
Sign up to save your podcasts
Or


30 Ekim 2026 tarihinde Wanju Waiba Tamamg ile yaptığımız röportajı dinliyoruz. Wanju Waiba, bize Nepal’in Katmandu kentinden katıldı.
Wanju, Nepal ve Tibet’te yaşanan sel felaketinin, neredeyse, ilk günden beri sahada; yerel toplulukların sesini duyuruyor ve kurtarma ve yardım çalışmaları için çalışıyor.
Sizinle yaptığımız bu özel röportajda üç önemli konuyu paylaşmak istiyorum.
Birincisi, Wanju Waiba’nın en kadim Tamang yerlilerinden biri. Bu bir yerli halk— “yerel halk” değil. Zaten kendisi de bu “yerel halk” ifadeye karşı çıkıyor. Şöyle diyor. Alıntı yapıyorum: “Önemli bir şey izah etmek istiyorum: Kendimi tanıtmak istiyorum. Ben Wang Zu Waiba Tamang. Tamang topluluğu içerisindeki en büyük ve köklü yerli etnik bir grup. Ben, bu toprakların ilk halkıyım; yani, bu toprakların Yerli halkından biriyim.”
İkincisi, bu yerli halkın yaşadığı toprakla olan ilişkisi. Kendisi, bizim için bu toprak kutsaldır, diyor. Alıntı yapıyorum: “biz bu topraklara ve bir kültür sistemine aitiz. Bizim her şey doğaya bağlıdır ve biz de o doğaya, o topraklara aitiz. O miras alanını korumamız gerektiğini inanıyoruz.... Biz Yerli halk olarak, tek bir ağaç kestiğimizde bile dua ederiz. Ağaçla ve doğayla birlikte dua ederiz.”
Üçüncüsü, bu sel felaketlerinden sorumlu ve suç ortağı olan sistem, buradaki yerel halkı en çok etkileyen durum -hidroelektrik santrallerin inşası olmuştur, diyor. Bu anlaşma kapsamında birçok ülkenin işbirliğiyle inşa edilen hidroelektrik santraller yüzünden, bu sel felaketinde her şeyimizi kaybettik: evlerimizi, sevdiklerimizi ve halkımızı. “Her şeyimizi kaybettik,” diyor. Alıntı yapıyorum: “Hidroelektrik santralleri olmasaydı, belki de o bölgede ölenlerin sayısı daha az olurdu. Rasuwagadhi’den Rasuwa ilçesine ve Rasuwagadhi’den Maling Nehri bölgesine kadar uzanan alanda 13 hidroelektrik projesi bulunmaktadır. Bunlardan ikisine Dünya Bankası, üçüne Çinli şirketler ve Çinli bankalar, üçüne de Hintli bankalar yatırım yaptı. Onlar buraya yatırım yaptı ve toplamda diğer ülkelerden gelen bankalar ve yatırımcılar tarafından finanse edilen yedi hidroelektrik projesi vardı. Hidroelektrik projelerini inşa ettiklerinde, oradaki her şeyimizi kaybettik.”
Wanju Waiba, yerli halk olarak adaletin sağlanması için hesap sorulmasını talep ediyoruz, diyor. Röportajda bu noktayı vurgulamamı istedi: COP’a katılmamız gerekenler biziz, ama orada değiliz. Ancak, vicdanımızı paylaşan diğer kişilerle bunu paylaşıyoruz. Lütfen COP’a şunu iletin:Biz, Nepal’in yerli halkı olan Tamanglar, bu sel felaketinde her şeyini kaybedenler adına Dünya Bankası, Hindistan Bankası ve Nepal Hükümeti’nden tazminat talep ediyoruz.
Sayra Onur Öz ile bir araya geliyoruz. Kendisi son derece naif bir insan. Ağustos 2026, Scala Yayıncılık tarafından yayımlanan Yanya’dan İstanbul’a adlı çalışma, kaleme aldı. Bu kitap hem bir anı, hem de bir tarih kitabı niteliğinde yazılmıştır. 1912 Balkan Savaşları sırasında Yanya’dan İstanbul’a yapılan bir göçü ve İnayet Hanım ile ailesinin hayatta kalma mücadelesini anlatmaktadır.
