
Sign up to save your podcasts
Or


Allahü teâlâ, herşeyi tekvîn sıfatı ile yaratmakdadır. Tekvîn var etmek demekdir. Yerde ve göklerde bulunan bütün varlıkları, maddeleri, cismleri, özellikleri, olayları, kuvvetleri, kanûnları, bağlantıları yaratan, yalnız Odur. Ondan başka yaratıcı yokdur. Ondan başkasına yaratıcı denemez ve kimseye, bir şey yaratdı denemez. Kur’ân-ı kerîmde meâlen, (Her şeyi yaratan, yalnız Allahü teâlâdır) buyuruluyor. Bir âyet-i kerîmede meâlen, (Yaratan ve emr eden yalnız Odur) ve Yasîn-i şerîfdeki bir âyet-i kerîmede meâlen, (Yalnız O yaratıcıdır ve çok bilicidir) buyuruldu.
Eshâb-ı Kirâm | Sayfa : 93
Ölülere, düâ ile, istigfâr etmekle, onun için sadaka vermekle yardım etmek, imdâdlarına yetişmek lâzımdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ölünün mezârdaki hâli, imdâd diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de, babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir düâyı gözler. Kendisine, bir düâ gelince, dünyânın hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekden dahâ çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşıyanların düâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de, ölülere hediyyesi, onlar için düâ ve istigfâr etmekdir).
[(Düâ), istemek demekdir. Aç bir adamın, iştihâlı olduğu bir zemânda, yiyecek istemesi gibidir. Îmân ile ölenlere, hatm-i tehlîl yapmak, ya’nî yetmişbin kelime-i tevhîd okuyup, sevâbını rûhuna hediyye etmek, çok fâidelidir.
Mektûbat Tercemesi | Sayfa : 155
Kâdî-zâde Ahmed efendi (Ferâid-ül-fevâid) ismindeki (Âmentü şerhı) kitâbında diyor ki: Cehennem yedi tabakadır. Birbirinin altındadırlar. Her tabakanın ateşi, üstündekilerden dahâ şiddetlidir. Günâhı afv edilmemiş olan mü’minler birinci tabakada, günâhları mikdârı yanıp, sonra Cehennemden çıkarılarak, Cennete götürüleceklerdir. Diğer altı tabakada çeşidli kâfirler sonsuz yanacaklardır. Azâbı en şiddetli olan yedinci tabakasında münâfıklar yanacakdır. Bunlar, dilleri ile islâmiyyeti medh edip, övüp, kalbleri ile inanmıyan iki yüzlü kâfirlerdir. Kâfirler yanıp kül olunca, tekrâr yaratılarak, tekrâr yanacaklar, sonsuz olarak böyle yanacaklardır. Cennet ve Cehennem şimdi mevcûddur.
Ba’zı âlimlere göre, Cehennemin nerde olduğu ma’lûm değildir. Ba’zılarına göre, yedi kat yerin altındadır. Bu sözleri, Erd küresinin içinde olmadığını göstermekdedir. Erd küresi, güneş ve bütün yıldızlar birinci semâ [gök] içinde olduklarına göre, yeryüzünün neresinde olursak olalım, yedi kat yerin altında semâ vardır. Cehennemin, yedi kat semâdan birisinde bulunduğu anlaşılmakdadır.
İslâm Ahlâkı | Sayfa : 199
Büyük islâm âlimi seyyid Abdülhakîm efendi, (Ezeldeki kazâ ve kader, Allahü teâlânın kullarının neleri yapmak istediğini ezelde bilmesidir. Neleri yapmasını ezelde emr etmesi değildir) buyurdu. Ya’nî kazâ ve kader, emr-i ezelî değildir, ilm-i ezelîdir. Ya’nî bir cebr-i mütehakkim değil, ilm-i mütekaddimdir.
