
Sign up to save your podcasts
Or


Baraneemo Podcast'in 25. bölümünde Ralph Waldo Emerson'un "Hayatın tamamı bir deneydir, ne kadar çok deney yaparsan o kadar iyi olur" sözünü konuşuyorum. Çoğumuz hayatı cevap anahtarı olan bir sınav gibi yaşıyoruz. Yanlış cevap verme korkusu da bizi felç ediyor. Deneyde ise başarısızlık diye bir şey yok, her sonuç bir veri. Bu bölümde istifa kararımı ve rezil geçen ilk YouTube videolarımı bu gözle nasıl ele aldığımı anlatıyorum. Mükemmeliyetçiliğin insanı nasıl hiç başlamamaya ittiğini, ilişkilerde ve kariyerde "doğru olanı" beklemek yerine neden denemek gerektiğini de açıyorum. Deney zihniyetinin insanı kendine karşı nasıl daha şefkatli yaptığına, hayatı ciddiyet ve hafifliği bir arada tutan bir "ciddi oyun" gibi yaşamanın ne demek olduğuna da değiniyorum. Bölümün sonunda her gün küçük bir şey denemek, sonuca bağlanmamak ve tekrar etmek üzerine kurulu üç somut adım paylaşıyorum.
Baraneemo Podcast'in 24. bölümünde Buda'nın "Geçmişte oyalanma, geleceği hayal etme, zihnini şu ana yoğunlaştır" sözünü, Instagram'daki "anı yaşa" klişesinin çok ötesine taşıyorum. Zihnimizin neden sürekli ya geçmişe yapıştığını ya da gelecekte hayal kurduğunu anlatıyorum. Var olan tek zaman şu anken hayatımızın büyük kısmını neden var olmayan iki yerde geçirdiğimizi de konuşuyorum. Annemin baypas ameliyatı sırasında o kapının önünde yaşadıklarımdan Marcus Aurelius'un Meditations'ına, anksiyetenin geleceğe ve depresyonun geçmişe bakmasından modern dünyanın bizi andan koparmak için nasıl kurulduğuna kadar birçok konuya değiniyorum. Geçmişi hatırlamakla orada oyalanmak, plan yapmakla hayal kurmak, anı yaşamakla anı uyuşturmak arasındaki farkları açıyorum. Bölümün sonunda da günde üç kez "Şu an zihnim nerede?" diye sorarak hemen başlayabileceğin basit bir farkındalık egzersizi paylaşıyorum.
Hepimiz büyümek istiyoruz ama kimse büyümenin bedelinden bahsetmiyor. Oliver Wendell Holmes'un da dediği gibi, yeni bir fikirle genişleyen zihin asla eski rahat formuna geri dönemez. Baraneemo Podcast'in 23. bölümünde, konfor alanından çıkmanın gerçekte ne anlama geldiğini; sarsıcı olayların, öğrenmenin ve tükettiğimiz içeriklerin eski benliğimizi nasıl öldürdüğünü masaya yatırıyoruz. Kendi hayatımdan dönüm noktalarıyla, yeni fikirlerden korkmamızın asıl sebebinin kendi ölümümüze, yani eski cahil ama rahat halimizin ölümüne direnmek olduğunu konuşuyoruz. Geri dönüşün olmadığı bu tek yönlü yolda, eski senle vedalaşıp yeni seninle yaşamayı nasıl öğreneceksin?
Bu bölümde, Hint düşünür Rabindranath Tagore’un "sapsız bıçak" metaforundan yola çıkarak, aşırı mantıklı olmanın ve hayatı sürekli bir hesap tablosu gibi yaşamanın bizi ve çevremizdekileri nasıl yaraladığını; mantık ile duygu, merhamet ve sezgi dengesini kuramadığımızda kendi iç meclisimizde ne gibi yıkımlara yol açtığımızı ve Jung'un gölge kavramı üzerinden bastırdığımız hislerin hayatımızı nasıl sabote ettiğini konuşuyoruz.
Baraneemo Podcast'in 22. bölümünde, Nietzsche'nin o meşhur "Senin bir yolun var. Benim bir yolum var. Doğru yola gelince, o yok" sözünden yola çıkarak hayatımızdaki en büyük illüzyonlardan birini konuşuyoruz.
Neden sürekli doğru mesleği, doğru zamanı veya doğru kararı arıyoruz? Aslında "doğru yol" arayışımız, kendi seçimlerimizin yükünü taşımamak ve sorumluluktan kaçmak için uydurduğumuz bir bahane olabilir mi?
Bu bölümde; garantili sanılan 9-5 işlerden istifa etme sürecimden, toplumun dayattığı "üniversite, iş, evlilik, emeklilik" şablonuna ve Dostoyevski'nin bahsettiği 'kendi adımını atma korkusuna' kadar derin bir yüzleşme yapıyoruz. Eğer şu sıralar hayatında sıkışmış hissediyor ve "Acaba ben doğru bir şey mi yapıyorum?" diye düşünüyorsan, bir nefes al. Çünkü senin için önceden hazırlanmış, paketlenmiş bir doğru yol yok; o yolu sen inşa edeceksin.
