
Sign up to save your podcasts
Or


Bir insanın araba kullanma şekli karakteri hakkında bir şeyler anlatır mı?
Sabrımız, öfkemiz, kontrol ihtiyacımız, kurallarla ve başkalarının hakkıyla ilişkimiz… Belki de direksiyon başında verdiğimiz küçücük kararlar bizi sandığımızdan daha çok ele veriyor.
Bir dahaki sefere yola bakarken biraz da kendine bak.
Sahi, sen arabayı nasıl kullanıyorsun?
Ve direksiyonda kim var?
Çocukken biri üçe kadar sayar, hepimiz susardık.
Büyüdük.
Artık kimse saymıyor.
Ama biz hâlâ susuyoruz.
Bazen kırılmamak, bazen kaybetmemek, bazen de düzen bozulmasın diye… Kimi susuş bizi içimizden eksiltiyor; kimi ise bütün o gürültünün arasından kendi sesimizi ilk kez duymamızı sağlıyor.
Bu bölümde “tıp”tan körebeye, saklambaçtan sekseğe; çocukluğun oyunlarından yetişkinliğin sessizliklerine uzanıyorum.
Çünkü çocukken yalnızca bir oyun olan susmak, büyüdüğümüzde hakkımızda çok şey anlatıyor.
Şimdi cevap verme.
Sadece düşün:
Sen nelere susuyorsun?
Bir, iki, üç…
Tıp.
Pasaportunda yazan yeri sormuyorum.
Düştüğünde kaldırılacağını, yanlış yaptığında gözden çıkarılmayacağını, ne olursa olsun sevileceğini bildiğin yeri soruyorum.
İnsan ilk haritasını çocukluğunda çiziyor. Güvenmeyi, sevilmeyi, ait olmayı; hatta korkmayı bile orada öğreniyor. Sonra büyüyor, köklerini başka topraklara dikiyor ama ilk toprağından aldıklarını görünmez bir çeyiz sandığında yanında taşımaya devam ediyor.
Bu bölümde çocukluğumuzun bize bıraktığı mirasa, başladığımız yerle vardığımız yer arasındaki mesafeye ve çocuklarımıza nasıl bir ana vatan olduğumuza bakıyorum.
Çünkü başladığın yer verilendir.
Vardığın yer, kazandığın.
Peki senin anavatanın neresi?
Bir insanı tanımak için ona sorular sorarız.
Kendimizi tanıdığımızdan ise nedense eminiz.
Oysa Johari Penceresi, kendimizde bildiğimiz, sakladığımız, göremediğimiz ve henüz keşfetmediğimiz taraflarımız olduğunu söylüyor.
Bu kez o pencereden dışarıya değil, kendimize bakalım mı?
Başkalarının sende görüp senin göremediğin ne var? Herkesten sakladığın hangi yanını kendinden de saklıyorsun? Peki ya içinde, henüz senin bile tanışmadığın kimler var?
Çünkü biriyle arkadaş olmanın ilk şartı onu tanımaksa…
Kendini ne kadar tanıyorsun?
Ve gerçekten…
Kendinle arkadaş olur muydun?
Kendi sesin sandığın şey gerçekten sana mı ait?
Bazen bir karar verirken konuşan biz olmayız. Annemizin cümleleri, babamızın korkuları, toplumun doğruları yıllar içinde kendi sesimizmiş gibi içimizde yer eder.
Bu bölümde, içimizde yankılanan bütün o seslerin arasından kendimize ait olanı bulmanın mümkün olup olmadığını soruyorum.
Cevap verme.
Sadece düşün:
Ya konuşan sen değilsen?
Bir hayal, yıllar sonra dönüp seni bıraktığın yerden bulabilir mi?
Beni buldu.
Bu ilk bölümde, neden bugün bu mikrofonun karşısında olduğumu anlatıyorum.
İçimde bitmeyen cümleleri, susturamadığım anlatma isteğini ve geç ya da değil, bir gün “Hiç denemedim,” dememek için nasıl cesaret ettiğimi…
Senin de içinde yıllardır “Bir gün…” diye beklettiğin bir şey varsa, bu bölüm biraz da senin.
Çünkü bazı hayaller gerçekleşmek için değil, bizi olmamız gereken yere getirmek için bekliyor olabilir.
Ya çok geçse?
Peki ya çok geç değilse?
From the publisher's feed