Sayra Hanım ile kitabın ortaya çıkış öyküsünü, aile hafızasında Balkanların ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin yerini, savaş ve göçün insanların hayatlarında bıraktığı izleri ve İnayet Hanım ile ailesinin yaşadığı zorlu yolculuğu ele alıyoruz. Kişisel öyküler aracılığıyla tarihi olayları anlatmanın yanı sıra, aile bağları ve kitabın yazım süreci hakkında da konuşuyoruz.
New Delhi’den halk bilimi ve iklim aktivisti Soumya Dutta ile Nepal ve Tibet’te yaşanan yıkıcı sellerden hareketle Himalayalar’daki iklim felaketlerini, afet sonrası yeniden yapılanma sorunlarını ve hayırseverlik yerine iklim adaleti ve tazminat talebini konuşuyoruz.
2 Eylül 2026 tarihinde Francesca Albanese konuğumuz oldu ve neredeyse yarım saatlik bir röportaj yaptık.
Bildiğiniz üzere, Francesca Albanese 1977 yılında İtalya'nın Ariano Irpino şehrinde doğdu. 1 Mayıs 2022 tarihinde üç yıllık bir süre için Birleşmiş Milletler (BM) işgal altındaki Filistin toprakları Özel Raportörü olarak atandı. Bu görevi üstlenen ilk kadın oldu kendisi.
2022 yılından bu yana ise neredeyse 8 rapor kalem almış. Bunların arasında en son 2026, Mart ayında, 'Torture and Genocide' başlıklı rapor yayınladı. Filistin’de sistematik işkence ve Filitinli esirlerin çok kapsamlı bir durumunu inceliyor. Ve Nisan 2026 tarihinde neredeyse bu rapordan bir ay sonra bir biyografi çalışma kaleme alıyor: When the World Sleeps: Stories, Words and Wounds of Palestine.
Bu röportaj, bu iki çalışmaya odaklandı: İlki bir biyografi. Onun hayatını ve bu hayatta seçtiği tutum– özellikle de Filistin’i savunmak için verdiği samimi, gösterişsiz ve derin bir adanmışlıkla sürdürdüğü mücadele. İkinci çalışma ise bir rapor. Yukarıda bahsettiğim üzere, bu ilişkiyi daha kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Birleşmiş Milletler’de özel raportör olarak hazırladığı bu rapor, Filistin’de sistematik işkence ve Filistinli esirlerin çok kapsamlı bir durumunu inceliyor. 1948’den bu yana İsrail Devleti’nin Filistin’de sistematik olarak işlenen soykırım, “silme kararlığı” (determination to erasure) gibi ifadelere– uluslararası hukuka ve çok önemli sahadan veriler içeriyor.
Bu iki çalışmayı bir araya getirdiğimizde, Francesca’nın Filistin konusundaki “tarihin doğru tarafında yer almak” iradesini görüyoruz.
27 Ağustos 2026 tarihinde New Delhi’den bize katılan Halk Bilim aktivisti Soumya Dutta ile yaptığımız röportajı dinliyoruz.
Soumya Dutta telefonda bana şöyle dedi: “Himalayalar’da tarif edilemez boyutlarda bir felaket ve kriz yaşıyoruz.” Hindistan Himalayaları’ndaki buzul göllerinin hızla genişlemesini ve 2023 Sikkim felaketi de dahil olmak üzere geçmişteki buzul gölü taşkınlarını, Himalayalar’da giderek artan ve yeterince ele alınmayan bir riskin kanıtı olarak gösteriyor.
26 Ağustos sabahı başlayan ve Nepal ile Tibet’e devam eden sel felaketleriyle ilgili Soumya, komşu ülke Hindistan’da yaşayan biri olarak son derece hayati gözlemlerini paylaştı. Ayrıca, Brahmaputra Nehri boyunca yer alan Assam ve Kerala gibi Hindistan’ın selden etkilenen diğer bölgelerine atıfta bulunarak, bu sel felaketlerini neden “bölgesel ve küresel” bir bakış açısıyla anlamamız gerektiğini söyledi.