Şimdi kendine o zor soruyu sor: Şu anda yürüdüğün yolu gerçekten kendin için mi seçtin, yoksa birilerinin "doğru yol" demesi için mi?
Sadece mantıktan ibaret bir zihin, baştan başa keskin bir bıçak gibidir. Onu kullanan eli kanatır." Baraneemo Podcast'in 21. bölümünde Rabindranath Tagore'un bu sarsıcı sözünün peşine düşüyoruz. Akıl, mantık, IQ ve rasyonellik çağımızın yeni tanrıları haline gelmişken; hissetmeyi neden bir zayıflık olarak görüyoruz? İlişkilerimize neden bir mühendis gibi "kök neden analizi" yapmaya çalışıyoruz? Bu bölümde Carl Jung’un fonksiyonlarından Hannah Arendt’in "kötülüğün sıradanlığı" kavramına uzanıyor; elimizdeki o keskin mantık bıçağına "duygu ve şefkatten" bir sap takmanın yollarını arıyoruz. Çünkü bazen bir insanın Bayes teoremine değil, sadece elinin tutulmasına ihtiyacı vardır. Keyifli dinlemeler!
Modern dünyanın tekdüze döngüsünde hepimiz aynı soruyu soruyoruz: "Neden bu kayayı itiyorum?" Bu bölümde, Albert Camus’nün "Sisifos Söyleni" üzerinden hayatın absürtlüğüyle ve modern insanın bitmek bilmeyen döngüsüyle yüzleşiyoruz. Kendi kariyer yolculuğumdan, ocak ayındaki istifa sürecimden ve yeni "kayalarımdan" örnekler vererek ; nihilizmin bir entelektüel bahane olup olmadığını , efendisiz bir evrende kendi sorumluluğumuzu almanın ağırlığını ve asıl mutluluğun zirveye ulaşmakta değil, mücadelenin kendisinde saklı olduğunu tartışıyoruz. Eğer siz de kendi dağınızda başkasının kayasını ittiğinizi veya sadece zirveye odaklanıp yolu kaçırdığınızı hissediyorsanız , zirveye doğru verilen o mücadelenin kalbinizi nasıl doldurabileceğini keşfetmek için bu sohbete davetlisiniz.
Aleksandr Soljenitsin’in sarsıcı eseri üzerinden insanın özgürlüğünü bir günde değil, parça parça ve bazen kendi rızasıyla nasıl kaybettiğini sorguluyoruz. Gulag’ı sadece geçmişte kalmış bir kamp değil, sessizlikle ve normalleşen bir itaatle örülen canlı bir mekanizma olarak ele alıyoruz. Bu bölümde, kötülüğün canavarlardan değil, "işini yapan" normal insanların suskunluğundan beslendiği gerçeğiyle yüzleşirken ; bugün bizim hangi küçük tavizlerle kendi görünmez zincirlerimizi ördüğümüzü dürüstçe tartışıyoruz. Bu bir tarih dersi değil; insanın en zor koşullarda bile kendine söylediği yalanlara ve hakikatle olan imtihanına dair sarsıcı bir ayna tutma çabasıdır.
Tek başımızayken son derece makul kararlar verebilen bizler, nasıl oluyor da bir grubun parçası olduğumuzda tanınmaz hale geliyoruz? Neden bireysel vicdanımız kalabalığın içinde buharlaşıp yerini "haklılık" sarhoşluğuna bırakıyor?
Bu bölümde, Friedrich Nietzsche’nin sarsıcı gözleminden yola çıkarak kalabalıkların psikolojisini ve modern dünyanın yeni meydanı olan sosyal medyadaki dijital sürü psikolojisini masaya yatırıyoruz.
Yeni yılın ilk haftaları geçti.
Ajandalar açıldı ama sayfalar hâlâ boş.
Hedefler vardı, niyetler vardı…
ama hayat yine kendi ağırlığıyla üstümüze çöktü.
Çoğu insan şu soruyu soruyor:
“Nasıl motive olurum?”
“Nasıl disiplinli kalırım?”
“Nasıl devam ederim?”
Ama kimse durup şunu sormuyor:
“Neden?”
Bu bölüm “nasıl daha güçlü olunur” anlatmıyor.
Motivasyon vermiyor.
Teknik sunmuyor.
Bu bölüm şunu konuşuyor:
İnsan neyi anlamlı bulduğunda dayanır
ve neden bazen en küçük zorlukta bile çöker.
Nietzsche’nin sert ama gerçek bir cümlesinden yolaçıkıyoruz:
“Yaşamak için bir nedeni olan insan, neredeyse her şeye katlanabilir.”
Eğer şu sıralar hayat sana ağır geliyorsa,
eğer yorulmaktan çok anlamsızlaştığını hissediyorsan,
belki sorun sende değildir.
Belki de uzun zamandır
bir “nasıl”ın peşinden koşuyorsundur
ama taşıyacak bir “nedenin” yoktur.
Bu bölüm büyük cevaplar vermiyor.
Ama tek bir soruyu bırakıyor:
“Ben bugün neyi bırakmamayı seçiyorum?”
Bazen hayatta kalmak için gereken tek şey
tam olarak budur.
From the publisher's feed