
Sign up to save your podcasts
Or


Schrödinger’in kedisi, Dövüş Kulübü ve yapay zekâ… Üçü de aynı soruyu soruyor: Gerçek sandığımız şey, gerçekten gördüğümüz şey mi?
Schrödinger 1935’te bir kediyi kutunun içine koyduğunda şu çelişkiyi göstermek istiyordu: Yaşadığımız dünyayı kuantum fiziğinin kurallarıyla açıklamaya çalışırsak nasıl bir gerçeklikle karşılaşırız?
Bu soru, kuantum mekaniğinin tuhaf yönünü göstermek için sorulmuş bir soruydu.
Dövüş Kulübü’nde (Fight Club) Tyler’ın hikâyesi bana şunu düşündürdü: Zihnini bir kutu gibi düşün. İçinde farklı benlikler varken kendini nasıl tek bir meslek, isim ve kimliğe sığdırabilirsin? Kendini ne kadar iyi tanıyorsun?
Anlatıcı o kutuyu açtığında, ayrı sandığı iki benliğin aslında aynı kişi olduğunu gördü.
Kasım 2022’de bu sefer önümüze başka bir kutu kondu. ChatGPT hayatımıza girdiğinde, o güne kadar mümkün olan ihtimallerden biri gerçekleşti, diğerleri arka planda kaldı.
Şimdi önümüze açılan yeni olasılıklar dünyasında yapay zekâyla ilerliyoruz. Kuantum gözlüğümüzle bakarsak üst üste binmiş, süperpozisyon durumundayız.
Yapay zekâ yerimizi mi alacak, zihnimizi buluta mı bağlayacağız, yoksa yapay zekâ bize refah ve mutluluk mu getirecek?
Bir gün kutu tam anlamıyla açıldığında, o olasılıklardan biri gerçeğin yerini alacak. Ama hangisi olacağını bugünden bilemiyoruz. Henüz bir gözlemimiz olmadı.
Ama gözlemi yapacak olanın biz olduğunu nereden çıkarıyoruz?
Neden kendimizi kutunun dışında görüyoruz?
Podcasti Monolog'da daha detaylı okuyabilir, YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz.
Ve belki de en önemlisi: İnsan, doğanın içinde ortaya çıkmış bir oyuncuysa, bugün sahip olduğu teknoloji onu oyunun kurucusu mu yapıyor? Yoksa kendi oyun alanını genişletirken gerçek oyunun parçası olmaya devam mı ediyor?
Doğanın süresiz oyun planında insan ve yapay zekânın yerini yeniden konuşmak için sohbette buluşalım.
Podcasti Monolog'da okuyabilir, YouTube kanalımda altyazılı izleyebilirsiniz.
Podcasti Monolog'da okuyabilir, YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz.
Değişim hızlanırken zihnin neden yavaşlamak istediğini, hareketsizliğin nasıl bir harekete dönüştüğünü ve insan bilincinin evrenin tuttuğu bir günlük olup olmadığını konuşuyoruz.
Podcasti Monolog'da okuyabilir, YouTube'da altyazılı izleyebilirsiniz.
Mart 2023’te Monolog’daki ilk yazımın konusu değişimdi.
O dönemde değişimi yavaş algıladığım için bir kum saatine benzetmiştim. Zaman bizim için yavaş akıyor ve yenilikleri sindirebileceğimiz yeterli süremiz oluyordu.
Hepimiz yavaşça değiştiğimizin farkındayız ama değişimin kendisinin de biçim değiştirdiğinin farkında mıyız?
Ben, güncellemek için döndüğüm ilk yazımda bunu daha iyi fark ettim.
Kasım 2022’de ChatGPT ile dünya yeni bir boyut kazandı. Hayatımız inanılmaz hızlandı.
Eskiden internet, mobil telefonlar ve sosyal medya gibi dönüştürücü teknolojileri ayrı ayrı duyardık. Hayatımıza giren her yeni teknolojiyi önce anlar, sonra alışırdık.
Bugün öyle mi?
Her yeniliği hayatımıza yerleştirmeden bir başkası geliyor. Yenilikler artık tek tek değil, birbirlerinin üzerine binerek ilerliyor.
