
Sign up to save your podcasts
Or


Petrol açılımına hayır!
Devlet Bahçeli’nin meclis konuşmasıyla başlattığı, Öcalan’ın fesih ve silah bırakma çağrısıyla devam ettirdiği süreç PKK Olağanüstü 12. Kongresi’nin partiyi feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı ile yeni bir safhaya geçmiş bulunuyor. Bu süreç devlet kanadından “terörsüz Türkiye”, PKK ve Öcalan tarafından ise “barış ve demokratik toplum” ifadeleriyle tanımlanıyor. Her iki tanımlama da bu sürecin gerçek yüzünü yansıtmıyor. Tam tersine sürecin gerçek niteliğini örtme ve gizleme işlevi görüyor. En başından itibaren bu sürecin ne terörle ne de barışla ilgisi olduğunu belirttik. Bu sürecin temelinde Türkiye sömürgeci burjuvazisinin çıkarlarına dayanan, emperyalizmin himayesinde yeni savaşlara açılan yayılmacı politikalar/hayaller bulunmaktadır. PKK’nin örgütsel yapısının feshi ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının arkasında da Kürt hareketinin tüm bileşenleriyle bu çıkarlarla ve politikalarla uyumlu hale getirilmesi yönelişi vardır. Tüm süreci belirleyen ve gelecekte de belirleyecek olan bu çıkarlar ve politikalardır.
Gizli diplomasiye hayır!
Sürecin devlet tarafı “terörsüz Türkiye” retoriğini kullanarak hiçbir pazarlık olmadan, PKK tarafının kendini koşulsuz olarak feshedip silah bırakmasından bahsetmektedir. Öcalan’ın açıklamaları, İmralı’ya gidip gelen Dem Parti heyetleri de bu söylemle uyumlu ifadeler kullanmaktadır. Nihayet PKK 12. Kongre kararı da herhangi bir pazarlık ya da müzakere sürecine atıf yapmamaktadır. Diğer yandan resmî ve gayriresmî heyetlerin sürekli taraflar arasında mekik dokuduğu görülmekte, üstelik bu trafiğin Bahçeli’nin sonbaharda başlattığı açılımdan çok önce başlamış olduğu herkesin bildiği bir sır haline gelmiştir. Buna rağmen “pazarlık yok” temasının devamlı işlenmesinin tek bir anlamı vardır o da pazarlıkların içeriğinin Türk ve Kürt emekçilerinden gizlenmesidir. Gizli diplomasinin sonuçlarını bir anda sanki pazarlıklardan bağımsızmış gibi çıkıp yapılan açıklamalardan izliyoruz. Örneğin ülkenin gündemine giren 10. yargı paketi kapsamındaki yeni infaz düzenlemesi besbelli ki bir tür rehine pazarlığı olarak masadadır. Aynı şekilde kayyımlar üzerinde bir pazarlığın sürdüğü de apaçık gözükmektedir. “Gizli diplomasi” ile öyle bir mistik hava oluşturulmuştur ki insanlar devlet tarafından bu konuda herhangi bir vaat ya da sözde bulunulmasa dahi demokratik açılımlar ve yasal düzenlemeler konusunda bir beklenti içine girmektedir. Oysa bu beklenti hayalidir ve emekçi halkın saflarında atalet yaratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Anti-emperyalizm ve enternasyonalizm bölünmez bir bütündür!
PKK 12. Kongre kararında zikredilen 3. Dünya Savaşı temasının Hakan Fidan ve Devlet Bahçeli tarafından da sıklıkla işlendiğini görüyoruz. DİP Olağanüstü Kongresi, “Üçüncü Dünya Savaşı, dolaysız biçimde, somut olarak, elle tutulur yakıcılıkta bir tehlike hâlini almış bulunuyor.” tespitini yapmış ve mücadele çizgisini “savaşa ve barbarlığa karşı dünya devrimi ve sosyalizm” olarak ortaya koymuştur: “Kapitalizmin tarihi gerilemesinin, burjuvazinin gericileşmesinin ürünü olan büyük savaşları yenilgiye uğratmanın tek yolu devrimdir.” 3. Dünya Savaşı tehlikesi Ukrayna’da NATO’nun kışkırtmasıyla Rusya’ya karşı başlatılan emperyalist savaşla birlikte çok daha somut hale geldiğinde devrimci Marksizmin tutumu en ufak bir ikirciklik göstermeden barışa giden yolun anti-emperyalizmden geçtiğini vurgulamak olmuştur: “Emperyalizmi askeri alanda yenilgiler tattırarak ve devrimlerle nihai darbeyi vurarak diz çöktürmeden dünya barışının gelmesi mümkün değildir. Dünya barışı bir dünya devrimi sorunudur!” (DİP 7. Kongresi kararı: Dünya savaşı emperyalizmin insafa gelmesiyle değil dize getirilmesiyle durdurulur! İnsanlık enternasyonalle kurtulur!) Tüm bunları hatırlatmamızın ve tekrarlamamızın sebebi eğer 3. Dünya Savaşı olasılığından bahsediyorsanız o zaman tutumunuzu, tarafınızla birlikte ortaya koymanız bir zorunluluktur. Savaşa karşı tutum emperyalizme karşı taraf olmakla birleştirilmek zorundadır.