Dünya, Antalya’da düzenlenecek COP31’e doğru ilerlerken Soumya,"Şu anda sormamız ve yapmamız, en önemli eylemimiz, COP31, Belém’den sonra gerçekleşen Santa Marta sürecinden ders almalıdır ve COP’un bir kenara bırakmaya çalıştığı temel soru, adalet unsurunu da içeren en hızlı şekilde fosil yakıtların kullanımdan kaldırılmasıdır," diyor.
22 Ağustos’ta Hindistan’ın Pune kentinden bize katılan çevre aktivisti ve yazar Ashish Kothari ile yaptığımız röportajı dinliyoruz.
Ashish Kothari, iklim ve çevre, toplumsal ilerleme ve toplumsal değişim alanlarında oldukça geniş bir yelpazede önemli çalışmalara imza atmış bir isim. Bugün de Hindistan’ın dört bir yanında, yerel topluluklarla birlikte çevre mücadelesini sürdürüyor.
Röportajımızın en dikkat çekici bölümlerinden birini, Hindistan’ın köylerinde yaşayan Dalit kadınlarının mücadelelerine ilişkin verdiği örnekler oluşturuyor. Kothari, bu mücadelelerin temelindeki yaklaşımı kendi sözleriyle şöyle anlatıyor: “Biz Swaraj deriz; bu, ‘kendi kendini yönetme’ anlamına gelir. Demokrasi budur. Demokrasi, beş yılda bir seçimlere gitmekle ilgili değildir. Bizim burada ortaya çıkan slogan şu: ‘New Delhi’deki hükümeti biz seçiyoruz ve köyümüzdeki hükümet de biziz.’”
Hindistan’daki Dalit kadın çiftçilerin kolektif tarım ve gıda egemenliği çalışmaları ile Adivasi topluluklarının ormanlarını koruyarak geliştirdikleri yerel ve özerk yönetim pratikleri, yaşamı korumak için kolektif hareket etmenin umut verici örneklerini sunuyor.
Kothari’nin anlattığı bu yönetim anlayışında kararlar yalnızca köy meclisi tarafından alınıyor; kadınlar ve hatta çocuklar da dahil olmak üzere köyde yaşayan herkesin karar alma süreçlerine anlamlı biçimde katılabilmesi için yöntemler geliştiriliyor. Kothari’ye göre gerçek demokrasi de tam olarak burada başlıyor.
Hindistan’ın kuzeydoğu Assam ve güneybatısında yer alan Kerala eyaletlerinde şiddetli Muson yağmurları nedeniyle ciddi sel yaşanıyor. Assam’da yaklaşık 2 bin 600 köy bu felaketten etkilendi. 170 bin kişi, şehirlerin çeperlerindeki tahliye merkezlerinde geçici olarak barınıyor ve neredeyse 3 bin kişi hayatını kaybetti.
Geçtiğimiz hafta, Keralada yaşayan ve yerlisi olan Bilal Jamal'e ulaştık. Bu zorlu koşullara rağmen bize katıldı ve kısa ve öz, bu sel ile ilgili bizimle konuştu. Bilal ile telefonda konuşurken, bana bu sel felaketinin sadece Hindistan ile sınırlı olmadığını, bunun kıta ölçekte bir felaket olduğunu söyledi. Ayrıca, burada yaşayan insanların hayatlarının son derece savunmasız olduğunu da belirtti; şehirde uygun altyapı yok, dereler üzerine inşaat projeleri ile dışarıdan gelen sermaye, bölgeyi daha da vahim hale getirdi. Bunun sonucunda, “Orada yaşayan bizim gibi insanlar her seferinde hükümet tarafından başka yerlere yerleştirilmek zorunda kalıyoruz,” diye paylaştı.
Özellike, Kerala’da derelerin daralması ve nehir çevresindeki alanların yapılaşmaya açılması gibi insan kaynaklı müdahalelerin selin etkilerini ağırlaştırdığını söyleyen Bilal, hükümetlerin çoğu zaman önleyici tedbirler almak yerine ancak felaketlerin ardından daha sıkı düzenlemelere başvurduğunu savunuyor.
