
Sign up to save your podcasts
Or


Size bir hayatı nasıl aldığımı anlatacağım. Bunu nasıl yapabildiğimi. Nasıl bu kadar kendimden geçebildiğimi. Her şeyi...
Dünya yuvarlak. Hayat da öyle.
En derini, aynı zamanda da en yükseğidir hayatın. Nereden baktığına bağlı.
Nerede doğduğuna.
Doğduğun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı.
Ama o sabah... Daha fazlası da vardı...Hatta o sabah, her şey fazladan da fazlaydı!
Uyanışım fazlaydı. Yataktan kalmışım, yürüyüşüm fazla. Yüzümü yıkayışım ve yine yürüyüşüm fazlaydı. Mutluluğa benzeyen bir şeyle kaplanmıştım . Ellerim, gözlerim ve gördüklerim fazlaydı. Bana hayatımı unutturan bir şey vardı üstümde.
Fazladan bir şey...
Geçmişi izliyordum. Uykularımı. Gecelerimi. Hiçbir şey anlamayan ailemi. Alnıma gömülmüş o çizgiyi izliyordum.
“Ben ağlamam” dedim kendime. “Kurutamam gözyaşlarımı çünkü. Başlarsam duramam diye ağlamam. Bütün damarlarım, kemiklerim çıkar gözkapaklarımdan. Geriye bir tek derim kalır.
Yalnızlığın labirenti... Benim şu an içinde yaşadığım evin bir çeşit tanımlaması bu.
İçinde doğduğun evi tanımak zorundasın. Patlamanın, geçmişi yok ettiğini bilmelisin.
Patlama öncesindeki hiçbir davranış ve düşüncenin sonucu yoktur. Kuralların doğum tarihi, zamanın başlangıcıdır. Zamanın başlangıcıysa, patlama anıdır.
Hala içinde yaşıyor olsan bile, doğduğun evi asla tanıyamadığını biliyorum. Üzerindeki çelik ve cam tabutların, kentin kalbinden uzaklaştıkça, ahşap ve taş kundaklara dönüştüğü, bütün sokak sularının döküldüğü denizin kıyısında sessiz bir ev.
Sessiz ve kalın duvarlı bir ev.
Nefes almadan önce düşünülen bir ev.
Her şeyin ve herkesin mükemmel olduğu bir ev.
Tanıklık ettiğim dünya, şiddet kullanılarak yönetiliyordu. Ancak kimse bunu itiraf etmiyordu. Hatta şiddet kelimesi bile gömülmüştü. Onun yerine başka bir kelime kullanılıyordu. Para. Çok daha nazik. Çok daha yasal. Çok daha ahlaki. Çağdaş uygarlıkta şiddetin anlamı paraydı.
Buradan çıkmak mümkün mü? Buradan çıkılabilir mi? Çıkılsa bile nereye gidilir?
İnsanlara ihtiyacım olduğuna inanmaya başlamıştım.
Demek ki, insanların sokakta yürürken, günde bir kez de olsa umut kelimesini bir tabelada okumaya ihtiyaçları var.
Bugünlük düşünebileceğim başka bir şey var mı diye baktım, aklımın sağına soluna.
Yok.
Peki.
Zaten hayat da yetmeyecek düşünmeye her şeyi...
Biz insanlar, sadece iyi bir performans gösterip öyle ölmek istiyoruz.
Yoksa, başka yapacak bir şey yok...
Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?
Onlar ne olacak?
Onlar da,
Göğüslerinde bir et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler.
Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler.
Yürüyorum. Yürünmesi gerektiği için değil. Sadece yürüyebildiğim için.
Kabul etmek gereken ilk gerçek de, doğumunda gözlerinin kapalı olduğu...
Hayata karanlıktan geldiğini bilmelisin. Anavatanın karanlık. Karanlığın kuralları yoktur. Karanlığın tarihi yoktur.
Doğumundan birkaç saat sonra gözlerini açmanın nedeni, ışığın seni beklediğini bilmendir.
Ben içinde karanlığın ağır bastığı bir çocuktum. Karanlık basınca kendini tanıyamayan bir çocuk. Adını koyamadığım bir duygu vardı içimde.
Parçalama ve parçalanma duygusu.
Gitmek istiyordum.
Hayatın sonuna kadar gitmek.
Zaten acıya ve yalana ne kadar dayanabileceğimi hep merak etmişimdir.
Hayat = zevk - acı.
Sonuç pozitifse yaşamışsındır hayatı, negatif ise doğduğun gün ölmüşsündür.
Şu an sadece kalp atışımı dinliyorum.
En sevdiğim ve tek dinlediğim grup: Atardamarlar!
Mükemmel bir orkestra.
Hiç nazlanmadan çalıyor. Kaprissiz. Ben ne zaman istersem...
