
Sign up to save your podcasts
Or


Sizlerin de yaşadığınız çevreyi gözlemleme huyunuz var mı bilmiyorum ama ben kendimi bu ara çok fazla gözlem yaparken buluyorum. Sokakta gezen insanları, trafikteki halimizi, haberlerde veya sosyal medyada yapılan sokak röportajlarını izlediğimde dehşete düşüyorum.
İşin ironik tarafı ise ağlanacak halimize kahkahalarla gülüyor olmamız. Çevremde pek çok insan, çoluk-çocuk, genç-yaşlı herkes Facebook, Istagram veya YouTube üzerinden yayınlanan salak saçma videoları izliyor ve bunu eğlenceli buluyor.
Hayatımız boyunca birilerini tanımaya ve anlamaya çalışırız. Aile fertlerimizi, sevgilimizi, çocuklarımızı, dostlarımızı....
Peki kendimizi ne kadar tanıyoruz? Başkalarını tanımak için gösterdiğimiz çabanın yarısını kendimizi tanımak için gösteriyor muyuz? Kendimize hiç sorular soruyor muyuz?
Hepimizin tek derdi mutlu olmak...
Peki nedir mutluluk?
Bizi mutlu eden şey nedir?
Nasıl mutlu oluyoruz?
Sonsuz mutluluk diye bir şey olabilir mi?
Bu aralar kafamdaki deli sorulardan bir de “An’da kalıp an’ı mı yaşamalıyız yoksa geleceğimizi planlamalı mıyız? ”
İş görüşmelerindeki klişeleşmiş olan “5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?” sorusu beni hep istemsiz olarak güldürmüştür. Görüşmeden çıktıktan sonra, evimize gidebileceğimizin bile garantisini veremezken, 5 yıl sonrasını nasıl planlayabiliriz? Düz mantık ile düşünürseniz oldukça mantıklı bence:) Öte yandan an’da kalmak, şimdiyi yaşamak, yarını yarına bırakmak kulağa oldukça sevimli geliyor.
Hayata bir kadın olarak bakmak çok güzel, hele de 40 yaşını aşmışsanız. 30’lu yaşlarımda bir kadının en güzel zamanlarının 40’lı yaşlar olduğunu söylediklerinde bir anlam veremezdim. Şimdi ne demek istediklerini çok iyi anlıyorum.
Çevremdeki ilişkileri ve evlilikleri gözlemliyorum da sanırım “Evlilik Kurumu” miadını doldurmak üzere. Belki de elli yıl sonra kimse “Evlenmek” kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmeyecek. Torunlarımızın torunları bizlerin evlenmek için çektiği acılara ve evliliklerimizi devam ettirmek için yaptığımız fedakarlıklara inanamayacaklar:) Tıpkı şimdi bizlerin anne-babalarımızın ya da büyük anne ve büyük babalarımızın bir ömür süren evliliklerini hayret ile izlediği ve inanmakta güçlük çektiği gibi…
Evlilik gerçekten de bir ömür sürecek yolculuk mudur?
Sosyal Medya hesaplarının kartvizit yerine kullanıldığı günümüzde, bu hesaplar üzerinden başlayan aşkları çok duyar olduk. Sonu evlilikle bitenleri bile var. Halbuki eskiden öyle miydi? Görücü usulü tanışmalar, yan komşunun yeğenleri, bir arkadaşımın arkadaşının arkadaşları vs… Referanslar sağlamsa gözü kapalı gelin güvey olunurdu. Şimdi böyle şeylere kimsenin ihtiyacı yok, bu da güzel bir şey bence.
Herkesin ağzında aynı cümle bu aralar “Değişmeyen tek şey değişimdir.” Evet her şey değişir. Şehirler, semtler, sokaklar, insanlar, moda, fikirler, düşünceler….10 sene hiç uğramadığınız köyünüze gittiğinizde köyünüzün değiştiğini fark edersiniz. Çocukluğunuzun geçtiği semt ya da sokak sizin çocukluğunuzdaki yer değildir. Evler değişmiştir, semtin ruhu değişmiştir, kokusu değişmiştir.
Masallarla büyümeyen yoktur herhalde aramızda...Hemen hemen her masalı biliriz. Külkedisi, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel v.b.
Dikkat ettiniz mi masallardaki ana karakterler genellikle kadın. Verilmek istenen dersler hep kadınlar üzerine.
Tolstoy’un “İnsan Neyle Yaşar” kitabını okumadıysanız mutlaka okuyun. 80 sayfalık, 6 bağımsız hikayeden oluşan küçük ama dev bir kitap. Kitaba adını veren ilk hikaye oldukça etkili. Tanrı, meleklerinden Azrail’i lohusa bir kadının canını alması için dünyaya gönderir. Azrail kadına acır ve Tanrı’nın huzuruna çıkarak kadının ruhunu alamadığını söyler. Tanrı’nın cevabı ise şöyle olur; “Git kadının ruhunu al, sonra da şu üç kelamımı öğren:
İnsanda ne var?
İnsana ne verilmemiştir?
İnsan neyle yaşar?
From the publisher's feed