Röportajın sonunda en çarpıcı kısım ise Delhi’deki öğrenci protestoları ile Assam’daki sellerin aynı döneme denk gelmesine rağmen medyada ve siyasi tartışmalarda sel felaketlerinin yeterince gündeme getirilmediği ve özellikle iklim krizi ve kast eşitsizliği gibi daha geniş toplumsal sorunların protestoların gündeminin dışında kaldığı dile getirildi.
Hindistan'ın Kerala bölgesinde Bilal Jamal'ı kulak veriyoruz.
Geçen hafta Sebte’de yaşanan endişe verici olaylar nedeniyle bir ara vermiştik. Bu hafta post kolonyal düşünür, yazar ve tarihçi Dipesh Chakrabarty ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını devam ediyoruz.
Konuyu kısaca özetlemek isterim: Dipesh Chakrabarty y ile yaptığımız röportajın ilk yarısında, Dipesh’in çalışmalarına baktığımızda, aklıma esasen şu soru geldi: Küreselleşme gibi bir post kolonyal bağlamda —özellikle de Dipesh’in yaşadığı dönemde— çeşitli insan hakları sorunları gündeme gelirken, Dipesh Chakrabarty kendini nasıl oldu da iklim tarihi, gezegensel kavram ve Antroposen gibi konularla ilgilenir hale getirdi? Bu temel bir soruydu ama açıkçası Dipesh’in bu konudaki tutumunun ardındaki nedenleri merak ediyordum.
Dipesh, kişisel hafızası ile o dönemin tarihsel bağlamı arasında olağanüstü bir bağlantı kurmuştu. Kısacası, o dönemde “iki kültür sorunu”ndan bahsetti. Bu ayrım, bilim insanları (bilimle uğraşanlar) ile beşeri bilimler arasında mevcuttu ve birbirlerini hiç dinlemiyorlardı. İklim yıkımının gerçeği herkesin gözünün önündeydi. Avustralya’da doktora çalışmasını sürdürdüğü sırada meydana gelen 1990’ların büyük ölçekli orman yangınlarından bahsetti. “Avustralya’da çevre bilimi okuyan arkadaşlarıma sürekli “Yangınlar neden bu kadar şiddetliydi?” diye soruyordum, dedi. Hepsi de “Bu sıradan bir kuraklık değil” diyordu. Oysa o ana kadar kimse “iklim değişikliği” konuya dikkat etmemişti”, demişti.
Bu bölümde Dipesh, bu konuyu daha derinlemesine ele alıyor. Edgar Morin’in Karmaşık Düşünceler adlı çalışmasında de yer alan ve benim ona yönelttiğim “polikriz” ya da “çoklu krizler” sorusuna yanıt veriyor. Bu çoklu kriz konusundaki tartışmasına, özellikle de yaşamın korunmasına kadar devam ediyor.
Dipesh Chakrabarty bir tarihçi olduğu için, bizi düşünmeye sevk eden pek çok referans veriyor. Sohbetimizde Mahbub ul Haq, Amartya Sen, Martha Nussbaum ve Milton Friedman gibi isimler de yer alıyor. Son olarak, ona yönelttiğim şu son soruyu da yanıtlıyor: “Elbette, hem geçmişte hem de şu anda gerçekleşmekte olan pek olayı aynı anda tanıklık ettiğimiz örnek var. Bu nedenle size son sorum şu: Bu birbiriyle örtüşen olaylar veya durumlar çalışmalarınızı nasıl etkiledi ya da etkiliyor?”
Buradan Dipesh’e değerli zamanını ayırdığı için bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Samimi ve mütevazi, günümüzde bizle olmaya devam eden bir düşünür ve tarihçi; adeta bir rol modelimiz.
Postkolonyal düşünür, yazar ve tarihçi Dipesh Chakrabarty ile yaptığımız röportajın yayınlanmamış bir bölümü daha var. Bu röportajı gelecek haftaya ertelemek zorundayız. Bildiğiniz üzere, İspanya’nın Ceuta veya Sebte bölgesindeki durum günlerdir gündemde. Ana akım medyada çok sayıda görüntü yer alıyor. Günlerdir bu görüntüleri izlerken, bunların bizim üzerimizde de bir etkisi olduğunu düşündüm. Bizi bir tür seyirciye dönüştürüyorlar.
