
Sign up to save your podcasts
Or


Yeni insanlarla tanışacağınız zaman geriliyor musunuz? Ellerini nereye koyacağını bilememek, gözlerini kaçırmak ya da “Şu an garip mi duruyorum?” diye sorguluyor musunuz peki? Sosyal bir ortama girdiğinizde hissedilen hızlı kalp atışları, terleyen avuçlar gibi deneyimler size tanıdık geliyor olabilir. Her ne kadar bunlar sosyal anksiyete belirtileri gibi görünse de, bazen sadece yeni bir deneyimin yarattığı heyecandan ibaret olabilir. Ancak bazı insanlar bu gerginlik hissini ve fiziksel belirtileri yoğun, sürekli ve günlük hayatlarını etkileyecek boyutlarda yaşayabiliyor. Bu durum ise, sosyal anksiyete bozukluğu olarak nitelendirilebilir. Fakat tekrar belirtmek gerekir ki, sosyal anksiyete çekingenlik veya içedönük olmak değildir.
Araştırmacılar, sosyal anksiyetenin beyindeki etkilerini incelemekte çeşitli yöntemler kullanıyor. Bunlardan bir tanesi insanların bir şeye bakarken bakışlarını nereye ve ne kadar süreyle yönlendirdiklerini takip etmek için kullandıkları göz tarama metodu. Bu metodu insanların yüzlere bakarken uyguladıklarında ise sosyal anksiyetesi olan kişilerin insan yüzlerine bakarken göz bölgesinden kaçındıklarını gözlemlemişlerdir. Fakat bu, çoğu zaman bilinçsiz bir süreçtir ve karşıdakinin ilgisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman karşıdaki insanın düşüncelerine çok fazla kafa yordukları için göz teması onları daha fazla strese sokabiliyor çünkü gözler, karşı tarafın bizi nasıl değerlendirdiğine dair en güçlü ipuçlarını taşır.
Bu konuda bir diğer ilginç bilgi ise insan beyni, yüzleri tanımak ve ifadelerden duyguları ayırt etmek konusunda çok hızlıdır. Ne var ki sosyal anksiyete devreye girdiğinde bu hız bazen avantaja değil, dezavantaja dönüşür. Kişi, karşısındaki bir kaş çatma veya belirsiz bir bakış gibi olumsuz olabilecek en ufak ifadeyi bile çok hızlı fark eder. Sonuç olarak bu küçük detaylar zihinde büyür ve çoğu zaman kendimizi en kötü senaryoyu düşünürken buluruz.
Bu yüzden sosyal anksiyete yaşayan biri için basit bir sohbet bile yorucu bir hâl alabilir. Konuşurken bir yandan ne söylediğini düşünürken, diğer yandan karşısındakinin yüzünü, ses tonunu ve tepkilerini sürekli analiz eder. Yani, beyin adeta “tehlike tarama modu”nda çalışır. Bu da sohbetin doğal akışını sekteye uğratır.
Bu duruma biraz daha pozitif taraftan bakacak olursak, sosyal anksiyete sahibi insanların daha detaycı olduğunu ve sosyal ortamlarda daha dikkatli gözlemciler olduğunu söyleyebiliriz. Yani, aslında bu bir yetersizlikten kaynaklanmaz aksine, beynin koruma mekanizmasıdır. Ancak, bu mekanizma fazla hassaslaştığında gereğinden fazla düşünceye ve sosyal ilişkilerimizi zora sokmaya başlayabiliyor.
Bir başka pozitif tarafı da, sosyal anksiyeteye hayatımız boyunca mahkum olmadığımızdır. Eğer zihnimizin sosyal durumlarda nasıl çalıştığını fark eder ve bu mekanizmayı yavaşlatmanın yollarını bulursak iletişim çok daha verimli ve sakin gerçekleşecektir. Zorlayıcı durumlarda hatırlamamız gerekir ki; sosyal anksiyete kişiliğimizin değişmeyen bir parçası değildir. Küçük farkındalıklar ve doğru destekle, sosyal ortamlar zamanla daha güvenli ve keyifli alanlara dönüşebilir.