By GerçekPetrol açılımına hayır!
Devlet Bahçeli’nin meclis konuşmasıyla başlattığı, Öcalan’ın fesih ve silah bırakma çağrısıyla devam ettirdiği süreç PKK Olağanüstü 12. Kongresi’nin partiyi feshetme ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı ile yeni bir safhaya geçmiş bulunuyor. Bu süreç devlet kanadından “terörsüz Türkiye”, PKK ve Öcalan tarafından ise “barış ve demokratik toplum” ifadeleriyle tanımlanıyor. Her iki tanımlama da bu sürecin gerçek yüzünü yansıtmıyor. Tam tersine sürecin gerçek niteliğini örtme ve gizleme işlevi görüyor. En başından itibaren bu sürecin ne terörle ne de barışla ilgisi olduğunu belirttik. Bu sürecin temelinde Türkiye sömürgeci burjuvazisinin çıkarlarına dayanan, emperyalizmin himayesinde yeni savaşlara açılan yayılmacı politikalar/hayaller bulunmaktadır. PKK’nin örgütsel yapısının feshi ve silahlı mücadeleyi sonlandırma kararının arkasında da Kürt hareketinin tüm bileşenleriyle bu çıkarlarla ve politikalarla uyumlu hale getirilmesi yönelişi vardır. Tüm süreci belirleyen ve gelecekte de belirleyecek olan bu çıkarlar ve politikalardır.
Gizli diplomasiye hayır!
Sürecin devlet tarafı “terörsüz Türkiye” retoriğini kullanarak hiçbir pazarlık olmadan, PKK tarafının kendini koşulsuz olarak feshedip silah bırakmasından bahsetmektedir. Öcalan’ın açıklamaları, İmralı’ya gidip gelen Dem Parti heyetleri de bu söylemle uyumlu ifadeler kullanmaktadır. Nihayet PKK 12. Kongre kararı da herhangi bir pazarlık ya da müzakere sürecine atıf yapmamaktadır. Diğer yandan resmî ve gayriresmî heyetlerin sürekli taraflar arasında mekik dokuduğu görülmekte, üstelik bu trafiğin Bahçeli’nin sonbaharda başlattığı açılımdan çok önce başlamış olduğu herkesin bildiği bir sır haline gelmiştir. Buna rağmen “pazarlık yok” temasının devamlı işlenmesinin tek bir anlamı vardır o da pazarlıkların içeriğinin Türk ve Kürt emekçilerinden gizlenmesidir. Gizli diplomasinin sonuçlarını bir anda sanki pazarlıklardan bağımsızmış gibi çıkıp yapılan açıklamalardan izliyoruz. Örneğin ülkenin gündemine giren 10. yargı paketi kapsamındaki yeni infaz düzenlemesi besbelli ki bir tür rehine pazarlığı olarak masadadır. Aynı şekilde kayyımlar üzerinde bir pazarlığın sürdüğü de apaçık gözükmektedir. “Gizli diplomasi” ile öyle bir mistik hava oluşturulmuştur ki insanlar devlet tarafından bu konuda herhangi bir vaat ya da sözde bulunulmasa dahi demokratik açılımlar ve yasal düzenlemeler konusunda bir beklenti içine girmektedir. Oysa bu beklenti hayalidir ve emekçi halkın saflarında atalet yaratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Anti-emperyalizm ve enternasyonalizm bölünmez bir bütündür!
PKK 12. Kongre kararında zikredilen 3. Dünya Savaşı temasının Hakan Fidan ve Devlet Bahçeli tarafından da sıklıkla işlendiğini görüyoruz. DİP Olağanüstü Kongresi, “Üçüncü Dünya Savaşı, dolaysız biçimde, somut olarak, elle tutulur yakıcılıkta bir tehlike hâlini almış bulunuyor.” tespitini yapmış ve mücadele çizgisini “savaşa ve barbarlığa karşı dünya devrimi ve sosyalizm” olarak ortaya koymuştur: “Kapitalizmin tarihi gerilemesinin, burjuvazinin gericileşmesinin ürünü olan büyük savaşları yenilgiye uğratmanın tek yolu devrimdir.” 3. Dünya Savaşı tehlikesi Ukrayna’da NATO’nun kışkırtmasıyla Rusya’ya karşı başlatılan emperyalist savaşla birlikte çok daha somut hale geldiğinde devrimci Marksizmin tutumu en ufak bir ikirciklik göstermeden barışa giden yolun anti-emperyalizmden geçtiğini vurgulamak olmuştur: “Emperyalizmi askeri alanda yenilgiler tattırarak ve devrimlerle nihai darbeyi vurarak diz çöktürmeden dünya barışının gelmesi mümkün değildir. Dünya barışı bir dünya devrimi sorunudur!” (DİP 7. Kongresi kararı: Dünya savaşı emperyalizmin insafa gelmesiyle değil dize getirilmesiyle durdurulur! İnsanlık enternasyonalle kurtulur!) Tüm bunları hatırlatmamızın ve tekrarlamamızın sebebi eğer 3. Dünya Savaşı olasılığından bahsediyorsanız o zaman tutumunuzu, tarafınızla birlikte ortaya koymanız bir zorunluluktur. Savaşa karşı tutum emperyalizme karşı taraf olmakla birleştirilmek zorundadır.