Bu vesileyle, yarınki programımızda, İspanya’da doğmuş, Türkiye’de yaşayan ve İstanbul Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi alanında doktora derecesini tamamlamış araştırmacı Carlos Sánches konuğumuz olacak. Carlos, Afrika Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecesine sahiptir. Dini kimlik ve göç konularında uzman.
Dün Carlos ile konuşurken, bu röportajı nasıl yapılandıracağımız üzerine uzun uzun konuştuk. Yukarıda bahsettiğim “Görüntü, Hakikat ve Tanıklık” başlıklı röportaj fikri aklımıza geldi ve Carlos, benim ile alt başlıklar şu şekilde paylaştı:
• İnsanların (göçmenlerin) bir araç olarak kullanılması
• Avrupa’daki Fas lobisi ve İspanya-Fas ilişkileri
• Batı Sahra (sanırım Türkiye dinleyiciler bu konuya ilgi duyacaktır)
• ve tabii ki İspanya’nın son orman yangınlarını konuşmak.
24 Temmuz 2026 tarihinde, Berlin’den önemli bir postkolonyal düşünür ve tarihçi, Dipesh Chakrabarty ile konuşma fırsatı buldum.
Hatırlarsınız, 2000’li yıllarda, Dipesh Chakrabarty, Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference (Avrupa’yı Taşralılaştırmak: Postkolonyal Düşünce ve Tarihsel Farklılık) başlıklı çığır açıcı bir kitap kaleme aldı. O günden bu yana, neredeyse hepimizin entelektüel yolculuğunda önemli bir düşünsel referans olmuştur.
1980’li yıllarda Hindistan’da Tarihçi Ranajit Guha’nın öncelik ettiği, Hindistan'da o zamana kadar yapılmış tarih çalışmalarına yönelik yeni bir yaklaşımı öne çıkarmıştı; bu yaklaşım, Edward Thompson’ın izinden giden (History from below) “Aşağıdan gelen tarih”e yöneliyordu. Bu da, daha sonra Hindistan bağlamında yeni bir tarihsel bakışı ön plana çıkardı ve “Subaltern Studies Group” diye bir-takım insanlar bir araya geldi. Ve Subaltern Studies Group, isimler arasında Shahid Amin, Gyanendra Pande ve Dipesh Chakrabarty de yer alıyordu.
Dipesh Chakrabarty’nin tarihe yaklaşımı, diğer postkolonyal düşünürler arasında, beni başından beri düşündürmüştür. Bu yaklaşım, 'Planetory', 'Anthropocene' ve 'Climate History' gibi hayat bilgisine yakından ilişkili. Dipesh’in diğer çalışmaları arasında 2021 tarihli The Climate of History in a Planetary Age ve 2023 tarihli One Planet, Many Worlds: The Climate Parallax, Waltham, Mass de yer alıyor.
Şimdi, bu çalışmalara baktığımda, zihnimde temel olarak şu soru geliyor: Küreselleşme gibi postkolonyal bağlamda –özellikle de Dipesh’in yaşadığı dönemde– çeşitli insan hakları meseleleri gündeme gelirken, Dipesh Chakrabarty nasıl kendine iklim tarihi, gezegensel kavramı ve Antroposen gibi meseleler içinde buldu? Temel bir soru ancak Dipesh’in bu konudaki tutumunun ardındaki nedenleri merak ediyorum, açıkçası.
Not: Dipesh ile yaptığımız röportaj 55 dakika sürdü. Bu nedenle röportajı iki bölüme ayırdık. Bu hafta bir bölümü, gelecek hafta ise diğer bölümü dinleyeceksiniz. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, bu röportaj, benim için çok zihin açıcı oldu, yaptığımız bu röportajda hem tarih hem eleştiri hatta özeleştiri içeren noktalar mevcut.
77 yaşındaki Dipesh Chakarbarty, alçakgönüllü ve sıcak bir gülümsemeyle bizi selamlıyor.
From the publisher's feed