İSTANBUL’DAN BALKANLARA, ORADAN AVRUPA’NIN ŞAŞAALI KÜLTÜR MERKEZLERİNE VE KAFKASYA’NIN KERVAN GEÇMEZ DAĞ BAŞLARI, KÖYLERİNE ‘HAMLET’, ‘OTHELLO’ OYNAMIŞ BİR ACAYİP ADAM, VAHRAM PAPAZYAN…
Ermenistan Cumhuriyeti resmi haber ajansı ARMEN PRESS’in Türkçe Haberler servisinin Pot Cast sesli yayınına hoş geldiniz… Genel Müdürümüz, Aram Ananyan önderliğinde, ben Raffi Hermon Araks ve teknik uzmanı arkadaşım Datev Zakaryan’ın hazırladığı programı sunuyoruz…
Efendim, bugün sizlere çok ilginç bir insanı tanıtmaya çalışacağız…
Hani ‘ilginç’ dedik ya, aman Tanrım, bu sıfat hayli hafif kalır; artık siz karar verin…
Ebeveynlerim ile bendenizin Ermenistan ile ilk kucaklaşmamız 1980 yılına tekabül eder. Sovyet Ermenistan’dı o zaman haliyle adı. O zamana dek ‘Ermeni’ ve / veya ‘Ermeni insanı’ dendi mi, sadece Batı Ermeni, o da İstanbul, hadi bir de Anadolu’daki Ermeniler ile idi tecrübem.
Rahmetli pederin ‘Anadolu tıp konferanslarında’ canlı manken rolü ve hasbelkader tiyatro turnelerimizde bilfiil oynamak için Anadolu insanıyla hasbıhal etmişliğimiz tabi ki de vardı. Dolayısıyla ‘İstanbul Ermeni’si’, ‘Anadolu Ermeni’si’, ‘Anadolu’nun gayrı Ermeni’si’ gibi, belirli insan kalıpları, tipolojileri çizilmiş ve yer etmişti kafamda.
İşte Ermenistan’a geldiğimde adeta bir tokat yemiş gibi – ama vurduğu yerden gül biten türünden – olmuştum, bu güzel ülkemin, Doğu Ermeni’si diye adlandırılan soydaşlarımı görerek… Aman tanrım, sanki Anadolu’ya turneye gitmiştim, bazı farklılıklararağmen, hemen - hemen aynı tip insanlardı.
Erkeklerin görüntüsü aynıydı ama bıyıklarıyoktu, kafalarında beşgen kasketleri, malum bol haliyle şalvarları yoktu ama pantolonlara Ermenice ‘dapad’ demek yerine aynı Türkçe gibi ‘şalvar’ diyorlardı. Şalvar değil, pantolon giyiyor ama pantolona ‘şalvar’ diyorlardı.
‘Evet- hayır’ demek için, kafalarını Anadolu gibi, yukarı aşağı değil, Avrupalılar gibi sağa ve sola sallıyorlardı ama mesela ineğin Ermenicesi ‘gov’ demek yerine, üstelik Anadolu’daki gibi Türkçe ‘davar’ diyorlardı. Bir de masa adapları aynı haremlik - selamlık gibiydi ve aslında bir doktora tezi yazacak kadar benzerlik ama tabii ki de farklılıkları da vardı.
Kısaca bu ‘farklılıklar’ da öyle zannedildiği kadar bir uçurumu andıracak kadar değillerdi.
Tüm bunları niçin anlatıyorum…