
Sign up to save your podcasts
Or


“Sanki dünyada değil, dünyayı paylaşmış gibi yaşıyor onlar”
Ayakkabılarım durduğu yerde eskiyor. Sanki ayaklarımdan habersiz, kilometrelerce yol yürümüş gibi yorgun, bitkin,. Kim bilir pantolonum ve gömleğim benden gizli kaç şehre gitmiş, kaç yağmurda ıslanmış, Kaç lokantada oturmuş, kaç belediye otobüsünde seyahat etmiş, kaç otel odasında dinlenmişti. Kalbim kaç kalbin sınırlarından teğet geçmiş? Elimde olan ne var? Dünya dönüyor işte!
Düşünüp durmamalı öyleyse, işte ben kendimi itiyorum, zorla sürüklüyorum hayata
Gitmeseydi ona anlatırdım hiç kimseye anlatamadıklarımı
Belki o zaman teğet geçerdi düşlerim
Düşlerinden,
Ellerim, ellerinden. Ne mutluluk… Bir şairin ellerinden
Kalbinde günden güne büyüyen bir boşluk duygusu. Anla beni ey yağmur! İçime içime çiseliyorum geceleri
Başkaları uykuda dinlendiriyor acılarını, Bense düşlerden duvarlar örüyorum korkularıma. Çağlardan çağlara ince bir köprü kurulur şimdi dudaklarımda. Bir prenses hayaleti yürür o köprüde. Ve ortaçağın tam ortasında bir kale düşer
Düşer gözlerime, oradan da ellerime
Hayalet askerler çeker güneşin ve ayın bayrağını
Prenses ince ayaklarına bakar, bir de mavi der, durmadan mavi
Gözyaşları derelere doğru akar da akar
Bir balkondan diğerine konan kuşlar gibi
Yakın çağın yakın bir günü
Savaşlar, ihtilaller arasında
Bütün güller soluk soluğa Anlatıyor bir sevda masalının En ince ayrıntılarını:
Kederi, annesinden miras kalmıştır
Sabahları saçlarını yalnızlıkla tarar,
Gözlerinin akı, bulutlara doğru akar
Bardağını tutarken konuşmaz –bir konuşsa içi kan dolacaktır-
Kırıldı kırılacak bir kurumuş dal gibi sallanır da rüzgârda
Orada hep bir çocuktur durur, çocukça kaldırır onu
Bir de baloncu vardır, durdurur zamanı, parçalara böler
Karelere, küplere ve konilere, yamuklara…
Olmadı silindirlere benzetir elleriyle
Ve
Kırmızı balon
Mavi balona anlatır terk edilmiş masalları
Kaldırımlarda ise heykeller yürümektedir artık
Bilinmezliğe, ayrılığa ya da bir sinemanın tam önüne
Filmdeki sonbahar sahnesinden yapraklar düşer artık her yüze
Prenses uykuya dalar…içinde kök salmışken o hiçbir şeyi umursamadan, karanlık bir koridordan başka bir karanlık koridora doğru ilerliyordu sessizce. Yaşamın ölümle iç içe girdiği ve seslerin seslere, renklerin renklere, gerçeklerin hayallere karıştığı noktada, yalnızlık, birbirlerinde tüm bilinen anlamlarını kaybederek, aslında hiç olmayan bir anlamı kazandıklarında o, gerçekliği ve geçerliliği olmayan kimi nesnelerin sergilendiği bir müzedeydi artık. Suyumuz yetmiyor çiçeklere, kanımızı kullanıyoruz. Sıkıntı öyle bir sardı ki dört bir tarafı, yüz kere söylendiğinde anlamını yitiren sözcükler gibi olduk. Resmi yapan ressam, yanlış tuvale çizmiş zamanı ve yüzlerimizi. Yetmeyecek azıklar aldık yanımıza, dönmek üzere giderken…Arkamızda bıraktığımız çocukların yüzüne işledik kederi ve hüznü. Bu en büyük günah olarak anlımızda duruyor…Su seni istiyor, rüzgar beni. Bitti derken, herhangi bir yerde, herhangi bir insanın düşleri bitirir kendini. Doğrulup yerimden, merhaba demeye bile yetmeyecek bir derman över ölüyor içimde. İçimdeki acı bitmiyor. Aramızdaki uzaklık demiştim ya, birbirini gören iki duvarda asılı resimlerin yaşadığıdır benimkisi. Bu öykünün hiç başlangıcı ve sonu olmadı ki. Uykusuzluğa dayanamayan baykuş, unuturmuş gecenin rengini. Kırgın dönüp dolaşmaların labirentinde nar rengi bir susuş olur gece…Ey gece! Koru bizi… biz biliriz gece olunca gündüzün perdelerini kimin çektiğini. Ve de günlerin sarnıcında her şey o kadar berrak değil artık. Ve ırmaklardaki balıkların acılığı deniz özleminden midir bilmem...Bin yıllık ayrılıktır benimkisi. Sıkıntı! İçimdeki! Tavana veya yere bakarak uslanmaz adımızın baş harfleri. Acılara, sıkıntılara tarih atmayanlar, unuturlar miladı…Toprak yorar insanı, inan bana.