Bir kimse, birisinin bir günde yapacağı şeyleri bilse ve bunları yapmasını irâde etse ve hepsini bir kâğıda yazsa, bunları yapacak olan kimse, o kimsenin mecbûru olmaz. Yapacaklarımı biliyordun ve yapılmasını istedin ve kâğıda yazdın. O hâlde, bunları sen yapdın da diyemez. Çünki, bunları kendi irâdesi ile ve kendisi yapmışdır. O kimsenin bildiği ve dilediği ve yazdığı için yapmamışdır. Allahü teâlânın ezelde bilmesi ve dilemesi ve levh-ül-mahfûza yazması da, insanları mecbûr etmek olmaz. Allahü teâlâ ezelde dilediği için, levh-ül-mahfûza yazmışdır. Kulun yapacağını bildiği için, yapılmasını irâde etmişdir. Allahü teâlânın ezeldeki bilgisi, kulun kendi irâdesi ile yapacağı işe bağlıdır. Kulun işi de, Allahü teâlânın bu ilmi ve irâdesi ile ve yaratması ile meydâna gelmekdedir. Kul, irâdesini kullanmazsa, Allahü teâlâ, kulun irâdesini kullanmıyacağını ezelde bilir ve bildiği için irâde etmez ve yaratmaz. Demek ki, ilm ma’lûma tâbi’dir. İnsanların irâdesi olmasaydı da, insanların işleri yalnız Allahü teâlânın irâdesi ile yaratılsaydı, insanlar mecbûrdur denilirdi. Ehl-i sünnet mezhebine göre, insanların işleri, insanın kudreti ile Allahü teâlânın kudretinin birlikde te’sîri ile meydâna gelmekdedir.
İslâm Ahlâkı | Sayfa :46 - 47
Ezân-ı Muhammedî okundukda, İsrâfîl “aleyhisselâm” sûru üfürüyor diye, abdeste kalkarken, kabrimden kalkıyorum diye, câmi’e giderken, mahşer yerine gidiyorum diye, müezzin ikâmet edip, cemâ’at safsaf olurlarken, bu insan mahşer yerinde yüzyirmi saf olup, seksen safı, bizim Peygamberimizin ve kırk safı, sâir Peygamberlerin ümmetleri olsa gerekdir diye, imâma uydukdan sonra, imâm, Fâtiha-ı şerîfeyi okurken, sağımda Cennet ve solumda Cehennem ve ensemde Azrâîl “aleyhisselâm” ve karşımda Beytullah ve önümde kabr ve ayağımın altında sırat. Acaba, benim süâlim âsân olur mu? Ve etdiğim ibâdet, âhıretde başıma tâc ve yanıma yoldaş ve kabrimde çırağ olur mu? Yoksa kabûl olmayıp, eski bez gibi yüzüme vurulur mu diye tefekkür etmek gerek.
İslâm Ahlâkı | Sayfa : 243
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” her zemân, (Allahümme, yâ mukallibelkulûb, sebbit kalbî, alâ dînik) düâsını okurdu [ki, Ey büyük Allahım! Kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dîninde sâbit kıl, ya’nî dîninden döndürme, ayırma! demekdir]. Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” bunu işitince: (Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Sen de, dönmekden korkuyor musun?) dediklerinde: (Mekr-i ilâhîden, beni kim te’mîn eder?) buyurdu. Çünki, hadîs-i kudsîde: (İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalbleri, dilediği gibi çevirir) buyurulmuşdur. Ya’nî, Celâl ve Cemâl sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir. Levh-i mahfûza ilk olarak, (Benden başka Allah yokdur. Muhammed “aleyhisselâm” benim resûlümdür ve habîbimdir ve herşey benim mahlûkumdur. Herşeyin Rabbiyim, Hâlıkıyım) yazıldı.
Tam İlmihal Se`âdet-i Ebediyye | Sayfa : 698
Ehl-i sünnet mezhebi de, (Mâ-türîdî) ve (Eş’arî) olarak ikiye ayrılmış ise de, ikisinin aslı bir olduğundan ve birbirlerini kötülemediklerinden ikisi bir sayılır. Ehl-i sünnet fırkası, ibâdetde ve bütün işlerde dört mezhebe ayrılmışdır. Dördünün îmânı hep bir olduğundan, hepsi bir fırkadır. Bu dört mezheb, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan hükmlerde, birbirlerinden ayrılmışlardır. Hepsi, bu hükmleri anlamak için ictihâd etmiş, çok uğraşmış, başka başka anlamışlardır. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan hükmlerde ayrılıkları yokdur. Böyle, ma’nâları açık ve kat’î olan nasslarda ictihâd yapılmaz. Açıkca bildirilmiyen, inanılacak şeylerde ictihâd ederken, yanılan afv olmaz.
