
Sign up to save your podcasts
Or


Zengine, zenginliği dolayısıyla ondan bir menfaat koparmak için tevazu göstermek hadis-i şerifle zemmedilmiştir.
Yıl on iki aydır. Ama bu aylardan bir tanesi, diğerlerinin mazhar olmadığı bir alâkaya sahiptir. Bu vesileyle “On bir ayın sultanı” namı verilen Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri kılınan teravih namazlarıyla diğer aylardan farklılık gösterir.
Ramazan, oruç ayı olduğu kadar, yemek ayı da. Ay boyunca her gün ne pişirmeli, ne yemeli, ne yememeli, konuşuluyor. Acaba Hazret-i Peygamber devrinde Ramazan nasıl geçerdi, neler yapılır, neler yenirdi?
Sultan II. Abdülhamid, amcasının kurduğu muazzam donanmayı Haliç’e çekip çürütmekle itham olunmuştur. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi sırasında donanmanın Dolmabahçe önünde demirleyerek toplarını saraya çevirmesi sebebiyle vehme kapıldığı söylenir. Ancak şunu nazara almalıdır ki, Sultan Aziz’i hal edenlerin ülkeyi sürüklediği 93 Harbi mağlubiyeti sebebiyle Osmanlı hükümeti Rusya’ya çok ağır bir harb tazminatı ödeme borcu altına girmişti. Sultan Hamid, donanmaya amcasının verdiği ehemmiyeti veremezdi. Aksi takdirde maliye yine iflâsa sürüklenirdi. Donanma kurmak bir yana, mevcut gemilerin bakımı ve tamiri, hatta boyanması bile çok masraflıdır. Mamafih donanma bu hâliyle bile Rusları tedirgin etmeye; 1897 Harbi’nde de Yunanlıları ürkütmeye yetmiştir. Zaten donanma muharebeden çok, düşmanı korkutucu bir hususiyet taşır.
Bir kere Osmanlı padişahlarının içki içip içmediğini bilmek neredeyse imkânsızdır. Çünki padişahlar, aileleri dâhil, hiç kimseyle beraber yemek yemezlerdi.
Osmanlı Devleti’nin altın çağının parlak denizcisi Piri Reis, donanmasını Basra’da bırakıp iki gemisiyle Mısır’a geldi. İşte bu an, yıldızın söndüğü andır.
Güya padişah, bir kölenin kulağında kölelik alâmeti halkayı görmüş de, kendisinin Allah’a kul olduğunu sembolize etmek üzere bu küpeyi takmış. Sultan Selim gerçekten küpe takmış mıdır? Bu sık sık gündeme gelen bir mesele...
Lâle, o kadar millî bir çiçektir ki, tarihimizde Yahya Kemal’in tabiriyle “Lâle Devri” diye anılan bir devir bile vardır. Lale merakı hadde varmış; lale bahçeleri, lale müsabakaları, lale müzayedeleri, lale şiirleri herkesi alakadar eder olmuştur. Zenginlik ve sulh devresi olan bu devir, sonradan tarihçiler tarafından küçümsenmiş; haksız yere zevk ve sefayı anlatmak için kullanılan bir tabir hâlini almıştır.
Tarihte en iyi hükümdarlar bile, tebasını hakkıyla memnun edememiştir. Merhametiyle tanınan üçüncü halife Hazret-i Osman da bunlardandır. Zamanında memurlardan bazı şikâyetler oldu. Her yerde halifeye hakaret ederek dolaştığı için Mısır’a sürülen Yemenli bir Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe, yanına topladığı memnuniyetsizleri halifeye karşı ayaklandırarak 4000 kişi ile Medine’ye yürüdü. Irak’tan da bu kadar kişi gelerek halifenin evini sardılar. Bu arada Hazret-i Ali’ye haber gönderip kendisini halife yapmak istediklerini söylediler. Hazret-i Ali bu teklifi kabul etmediği gibi, iki oğlunu halifeyi korumak üzere gönderdi.
1688’de Osmanlı Devleti tütüne vergi koydu. Bunun üzerine kaçakçılık başladı. Devlet de vergiyi düşürdü. Tütünün dinî hükmü mevzusunda münakaşalar da o zaman başladı. Osmanlı âlimlerinden bazısı haram, bazısı mekruh, bazısı mubah dedi.
From the publisher's feed