Gecenin karanlığında denizden yükselen garip mavi ışıklar eski Yunanlılara göre yıldırımlar ile aynı doğaya sahipti. Zeus’un yıldırımlarına inananlar bir yana çoğu, bu yıldırımların bulutlarda meydana gelen patlamalar sırasında oluştuğuna inanıyordu. Denizden yükselen bu mavi ışıklar elektrik ile haşır neşir bir hayat süren Benjamin Franklin'in de dikkatini çekti. Başta bu ışıkların elektriksel etkileşimlerden meydana geldiğini düşündüyse de kıyısına gittiği o ışıklı denizden aldığı bir şişe su ile bu fikri anında değişti. Şişeyi salladığında içindeki su mavi renkte ışıldıyor, su durağanlaştığında ise ışık kayboluyordu. Denizlerin gündüzleri emdikleri ışığı geceleri geri verdiğine inanılan bir dönemde elindeki bir şişe deniz suyuna bakan Franklin bu ışığın suyun üst yüzeylerinde yoğunlaşan canlıların oluşturduğunu düşündü.
Yakamoz (Wikimedia Commons)
Colobonema denizanası (Flickr)
Ateşrengi algler (dinoflagellatlar) olarak bilinen bu canlıların bir çok türü vardır ve genellikle rahatsız edildiklerinde ışık yayarlar. Halk arasında yakamoz, genelikle Ay’ın su yüzeyinde oluşturduğu parıltılara denmekle birlikte balıkların sudaki kımıldanmalarıyla oluşan parıltılara denir. Bu, yaygın bir yanlıştır. Oysa günümüzden üç asır önce Franklin’in keşfettiği şey yakamozun gerçek sebebidir. Yakamoz, biyolojik ışık üretme özelliğine sahip alglere verilen isim olmasının yanında onların meydana getirdiği parıltıyı da ifade eder. Geceleri yüzmeyi seviyorsanız onlarla birlikte yüzme keyfini, her hareketinizle daha da parlayan mavi suları hiç beklemediğiniz bir anda deneyimleyebilirsiniz.
Latince "bios" (yaşam) ve "lumen" (ışık) kelimelerinden oluşturulan biyolüminesans kelimesi, canlılar tarafından meydana getirilen biyolojik ışıldamayı ifade eder. Bu tür ışığın yani biyolüminesansın temel özelliği çıplak gözle görülebilir olmasıdır. Lüminesan canlılar genel olarak 440 - 480 nanometre dalga boyu arası ışık yayar ve bu da insan gözü ile görebilidiğimiz mavi-yeşil ışık aralığına denk gelir.
Panellus stipticus (Wikimedia Commons)
Canlılar neden ışık yayar?
Henüz tamamı keşfedilmemiş olsa da bilinen lüminesan canlıların çoğu derin denizlerde ve okyanuslarda bulunur. Güneş ışığının ya ulaşamadığı ya da çok azının ulaşabildiği okyanus bölgelerinde yaşayan canlıların, karanlıkta yaşıyor olsalar dahi biyolüminesansı aydınlatma amacı ile kullanmayı pek tercih etmedikleri görülür. Avlarını çekmek, karşı cinsi cezbetmek, sürü içi iletişim bu ışığın yaygın kullanılma sebeplerindendir. Bunların yanında doğanın bizlere sunduğu bir hayli ilham verici kullanımları da vardır. Bazı balıklar, lüminesan tepkime ürünlerini vücut dışına açılan salgı bezlerinden suya püskürerek, avcıların kendi yerlerini bulmasını zorlaştırarak hayatta kalırlar. Daha dolaylı bir savunma yöntemi olarak, saldırı altındaki lüminesan bir canlı ışık yayarak daha büyük bir avcının dikkatini kendi bulunduğu bölgeye çeker ve kendi yaşamını tehdit eden avcıyı av konumuna düşürerek hayatta kalır.
Karada ise bazı bitkiler, mantarlar ve ışıldayan canlı denildiğinde hemen herkesin aklına gelen ateşböceği gibi bazı böcekler bu özelliğe sahiptir. Lüminesan bitki ve mantarlar uyaranlardan bağımsız, karanlıkta sürekli olarak ışıldar. Böcekler ise belirli aralıklarla ve uyarıldıkları zaman ışıldarlar; bu uyarmalar dokunmayla, ışıkla, kimyasal veya elektriksel olabilir. Yaygın bilinen lüminesan canlı ateşböcekleri, bu özelliği tür içi iletişimde kullanır. Belirli aralık, uzunluk ve miktarlardaki bu parlamaları kendi aralarında özel iletişim kodları gibi kullanırlar.
Waitomo'da bir mağarada ateşböcekleri (Flickr) ve küçük resimde İngiltere'den bir ateşböceği (Lampyris noctiluca) kurtçuğu (Flickr)
Yolunuz Yeni Zelanda, Waitomo'ya düşerse oradaki ateşböceği mağaralarını mutlaka ziyaret edin. Mağaranın duvarlarında yüzlerce ateşböceği larvası yıldızlar gibi parlayarak size gökyüzü manzarasını aratmayacaktır.
Canlılar nasıl ışık yayar?
Oksilusiferin,