Hak Sözün Vesîkaları | Sayfa : 251
Âl-i İmrân sûresi yüzotuzüçüncü âyetinde meâlen, (Rabbinizden mağfiret istemeğe ve Cennete girmeğe koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennetin büyüklüğü gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hâzırlandı. Bunlar, az bulunsa da, çok bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi afv ederler. Allahü teâlâ, ihsân edenleri sever) ve Hucurât sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Mü’minler, birbirleri ile kardeşdir. Kardeşleriniz arasında sulh yapınız!) buyuruldu. Bunlar gibi dahâ otuza yakın âyet-i kerîmelerde, mü’minlerin birbirlerine öfkelenmemesi, birbirlerine iyilik ve ihsân yapmaları, afv etmeleri emr olunmakdadır. Hadîs-i şerîfde, (Birbirlerine merhamet edenlere, Allahü teâlâ merhamet eder. O, merhamet edicidir. Yer yüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökde olan melekler de, size merhamet etsin) buyuruldu. Buna benzer dahâ elli kadar hadîs-i şerîfde öfkeyi yenmek, iyilik ve ihsân etmek emr edilmekde, insanlık vazîfeleri öğretilmekdedir.
Hak Sözün Vesîkaları | Sayfa : 97 - 98
İnsanın gözü, sıhhatde olduğu zemân, aydınlıkda görür. Karanlıkda göremez. İnsanın göğsünde (Kalb) denilen uzv içinde, (Hakîkî kalb) ve (gönül) denilen bir kuvvet vardır. Bu kuvvet sıhhatde iken ve (kalb nûru) varken birşeyler görür. Bunun görmesine (Basîret) ve gördüklerine (Mükâşefe) ve (Şühûd) denir. Hakîkî kalbinin sıhhatli, kuvvetli olması, zikr etmekle olur. Nemâz kılmak, Kur’ân-ı kerîm okumak da zikrdir. Kalblerin nûru, Resûlullahın mubârek kalbinden çıkar. Bu kalb nûruna (Feyz) denir. Feyze kavuşmıyan kimse, mükâşefe sâhibi olamaz. Feyzler, Resûlullahın mubârek kalbinden yayılınca, muhabbet yolu ile Evliyânın kalblerine gelir. Hayâtdaki veyâ kabrdeki bir Velîyi seven müslimân, feyze kavuşur, mükâşefe sâhibi olur. İnsanlara mahsûs olan (Îmân) inanmak ve (muhabbet) sevmek sıfatlarının mahalli de, gönül dediğimiz kuvvetdir.
Fâideli Bilgiler | Sayfa : 110
İmâm-ı Abdüllah Nesefînin “rahime-hullahü teâlâ” (Umdet-ül-i’tikâd) kitâbında, (Her mü’min uykuda da mü’min olduğu gibi, öldükden sonra da mü’mindir. Bunun gibi Peygamberler, öldükden sonra da Peygamberdirler. Çünki, Peygamber olan ve îmân sâhibi olan rûhdur. İnsan ölünce, rûhunda bir değişiklik olmaz) demekdedir. İnsan, beden demek değildir. İnsan rûh demekdir. Beden, rûhun konak yeridir. Kıymetli olan, ev değil, evde oturanlardır. Cebrâîl aleyhisselâm, Peygamber efendimize insan şeklinde görünürdü. Ekseriye, Dıhye ismindeki sahâbî şeklinde görünürdü. Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları da, Cebrâîl aleyhisselâmı insan şeklinde gördüler. Cebrâîl aleyhisselâm insan şeklinden çıkarak, kendi şekline girince, rûh gibi olunca, yok oluyor denilemez. Şekl değişdirdi denilir. İnsan rûhu da, bunun gibidir. İnsan ölünce, rûhu bir âlemden başka âleme geçmekdedir.
Kıyâmet ve Âhıret / 238
From the publisher's feed

7 Listeners