
Sign up to save your podcasts
Or


Ey sulara serinlik veren…
Karanlık tapınaklarının ateşini, insanların ruhuyla besleyen bir çağa geldik.
Bir çağa geldik ki, belleksiziz
Hafızamızı değil, yalnızca bedenimizi terletiyor alevlerin yalımı.
Heybemizde darı yok; kırbamızda su kalmamış; elimiz hançere yakışmıyor artık.
Güneye dönüyoruz, ama aklımızı bir türlü alamıyoruz kuzeyden.
Karışık bir kafa için dua okuyacak dilimiz kekeme.
Kekeme dilimizi çözmek için bize dua edecek kim varsa, kayıp…
Kayıp bir ahaliyiz biz.
Buraya gelirken yollara işaret koymaya akıl erdiremedik.
Eski bir alışkanlık arıyoruz, üstü örtülmemiş bir iz, bir emare.
Bir emare belki bize hatırlatır, bülbül kafesinden bir göğsümüz olduğunu.
Ama hiçbir can alıcı işaret çarpmıyor gözlerimize.
Gök çadır olmaktan vazgeçmiş, yer taş kesmiş sanki.
Ne yağmur bize merhamet bahşediyor, ne toprağı çatlatan çiğdemle yandaşlık kurabiliyoruz. Ancak birbirimizin kanını akıtarak anlayabiliyoruz canlı olduğumuzu.
İnsan oluşumuzla en büyük aşinalığımız bu.
Sıcak kana dokununca diyoruz ki, “tamam, demek burası hâlâ dünya! ..”
Dünyanın dönüşü başımızı döndürmüyor artık.
Çünkü dönüp bakmıyoruz akıp duran bulutlara.
Çünkü boynumuz kalın.
Ve hiç kimse yüz vermiyor bu tür çocukça oyunlara.
Biz dünyayı işvekar bir çengi gibi düşünüyoruz; böyle kuruluyor aramızdaki bağ.
Yani biz, birbirimizin teninden yükselen buharı soluyarak çiziyoruz yörüngemizi.
Bu sırnaşık rotadan çıkarsak, içimize düşecek kuşkudan ödümüz kopuyor.
Çünkü biz, ancak ayarı bozuk bir altın için yüzüyoruz birbirimizin derisini.
Bize düşen kurnazca gülümsemek…
Kurnazca gülümsüyoruz.
Utandıkça, alnındaki terden perçemleri sırılsıklam olan, o mahcup damarımız çatlayalı çok oldu.
Nerede bir masumiyet görsek, hemencecik çelik kasamızın şifresi geliyor aklımıza.
Sırrı çözülmüş bir dünyada tek sırrımız bu kaldı.
Daha akşamdan uykumuzu kaçırıyor o kasada saklı duran ne varsa!
Gündüzleri göğsüne keçe çalıp, geceleri uykuda efendilerini arayan dervişlerin avuçlarını
dayadıkları kurnalar bize kuru. Bizimkisi, gözenekleri losyonla ferahlayan fazla beyaz, fazla
sarkık bir deri.
Korkuyoruz ölümün bizi yarı yolda bırakmasından.
Çünkü yaşadığımız çağın çetelesinde her şey buraya ait, her şey balçığımıza zimmetli.
Biz hesap adamıyız; çeklerini imzalamadan ölen birinin ruhunu mahkeme edecek kadar.
Yani biz istiyoruz ki, gövdemiz külçelerle ağırlaşsın; bu şan, bu şerefle çıkalım çarşılara.
Bu yüzden hiçbir tahammülümüz yok hiçbir oyun bozana. Bizi bir tek hırkaya çağıranın
aklından kuşku duyuyoruz. Onu hekimlere gönderiyoruz, haznesinden grafikler çıkaran
makinalara…
Ey kaderimizin sahibi…
Artık içimiz bütün rüzgarlara açık.
Ne bir sınır, ne bir elek var dünyayla aramızda.
Bizi saklı tutan perdeyi yine biz yırttık; makasımız hâlâ keskin, ama iğne yok yanımızda. Şimdi yakarıyoruz:
Bizi dünyadan sen sakla!
Yani biz, bir bardağa dökülen suya bakınca, her seferinde: “ey su, nasıl da berraksın” diyebilelim, hayretle.
Bir çocuk konuşunca herkes sussun; “bu nasıl güzel tanışıklık” diye geçirsin içinden.
Belki, böyle böyle yeniden iz tutar ayaklarımız....
Serinleten bir patika az şey mi, bu ateş ormanında!
Az şey mi, dünya kapımızı çalınca, göğsümüzün gürültüyle çarpmaması?
