bilen herkesin hatrında kalıyor olmak dışında bir vasfa sahip değil. Ölümüm vasıfsızlıktan, kederden ve aşktan. Ayaklarımla gideceğim gün, sırtımı okşayacak bir tanrı bulamayabilirim bile. İnciler dizeceğim bahar akşamlarına ya da bazı dizeler, içlerinde birçok saçma kelime bulunacak. Nerede okuduğumu unutacağım, nerede okuduğunuzu hatırlayasınız diye.
Annelerden ve çocuklardan ve dünya ile savaşından kadının, söz etmeyeceğim artık. Söz etmeyeceğim, kalçamda biriken yağ parçalarından, ağrılarımdan, ecza poşetlerimden, ilkokul sıralarındaki patavatsızlığımdan, keçeli kalemle başlık atmaktan ve şirk koşmaktan. Geçti hepsi. Başka yeni şeyler bulacağım kendime, yeni bir kumaş, keseceğim kalıpsız, üstüme oturmayan şeyler yazacağım. Potluk, kaderim olacak. Diz yeri yapacağım okunduğum her dudakta. Ama bir gün gelecek, büyüyeceğim. Denizi izleyerek güneşi selamlayarak bir şeyler yazabileceğim sizin gibi. İlhamım hep doğadan olacak, asla hayatın içine karışmayacağım. Son terk edilişimin beni nasıl yaraladığından da bahsederim belki, belki kalantor bunak bir edebiyat söyleşicisiyle bile tanışırım. Ve tanınırım artık, afişlerde, imza günlerinde, ödüllerde. Kendime bir yer bulabilirim böylelikle. Ama bu olmayacak. Çünkü kalıpsız şeyler yazıyorum ve ilaçlarımı aksatıyorum. Faturalarımı gününde ödemiyorum. Bankalarca ve çeşitli kurumlarca aranıyor, resmi kurumlarda soyadıma duyduğum nefreti dile getiriyorum. Yani denizden, dağdan ve güneşten ilham almak için uygun kişi değilim. İçinde kavga olmayan şeyler yazmayı bilmiyorum, şehrin banklarında hatrım vardır, belki biraz. Bindiğimiz gemi de su alır, ilk söylenmesi gereken söylenir en son, ayrışırız. Hücrelerimizden.
Güneşe aya yıldızlara ve diğerlerine senfonik bir şeyler yazmak isterdim yahut yeni açmış papatyaları güzün tam bağrında yakalamak. Ama buradayım ve kalıpsız.