By HedablidaSize bir hayatı nasıl aldığımı anlatacağım. Bunu nasıl yapabildiğimi. Nasıl bu kadar kendimden geçebildiğimi. Her şeyi...
Dünya yuvarlak. Hayat da öyle.
En derini, aynı zamanda da en yükseğidir hayatın. Nereden baktığına bağlı.
Nerede doğduğuna.
Doğduğun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı.
Ama o sabah... Daha fazlası da vardı...Hatta o sabah, her şey fazladan da fazlaydı!
Uyanışım fazlaydı. Yataktan kalmışım, yürüyüşüm fazla. Yüzümü yıkayışım ve yine yürüyüşüm fazlaydı. Mutluluğa benzeyen bir şeyle kaplanmıştım . Ellerim, gözlerim ve gördüklerim fazlaydı. Bana hayatımı unutturan bir şey vardı üstümde.
Fazladan bir şey...
Geçmişi izliyordum. Uykularımı. Gecelerimi. Hiçbir şey anlamayan ailemi. Alnıma gömülmüş o çizgiyi izliyordum.
“Ben ağlamam” dedim kendime. “Kurutamam gözyaşlarımı çünkü. Başlarsam duramam diye ağlamam. Bütün damarlarım, kemiklerim çıkar gözkapaklarımdan. Geriye bir tek derim kalır.
Yalnızlığın labirenti... Benim şu an içinde yaşadığım evin bir çeşit tanımlaması bu.
İçinde doğduğun evi tanımak zorundasın. Patlamanın, geçmişi yok ettiğini bilmelisin.
Patlama öncesindeki hiçbir davranış ve düşüncenin sonucu yoktur. Kuralların doğum tarihi, zamanın başlangıcıdır. Zamanın başlangıcıysa, patlama anıdır.
Hala içinde yaşıyor olsan bile, doğduğun evi asla tanıyamadığını biliyorum. Üzerindeki çelik ve cam tabutların, kentin kalbinden uzaklaştıkça, ahşap ve taş kundaklara dönüştüğü, bütün sokak sularının döküldüğü denizin kıyısında sessiz bir ev.
Sessiz ve kalın duvarlı bir ev.
Nefes almadan önce düşünülen bir ev.
Her şeyin ve herkesin mükemmel olduğu bir ev.
Tanıklık ettiğim dünya, şiddet kullanılarak yönetiliyordu. Ancak kimse bunu itiraf etmiyordu. Hatta şiddet kelimesi bile gömülmüştü. Onun yerine başka bir kelime kullanılıyordu. Para. Çok daha nazik. Çok daha yasal. Çok daha ahlaki. Çağdaş uygarlıkta şiddetin anlamı paraydı.
Buradan çıkmak mümkün mü? Buradan çıkılabilir mi? Çıkılsa bile nereye gidilir?
İnsanlara ihtiyacım olduğuna inanmaya başlamıştım.
Demek ki, insanların sokakta yürürken, günde bir kez de olsa umut kelimesini bir tabelada okumaya ihtiyaçları var.
Bugünlük düşünebileceğim başka bir şey var mı diye baktım, aklımın sağına soluna.
Yok.
Peki.
Zaten hayat da yetmeyecek düşünmeye her şeyi...
Biz insanlar, sadece iyi bir performans gösterip öyle ölmek istiyoruz.
Yoksa, başka yapacak bir şey yok...
Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?
Onlar ne olacak?
Onlar da,
Göğüslerinde bir et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler.
Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler.
Yürüyorum. Yürünmesi gerektiği için değil. Sadece yürüyebildiğim için.
Kabul etmek gereken ilk gerçek de, doğumunda gözlerinin kapalı olduğu...
Hayata karanlıktan geldiğini bilmelisin. Anavatanın karanlık. Karanlığın kuralları yoktur. Karanlığın tarihi yoktur.
Doğumundan birkaç saat sonra gözlerini açmanın nedeni, ışığın seni beklediğini bilmendir.
Ben içinde karanlığın ağır bastığı bir çocuktum. Karanlık basınca kendini tanıyamayan bir çocuk. Adını koyamadığım bir duygu vardı içimde.
Parçalama ve parçalanma duygusu.
Gitmek istiyordum.
Hayatın sonuna kadar gitmek.
Zaten acıya ve yalana ne kadar dayanabileceğimi hep merak etmişimdir.
Hayat = zevk - acı.
Sonuç pozitifse yaşamışsındır hayatı, negatif ise doğduğun gün ölmüşsündür.
Şu an sadece kalp atışımı dinliyorum.
En sevdiğim ve tek dinlediğim grup: Atardamarlar!
Mükemmel bir orkestra.
Hiç nazlanmadan çalıyor. Kaprissiz. Ben ne zaman istersem...