By Hedablida“Sanki dünyada değil, dünyayı paylaşmış gibi yaşıyor onlar”
Ayakkabılarım durduğu yerde eskiyor. Sanki ayaklarımdan habersiz, kilometrelerce yol yürümüş gibi yorgun, bitkin,. Kim bilir pantolonum ve gömleğim benden gizli kaç şehre gitmiş, kaç yağmurda ıslanmış, Kaç lokantada oturmuş, kaç belediye otobüsünde seyahat etmiş, kaç otel odasında dinlenmişti. Kalbim kaç kalbin sınırlarından teğet geçmiş? Elimde olan ne var? Dünya dönüyor işte!
Düşünüp durmamalı öyleyse, işte ben kendimi itiyorum, zorla sürüklüyorum hayata
Gitmeseydi ona anlatırdım hiç kimseye anlatamadıklarımı
Belki o zaman teğet geçerdi düşlerim
Düşlerinden,
Ellerim, ellerinden. Ne mutluluk… Bir şairin ellerinden
Kalbinde günden güne büyüyen bir boşluk duygusu. Anla beni ey yağmur! İçime içime çiseliyorum geceleri
Başkaları uykuda dinlendiriyor acılarını, Bense düşlerden duvarlar örüyorum korkularıma. Çağlardan çağlara ince bir köprü kurulur şimdi dudaklarımda. Bir prenses hayaleti yürür o köprüde. Ve ortaçağın tam ortasında bir kale düşer
Düşer gözlerime, oradan da ellerime
Hayalet askerler çeker güneşin ve ayın bayrağını
Prenses ince ayaklarına bakar, bir de mavi der, durmadan mavi
Gözyaşları derelere doğru akar da akar
Bir balkondan diğerine konan kuşlar gibi
Yakın çağın yakın bir günü
Savaşlar, ihtilaller arasında
Bütün güller soluk soluğa Anlatıyor bir sevda masalının En ince ayrıntılarını:
Kederi, annesinden miras kalmıştır
Sabahları saçlarını yalnızlıkla tarar,
Gözlerinin akı, bulutlara doğru akar
Bardağını tutarken konuşmaz –bir konuşsa içi kan dolacaktır-
Kırıldı kırılacak bir kurumuş dal gibi sallanır da rüzgârda
Orada hep bir çocuktur durur, çocukça kaldırır onu
Bir de baloncu vardır, durdurur zamanı, parçalara böler
Karelere, küplere ve konilere, yamuklara…
Olmadı silindirlere benzetir elleriyle
Ve
Kırmızı balon
Mavi balona anlatır terk edilmiş masalları
Kaldırımlarda ise heykeller yürümektedir artık
Bilinmezliğe, ayrılığa ya da bir sinemanın tam önüne
Filmdeki sonbahar sahnesinden yapraklar düşer artık her yüze
Prenses uykuya dalar…içinde kök salmışken o hiçbir şeyi umursamadan, karanlık bir koridordan başka bir karanlık koridora doğru ilerliyordu sessizce. Yaşamın ölümle iç içe girdiği ve seslerin seslere, renklerin renklere, gerçeklerin hayallere karıştığı noktada, yalnızlık, birbirlerinde tüm bilinen anlamlarını kaybederek, aslında hiç olmayan bir anlamı kazandıklarında o, gerçekliği ve geçerliliği olmayan kimi nesnelerin sergilendiği bir müzedeydi artık. Suyumuz yetmiyor çiçeklere, kanımızı kullanıyoruz. Sıkıntı öyle bir sardı ki dört bir tarafı, yüz kere söylendiğinde anlamını yitiren sözcükler gibi olduk. Resmi yapan ressam, yanlış tuvale çizmiş zamanı ve yüzlerimizi. Yetmeyecek azıklar aldık yanımıza, dönmek üzere giderken…Arkamızda bıraktığımız çocukların yüzüne işledik kederi ve hüznü. Bu en büyük günah olarak anlımızda duruyor…Su seni istiyor, rüzgar beni. Bitti derken, herhangi bir yerde, herhangi bir insanın düşleri bitirir kendini. Doğrulup yerimden, merhaba demeye bile yetmeyecek bir derman över ölüyor içimde. İçimdeki acı bitmiyor. Aramızdaki uzaklık demiştim ya, birbirini gören iki duvarda asılı resimlerin yaşadığıdır benimkisi. Bu öykünün hiç başlangıcı ve sonu olmadı ki. Uykusuzluğa dayanamayan baykuş, unuturmuş gecenin rengini. Kırgın dönüp dolaşmaların labirentinde nar rengi bir susuş olur gece…Ey gece! Koru bizi… biz biliriz gece olunca gündüzün perdelerini kimin çektiğini. Ve de günlerin sarnıcında her şey o kadar berrak değil artık. Ve ırmaklardaki balıkların acılığı deniz özleminden midir bilmem...Bin yıllık ayrılıktır benimkisi. Sıkıntı! İçimdeki! Tavana veya yere bakarak uslanmaz adımızın baş harfleri. Acılara, sıkıntılara tarih atmayanlar, unuturlar miladı…Toprak yorar insanı, inan bana.