By HedablidaEy sulara serinlik veren…
Karanlık tapınaklarının ateşini, insanların ruhuyla besleyen bir çağa geldik.
Bir çağa geldik ki, belleksiziz
Hafızamızı değil, yalnızca bedenimizi terletiyor alevlerin yalımı.
Heybemizde darı yok; kırbamızda su kalmamış; elimiz hançere yakışmıyor artık.
Güneye dönüyoruz, ama aklımızı bir türlü alamıyoruz kuzeyden.
Karışık bir kafa için dua okuyacak dilimiz kekeme.
Kekeme dilimizi çözmek için bize dua edecek kim varsa, kayıp…
Kayıp bir ahaliyiz biz.
Buraya gelirken yollara işaret koymaya akıl erdiremedik.
Eski bir alışkanlık arıyoruz, üstü örtülmemiş bir iz, bir emare.
Bir emare belki bize hatırlatır, bülbül kafesinden bir göğsümüz olduğunu.
Ama hiçbir can alıcı işaret çarpmıyor gözlerimize.
Gök çadır olmaktan vazgeçmiş, yer taş kesmiş sanki.
Ne yağmur bize merhamet bahşediyor, ne toprağı çatlatan çiğdemle yandaşlık kurabiliyoruz. Ancak birbirimizin kanını akıtarak anlayabiliyoruz canlı olduğumuzu.
İnsan oluşumuzla en büyük aşinalığımız bu.
Sıcak kana dokununca diyoruz ki, “tamam, demek burası hâlâ dünya! ..”
Dünyanın dönüşü başımızı döndürmüyor artık.
Çünkü dönüp bakmıyoruz akıp duran bulutlara.
Çünkü boynumuz kalın.
Ve hiç kimse yüz vermiyor bu tür çocukça oyunlara.
Biz dünyayı işvekar bir çengi gibi düşünüyoruz; böyle kuruluyor aramızdaki bağ.
Yani biz, birbirimizin teninden yükselen buharı soluyarak çiziyoruz yörüngemizi.
Bu sırnaşık rotadan çıkarsak, içimize düşecek kuşkudan ödümüz kopuyor.
Çünkü biz, ancak ayarı bozuk bir altın için yüzüyoruz birbirimizin derisini.
Bize düşen kurnazca gülümsemek…
Kurnazca gülümsüyoruz.
Utandıkça, alnındaki terden perçemleri sırılsıklam olan, o mahcup damarımız çatlayalı çok oldu.
Nerede bir masumiyet görsek, hemencecik çelik kasamızın şifresi geliyor aklımıza.
Sırrı çözülmüş bir dünyada tek sırrımız bu kaldı.
Daha akşamdan uykumuzu kaçırıyor o kasada saklı duran ne varsa!
Gündüzleri göğsüne keçe çalıp, geceleri uykuda efendilerini arayan dervişlerin avuçlarını
dayadıkları kurnalar bize kuru. Bizimkisi, gözenekleri losyonla ferahlayan fazla beyaz, fazla
sarkık bir deri.
Korkuyoruz ölümün bizi yarı yolda bırakmasından.
Çünkü yaşadığımız çağın çetelesinde her şey buraya ait, her şey balçığımıza zimmetli.
Biz hesap adamıyız; çeklerini imzalamadan ölen birinin ruhunu mahkeme edecek kadar.
Yani biz istiyoruz ki, gövdemiz külçelerle ağırlaşsın; bu şan, bu şerefle çıkalım çarşılara.
Bu yüzden hiçbir tahammülümüz yok hiçbir oyun bozana. Bizi bir tek hırkaya çağıranın
aklından kuşku duyuyoruz. Onu hekimlere gönderiyoruz, haznesinden grafikler çıkaran
makinalara…
Ey kaderimizin sahibi…
Artık içimiz bütün rüzgarlara açık.
Ne bir sınır, ne bir elek var dünyayla aramızda.
Bizi saklı tutan perdeyi yine biz yırttık; makasımız hâlâ keskin, ama iğne yok yanımızda. Şimdi yakarıyoruz:
Bizi dünyadan sen sakla!
Yani biz, bir bardağa dökülen suya bakınca, her seferinde: “ey su, nasıl da berraksın” diyebilelim, hayretle.
Bir çocuk konuşunca herkes sussun; “bu nasıl güzel tanışıklık” diye geçirsin içinden.
Belki, böyle böyle yeniden iz tutar ayaklarımız....
Serinleten bir patika az şey mi, bu ateş ormanında!
Az şey mi, dünya kapımızı çalınca, göğsümüzün gürültüyle çarpmaması?