
Sign up to save your podcasts
Or


- Ünsiyet her şeyi kendine dost ve aşina bilmek anlamına gelir ki, bunu temin eden, imanın rükünleri ve esaslarıdır. Yani Allah’ı ve diğer iman rükünlerini hakkı ile bilip iman eden kişinin, bütün alemi nur ve muhabbet ile dolar, her şeyin içyüzü ve hikmetleri parlamaya başlar. İman bir iksir gibi bütün eşyanın hakiki mahiyet ve suretlerini çözümler ve her şeyi dost ve aşina yapar.
- …insan, mahiyetinin câmiiyeti itibarıyla, sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebinî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki küçük bahçesini sever; öyle de, hadsiz ebedî Cennet'i dahi müştakane sever.
- Elbette, böyle bir insanın Mâbudu, Rabbi, melcei, halâskârı, maksudu öyle bir Zat olabilir ki, umum kâinat O'nun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyârat dahi taht-ı emrindedir.
https://www.youtube.com/watch?v=fjmZZlYi_qk
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) en ağır şartlarda dahi şefkat ve merhamet duruşunu değiştirmemiştir. Aşağıdaki hadiseler buna şahit sadece birkaç örnektir:
- Kabe'de secde halinde iken mübarek başına işkembe konulması sonrasındaki tavrı
- Dişinin kırıldığı ve yanağına demirin saplandığı, ashabından 70 kişinin vahşice şehit edildiği Uhud Savaşı esnasında dahi beddua etmemesi ve hidayet talebinde bulunması
- Taif'te maruz kaldığı nahoş tavır ve taşlanmaları sonrasında dahi o belde halkının helakini değil hidayetini istemesi
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün için kendisine düşmanlık edenleri dahi geleceğin mü'minleri ve sahabileri olarak görmüş ve onlara karşı çizgisini değiştirmemiştir.
https://www.youtube.com/watch?v=ehRvOCX9vak
Dr. Süleyman Eriş'in bu sohbetinde değindiği hususlardan bazıları:
- Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bir duası: “Allahım, bize hakkı hak olarak göster ve ona tâbi olmayı bize nasip eyle; bâtılı da bâtıl olarak göster ve bize ondan gereğince kaçınmayı lutfet.“
- Karşılaşılan problemler kimi zaman hayatı adeta altından kalkılmaz bir yük haline getirebilmektedir. (…insan hilkatçe zayıf yaratılmıştır. Nisâ Sûresi, 4/28)
- Zorluklar karşısında müminin tavrı ne olmalıdır?
- İstiâne, yardım talebinde bulunma, konusunda da yegâne mercii Cenâb-ı Hakk'tır.
- İman, insanı yegâne güç kaynağı Allah'a yönlendirerek başkalarına minnetten kurtarmakta, kulluk ile hürriyete ulaştırmaktadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yeğeni İbni Abbas'a (radîyallahu anh) tavsiyeleri: “Ey delikanlı! Sana birkaç cümle öğreteceğim; Allah'ın emirlerini gözet ki Allah da seni korusun. Allah'ı hatırından çıkarma ki O'nu önünde bulasın, istediğinde Allah'tan iste, yardım isteyecek olursan da Allah'tan iste. Kat’iyen bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir yardımda bulunmak isteseler, Allah’ın senin için yazdığının dışında bir yardımda bulunamazlar. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için bir araya gelseler, Allah’ın senin aleyhine yazdığının ötesinde hiçbir şey yapamazlar. Zira artık kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuştur.”
- Talep etmek çok önemlidir ancak bununla birlikte insan elinden gelen ne varsa ortaya koymalıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar: “Kuvvetli mümin, Allah'a, zayıf müminden daha hayırlı ve daha makbuldür. Ama her birinde hayır vardır. Sana fayda sağlayan şeye çaba göster. Allah'tan yardım dile ve aciz olma! Başına bir şey gelirse “Şöyle yapsam, şöyle olurdu” deme! Fakat bu, Allah'ın kaderidir. O, ne dilerse onu yapar' de! Çünkü “lev” (eğer/keşke) kelimesi, şeytanın amelini açar.”
- “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.” Fâtiha Sûresi, 1/5.
https://www.youtube.com/watch?v=sszcOMoOZl0
- Hz. Yunus aleyhisselam'ın kıssasına duanın edebi açısından bakış
- Kur'an kıssalarına baktığımızda peygamberlerin dua ederken belli bir talebi hususi olarak izhar etmektense hallerini arz ettiklerini görüyoruz.
Hz. Musa (aleyhisselâm) “Ya Rabbî! Bana lütfedeceğin her türlü nimete muhtacım!” [Kasas Sûresi, 28:24] derken, Hz. Eyyûb (aleyhisselâm) “Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın" diye niyaz etmişti [Enbiyâ Sûresi, 21:83]. Hz. Âdem (aleyhisselâm), halini “Ey bizim Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan oluruz!” [A'râf Sûresi, 7:23] ifadeleri ile arz ederken, Hz. Yunus (aleyhisselâm) "Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum." [Enbiyâ Sûresi, 21:87] yakarışında bulunmuştur.
- Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki? [Furkan Sûresi, 25:77].
…dua bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise, o nevi dua ve ibadetin vakitleridir. O maksatlar, gayeleri değil.
fiilî dua: gerekli sebepleri yerine getirerek edilen dua
hâlî dua: hâl ve hareketle edilen dua kalbî dua: kalben, içten edilen dua
kâlî dua: sözle edilen dua
istidat lisanıyla dua: kabiliyetlerle edilen dua
ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla dua: yaratılıştan gelen ihtiyaçlarla edilen dua
lisan-ı ıztırariyle dua: çaresizlik ve mecburiyet dili edilen dua
https://www.youtube.com/watch?v=aRMgqQMYEOQ
İlahiyatçı-yazar Dr. Reşit Haylamaz'ın bu sohbetinden konu başlıkları:
- Savaşmak durumunda kaldığında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in tutum ve davranışları
- Savaş durumu oluştuğunda önce elçiler gönderilerek savaş önlenmeye çalışılmıştır.