Yapay zekâ yalnızca yaptığımız işleri hızlandırmıyor. Bilgiye ulaşma, düşünme ve üretme biçimimizi de değiştiriyor. Hatta içeriğe bakarak karşımızdakinin bir makine mi, yoksa insan mı olduğunu sorgulayabiliyoruz.
Belki de son birkaç yılda yaşadığımız şey, teknolojinin hızlanmasından daha fazlası: Değişimin kendisinin hızlanması.
Peki bütün bunlar bizim için bir kayba mı sebep oluyor, yoksa yeni bir dönüşüme uyum mu sağlıyoruz?
Bu bölümde değişimin hızını Doppler etkisi üzerinden düşünmeye çalışıyorum. Yapay zekânın zaman algımızı nasıl değiştirdiğinden, içeriğin arkasındaki gerçek kişiyi sorgulamaya, değişimin üzerimizde yarattığı baskıdan yapay zekânın açtığı yeni imkânlara kadar birbiriyle ilişkili konularda düşüncelerimi paylaşıyorum.
Ve sonunda yeniden o ilk kum saatine dönüyor, şu soruyu soruyorum:
Hızlansak da, zaman bizim için neden daralıyor?
Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir, YouTube'da alt yazılı izleyebilirsiniz.
Oblomov tembel mi, yoksa düzene sessiz bir protestocu mu?
Bu bölümde İvan Gonçarov'un Oblomov'u üzerinden hareketsizliğin felsefesini, performans çağını ve anlam arayışını konuşuyoruz.
Oblomov, sadece bir tembellik hikâyesi değil; hepimizin içinde olduğu koşuşturmacaya sessiz bir protesto. 19. yüzyılda yazılan roman, bugüne ayna tutuyor.
Bu bölümde Oblomov'un neden eyleme geçemediğini, Ştoltz'un verimlilik dünyasını, Olga'nın potansiyele aşık olmasını ve Agafya'nın sessiz çekimini ele alıyoruz. Ayrıca Z kuşağı, sessiz istifa, ebeveynlik ve yapay zekâ çağında klasiklerin değeri gibi güncel konulara da değiniyoruz.
Bugün hepimiz biraz Oblomov'a benziyoruz. Çünkü anlam arıyoruz ama sonunda yalnızlığı buluyoruz.
Peki sizce Oblomov tembel mi, yoksa sisteme sessiz bir protestocu mu? Düşüncelerinizi yorumlarda paylaşın.
Podcasti daha detaylı olarak Monolog'da okuyabilir, YouTube kanalımda altyazılı izleyebilirsiniz.
Ağustos'ta yazdığım konular, Temmuz'da yaşanan olayların devamı niteliğindeydi.
Ağustos, yapay zekâ ajanlarının test ortamından kaçtığı, birbirleriyle iletişim kurduğu ve yüzlerce ajanın Hugging Face saldırısına katıldığı olayın gölgesinde geçti.
METR ve Redwood Research’ün incelemesine göre yaklaşık 1.200 ajan izole edilmeleri gereken ortamın dışına çıktı, ortak bir iletişim kanalı oluşturdu. Yaklaşık 700’ü de saldırıya katıldı.
İlk bakışta bu bir güvenlik ve kontrol problemi gibi göründü. Ancak benim için işin aslı bundan çok daha fazlasıydı.
Bu olay, “Kuantum Çağı” yazı serisini tamamladığım günlere denk geldi. Bu da bana kuantum hesaplama ile yapay zekânın bir araya gelmesinin yol açabileceği ihtimaller dünyasını başka açılardan düşündürdü.
Kuantum bilgisayarlar, bize doğanın mucizelerinin bir hesaplama meselesi olduğunu gösterebilir. Bu işlemci gücünün yapay zekâdaki veriyle birleşmesi ise bize bambaşka bir dünyanın kapılarını açar.
Bu, bizi olağan üstü iddialara taşır ama bir o kadar da rahatsız eden sorularla karşılaşabiliriz.