By Yeni FikirlerYeni insanlarla tanışacağınız zaman geriliyor musunuz? Ellerini nereye koyacağını bilememek, gözlerini kaçırmak ya da “Şu an garip mi duruyorum?” diye sorguluyor musunuz peki? Sosyal bir ortama girdiğinizde hissedilen hızlı kalp atışları, terleyen avuçlar gibi deneyimler size tanıdık geliyor olabilir. Her ne kadar bunlar sosyal anksiyete belirtileri gibi görünse de, bazen sadece yeni bir deneyimin yarattığı heyecandan ibaret olabilir. Ancak bazı insanlar bu gerginlik hissini ve fiziksel belirtileri yoğun, sürekli ve günlük hayatlarını etkileyecek boyutlarda yaşayabiliyor. Bu durum ise, sosyal anksiyete bozukluğu olarak nitelendirilebilir. Fakat tekrar belirtmek gerekir ki, sosyal anksiyete çekingenlik veya içedönük olmak değildir.
Araştırmacılar, sosyal anksiyetenin beyindeki etkilerini incelemekte çeşitli yöntemler kullanıyor. Bunlardan bir tanesi insanların bir şeye bakarken bakışlarını nereye ve ne kadar süreyle yönlendirdiklerini takip etmek için kullandıkları göz tarama metodu. Bu metodu insanların yüzlere bakarken uyguladıklarında ise sosyal anksiyetesi olan kişilerin insan yüzlerine bakarken göz bölgesinden kaçındıklarını gözlemlemişlerdir. Fakat bu, çoğu zaman bilinçsiz bir süreçtir ve karşıdakinin ilgisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman karşıdaki insanın düşüncelerine çok fazla kafa yordukları için göz teması onları daha fazla strese sokabiliyor çünkü gözler, karşı tarafın bizi nasıl değerlendirdiğine dair en güçlü ipuçlarını taşır.
Bu konuda bir diğer ilginç bilgi ise insan beyni, yüzleri tanımak ve ifadelerden duyguları ayırt etmek konusunda çok hızlıdır. Ne var ki sosyal anksiyete devreye girdiğinde bu hız bazen avantaja değil, dezavantaja dönüşür. Kişi, karşısındaki bir kaş çatma veya belirsiz bir bakış gibi olumsuz olabilecek en ufak ifadeyi bile çok hızlı fark eder. Sonuç olarak bu küçük detaylar zihinde büyür ve çoğu zaman kendimizi en kötü senaryoyu düşünürken buluruz.
Bu yüzden sosyal anksiyete yaşayan biri için basit bir sohbet bile yorucu bir hâl alabilir. Konuşurken bir yandan ne söylediğini düşünürken, diğer yandan karşısındakinin yüzünü, ses tonunu ve tepkilerini sürekli analiz eder. Yani, beyin adeta “tehlike tarama modu”nda çalışır. Bu da sohbetin doğal akışını sekteye uğratır.
Bu duruma biraz daha pozitif taraftan bakacak olursak, sosyal anksiyete sahibi insanların daha detaycı olduğunu ve sosyal ortamlarda daha dikkatli gözlemciler olduğunu söyleyebiliriz. Yani, aslında bu bir yetersizlikten kaynaklanmaz aksine, beynin koruma mekanizmasıdır. Ancak, bu mekanizma fazla hassaslaştığında gereğinden fazla düşünceye ve sosyal ilişkilerimizi zora sokmaya başlayabiliyor.
Bir başka pozitif tarafı da, sosyal anksiyeteye hayatımız boyunca mahkum olmadığımızdır. Eğer zihnimizin sosyal durumlarda nasıl çalıştığını fark eder ve bu mekanizmayı yavaşlatmanın yollarını bulursak iletişim çok daha verimli ve sakin gerçekleşecektir. Zorlayıcı durumlarda hatırlamamız gerekir ki; sosyal anksiyete kişiliğimizin değişmeyen bir parçası değildir. Küçük farkındalıklar ve doğru destekle, sosyal ortamlar zamanla daha güvenli ve keyifli alanlara dönüşebilir.