Başta insanoğlu, hususiyle de anne-baba
olmak üzere bütün canlılarda bu tür bir şekat
hissi ve acıma duygusunun mevcudiyeti “lâzım-
ı gayr-ı müfârık” olarak söz konusudur ki,
canlı, bu duyguyu tetikleyen hemen her tablo
karşısında onu savma adına ölesiye gayretlere
girer.. kendi hayatını istihkar edercesine “Can
feda!” der ölüme yürür.. bu acıma hissinin neye
mal olacağını düşünmeden ateşleri göğüsler..
yaşama duygu ve düşüncesini bütün bütün
gönlünden siler.. ve bütün hissiyatıyla, çeşidi
ne olursa olsun o acıyı dindirme ve o yangını
söndürme üzerinde yoğunlaşır. Öyle ki, bu iç
sızısıyla yavrularını koruma adına tavuk kediye-
köpeğe saldırır.. tavşan ölümü göze alarak,
kurtla-sırtlanla yaka-paça olur.. sığırlar arslana-
kaplana boynuz tehdidinde bulunur... Hele
insan hele insan; o, bu engin his ve iç derinliğini
yitirmemişse, acıma hissini tetikleyen benzer
tablolar karşısında yanar-yakılır.. kendini ateşlere
atar.. ve o derin acıma ruh haletiyle gözünü
kırpmadan yürür ölümün üzerine.
Şekat hissi ve acıma duygusu kalbî hayatın
inkişafıyla mebsûten mütenasiptir; âlî ruhlarda
aşar o her çerçeveyi ve gider ulaşır akrabü’l-
mukarrabîn ukuna. Onlar, isyan ederler
“Ateş düştüğü yeri yakar!” bencilce mülahazalarına;
“Nereye düşerse düşsün, o alev beni kavurur,
püryan eder!” der, ellerinde insanî şefkat
tulumbaları, “Yangın var!” âvâzeleriyle koşarlar
alevleri söndürmeye...