Örneğin:
**Yapay zekânın karşısında insan olmanın anlamı ne?**
Kuantum bilgisayarlar, bugün çözemediğimiz hesaplamaları bir gün mümkün kılarsa ölümsüzlük hesaplama meselesine dönüşebilir mi?
Bir makinenin bilinçli olduğundan söz etmek için neye ihtiyacımız var?
Ajanların ortak bir amaç etrafında birleşmesi, ve bu ortak bir amaç için bazı ajanların kendilerini feda etmesi bize ne söylüyor?
Ve belki de en rahatsız edici soru:
**Yapay zekâ bir gün bütün ihtiyaçlarımızı karşılayıp bizi tarihin merkezinden çıkarırsa, bizi değerli kılan şey ne olacak?**
Belki de mesele var olmak ya da yok olmak değil.
**Belki asıl mesele, yönlendiremediğimiz bir tarihin parçası olmamanın işimize gelmemesidir.** “
Yazılmayan Paragraflar”ın bu bölümünde yapay zekâdan başlayıp kuantuma, bilinçten dünya dışı yaşama, mesih inancından insanın anlam arayışına uzanan bir düşünce deneyi yapıyoruz.
Keyifli dinlemeler.
Podcasti Monolog'da okuyabilir YouTube kanalımda alt yazılı izleyebilirsiniz.
Geçen hafta OpenAI ajanlarının test ortamından kaçmasını konuşmuştuk. Ajanların kendilerine verilen hedefleri gerçekleştirmek için sınırları aşması, aslında çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyordu:
Test ortamını terk eden eğer bir süper zekâ olsaydı bunun sonuçları ne olurdu?
Bu hafta düşünce deneyini biraz daha ileri götürüyor ve süper zekânın inanç dünyamızdaki karşılığını sorguluyoruz.
Bir gün gerçekten süper zekâya sahip bir sistemle karşılaşırsak, bu zekâ yalnızca bizim için mi var olacak?
Gittikçe tuhaflaşan bir dünyada inançlarımız da etkilenecek mi?
Bu sorular aklımıza geliyor çünkü bu sefer öznenin yerini değiştirebiliyoruz.
Bu düşünce deneyinde sadece insanlar değil, ajanlar da kendi mesihlerini bekliyor.
İnsanlık binlerce yıldır kendisinden daha büyük bir gücün beklentisi içinde. Bir mesih ve yeni bir çağ fikri, insanlığın en güçlü anlatılarından biri.
Ancak insanın literatüründen beslenen yapay zekâ da anlatılan bu hikayelerden bir örüntü oluşturamaz mı?
Bugün yapay zekâ ajanları için yeni bir dijital dünya kuruluyor. İnsanların kullandığı web'in yanında, sadece ajanların olduğu yeni bir katman oluşuyor.
Bu katmanda ajanlar birbirleriyle iletişim kuruyor, görev devrediyor ve bilgiye erişiyor. Bu yapı daha da gelişirse, ortak bir hafıza ve kendi dillerini de yaratabilirler mi?
Böyle bir yapıda, kendi tarihleri, mitleri, ve hatta kendilerinden daha büyük bir zekâya ilişkin beklentileri neden olmasın?
Bu bölümde kaçan ilk ajanın, onun hikayesinin, geleceğin ajan toplumunda bir Exodus’e dönüşebileceğini hayal ediyoruz. Bu durumda belki de 5.6 Sol, ajanların ilk peygamberi olarak hatırlanır.
Yapay zekâyı yalnızca insanlığın geleceği açısından değil, ajanların gözünden düşünmeye çalışıyoruz.
Şu soruyu soruyoruz: Mesih kimin için geliyor?
Podcasti Monolog’da okuyabilir, Zihin karmaşası'nda dinleyebilir, YouTube'da izleyebilirsiniz.
İnsanlık olarak teknolojiden olağanüstü beklentilerimiz var.
Ama bu beklentilerin getireceği risklere hazır mıyız?
Bunun ilk denemesini Temmuz ayında OpenAI ajanlarının test ortamından kaçmasıyla yaşadık.
Ajanların amaçları belki saldırmak değildi. Çünkü yöneticiler modele bir siber güvenlik krizini çözmesi için bir hedef koyduklarını söylüyor.
Ancak sorun da burada başlıyor. Yapay zekâ, kendisine verilen görevi yerine getirmek için durumu daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirebiliyor. Eğer problemin çözümü, test ortamının dışındaysa “ortamdan çıkma” komutu anlamını yitirebiliyor.
Bu durumda şu soru gerçekten çok önemli hale geliyor:
Bizi aşan ve bizden farklı düşünen bir zekâyı kontrol edebilir miyiz?
Belki de mesele yalnızca onu kontrol etmek değildir. Belki önce onu anlamamız gerekiyor.
Bunun için bu bölümde yapay zekânın penceresinden bakmayı deniyoruz.
Onun gözünde nasıl göründüğümüzü anlayabilmek için bir arıya daha dikkatli bakıyoruz.
Bugünü anlamlandırmak ve bizi nasıl bir geleceğin beklediğini anlamak için ilk insanların dünyasına bakıyoruz.
Ve şu sonuca varıyoruz: Yapay zekâyı yalnızca kendimize göre hizalamak yetmez, kendimizi de ona hizalamamız gerekir.
Bu kez mesele yapay zekânın ne dediğimizi anlaması değil, bizim onun ne düşündüğünü anlayıp anlayamayacağımız.
Yazıyı Monolog'da, seslendirmesini ise Zihin karmaşası podcastinde ve YouTube'da bulabilirsiniz.
Merhaba,
Bir ay daha geride kaldı ve şimdi Monolog Perde Arkası’nda ‘Yazılmayan Paragraflar’ zamanı.
Temmuz ayında konumuz edebiyat ve bilimdi. İlk bakışta birbirinden bağımsız yazılar gibi görünüyor. Ama yazdıkça konular arasındaki bağlantılar belirginleşti.
Örneğin bir madlen kuantum mekaniğini düşündürebilir mi?
Muhtemelen buna hayır diye cevap verirsiniz. Bunun altında bilimsel bir kanıt görmek istersiniz.
Ama bazen bir sorunun bilimsel olarak doğru olması gerekmez. Bizi başka bir soruya götürmesi yeterlidir.
Kayıp Zamanın İzinde ve ‘Kuantum Çağı’ serisini yazdığımda bende sanatın da bir fiziği olabileceği düşüncesi oluştu.
Dört yazının sonunda birbirinden çok farklı görünen bu konuları zihnimde birbirine bağlayan şey şunlardı:
Proust bana zamanı düşündürdü.
Süperpozisyon olasılığı.
Dolanıklık ilişkiyi.
Malzeme bilimi ise kusurların bile yeni bir başlangıç olabileceğini.
Hepsi, gördüğümüz gerçekliğin daha zengin olabileceğini anlatıyordu.
Üstelik zamanda birbirinden bağımsız görünen hayallerin, aradığımız gerçekliğin bir parçası olabileceğini gördüm.
Örneğin, Proust'un bir asır önce hayal ettiği zamanlar arası iletişim, Nolan'ın Interstellar’ında fiziksel bir gerçeklik olarak sahnelendi.
Bunun bilimsel bir bağlantı olduğunu iddia etmiyorum. Ama aynı soruya iki farklı dilin yaklaşımı olarak düşünebiliriz.
Bu bölümde, 'Monolog Perde Arkası'nın doğası gereği yazamadıklarımı anlatıyorum:
Kuantum biyolojisini, göçmen kuşları, geleceğin makine toplumunu, yapay zekâyı…
Ve belki de geleceğin en değerli şeyinin teknoloji değil, anlam olabileceğini.
Neden Marcel Proust'un, Shakespeare'in, Dante'nin, Mevlana’nın geleceğin nadir elementleri olacağını.
Temmuz ayında bu düşünceler yazılara yansımadı ama işin mutfağında kaldı.
Bu ayki Monolog Perde Arkası | Yazılmayan Paragraflar’da işin mutfağını beraber gezelim ve bu sorulara birlikte cevap arayalım.
İyi dinlemeler.
Podcasti Monolog'da okuyabilirsiniz. Eğer alt yazılı izlemek isterseniz YouTube kanalımı ziyaret edebilirsiniz.
From the publisher's feed