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) savaş ile her karşılaşıldığında sahabe efendilerimize kadınlara, çocuklara, yaşlılara, mabede sığınmış olan kişilere kılıç çekilmemesi, ağaçların kesilmemesi hatta otların koparılmaması talimatını vermişlerdir. Huneyn'de kadın ve çocukların İslam ordusuna saldırmış olmalarına rağmen aktif çarpışma ortamında dahi bu prensibi kararlılıkla uygulamışlardır.
- Hz. Ali (radıyallahu anh) Bedir Savaşı esnasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in çadırına üç defa gelmiş ve her defasında O'nu secdede dua halinde bulmuştur.
- Bedir Savaşı sonrasında düşmanın bırakıp kaçtığı 70 ölü dahi ortada bırakılmayarak gömülmüştür. Esirlere de esir muamelesi yapılmamıştır. Savaş zeminindeki bu örnek duruş ve hadiseler gönüllerin kazanılmasında önemli rol oynamıştır.
- Taif kuşatması tam neticeye ulaşmak üzere iken Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geri çekilmişlerdir. Bu hadise de kan dökmek yerine gönülleri kazanmaya vesile olmuştur.
https://www.youtube.com/watch?v=gwaWi9LvpmU
- Sebeplere riayet önemlidir; ancak sebeplerin tesiri yoktur. Sebepleri ve neticelerini yaratan Müsebbibü'l-Esbab olan Allah'tır (celle celâluhu).
- Bilginin mertebeleri, yakîn, ilmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn kavramları
https://www.youtube.com/watch?v=s7VqoKJWgyg
İlahiyatçı-yazar Dr. Reşit Haylamaz'ın bu sohbetinden konu başlıkları:
*Fahr-ı Kâinât Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sekiz bin civarındaki risâlet günlerine kıyaslandığında aktif savaşmak zorunda kaldıkları Bedir, Uhud, Huneyn gibi en temel savaşların toplam süresi bir günü doldurmamaktadır. Bu da Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hayatını sadece savaşlara bağlayarak anlatmanın ne kadar yanlış ve yetersiz bir yaklaşım olduğunu göstermektedir.
* Üstelik, aktif savaşın yaşandığı zeminlerde bile yaşatmaya odaklı ve şefkat esaslı hassas kurallar gözetilmiştir.
* Diğer taraftan bu savaşlardan hiçbirisi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in değildir; ilk adımı atan O olmadığı gibi savaşı durdurmak için diplomasinin bütün kurallarını devreye koyan da Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olmuştur.
* Bedir, Mekke'ye 350 km Medine'ye ise 120 km mesafededir. Uhud ve Hendek ise günümüz Medine sınırları içerisindedir. Bütün bunlar Mekke ordusunun gelip saldırdığının ve savaşların savunma odaklı olduklarının net birer göstergesidir.
Hazret-i Yunus ibni Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm'ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır.
Hazret-i Yunus aleyhisselâm'ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette, لاَ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ münâcâtı, ona sür'aten vasıta-i necat olmuştur.
…
İşte, Hazret-i Yunus aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
…aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arz'dan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak-hâşâ-Zât-ı Vâcibü'l-Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve halâskâr olamaz.
Madem hakikat-i hal böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yunus aleyhisselâm'a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahtelbahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtaplı bir lâtif suret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla لاَ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ demeliyiz. لاَ اِلٰهَ الاَّۤ اَنْتَ cümlesiyle istikbalimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza,اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celb etmeliyiz.
https://www.youtube.com/watch?v=AoPDj-Hc2xA
- Birinci Lem’a’da Kur’an’daki peygamber kıssalarının daha iyi anlaşılması ile ilgili bir metodoloji de sunulmaktadır.
- Birinci ve İkinci Lem’a vesilesi ile Kur’an’daki peygamber kıssalarına muhataplık üslubunu öğrenmekteyiz.
- Kâinatın dilinin okunmasında mânâ-yı harfî (varlıkları, Allah’ın isimlerine ayna olmaları yönüyle tefekkür etmek) ve mana-yı ismî (Mevcudata mevcudat hesabına bakmak. Varlıkların özelliklerini, görevlerini ve faydalarını ‘yaratıcıyı düşünmeksizin’ incelemek.) kavramları esastır. Mânâ-yı harfî bakışı, kâinata Allah namına bakmaktır. Böyle bir bakışta her varlık Allah’ı tanıtan, O’nun isim ve sıfatlarına delalet eden bir harf hükmünde olur. Mânâ-yı ismî bakışı ise, kâinata bizzat kâinat namına bakmaktır. Böyle bir bakışta, varlıkların Allah’a delaleti gizlenir, sadece o varlıkların kendileri görülür. Pencereye bakmakla pencereden bakmak elbette bir değildir. İşte, mânâ-yı ismî pencereye bakmak, mânâ-yı harfî ise pencereden seyretmektir.
- Üstad’ın kâinatı okumasındaki mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî yaklaşımı Kur’an kıssalarının anlaşılmasında da anahtar kavramlar hükmündedir. Bu yaklaşım Kur’an kıssalarını tarihsel metinler olmaktan çıkarıp hayata hakim metinler haline getirmekte ve muhatabın kendi hayatı üzerinden tabir edebilmesi canlılığını kazandırmaktadır.
- Yunus Aleyhisselam’ın kıssasında Ninova halkının tevbesi de söz konusudur. Kendilerine gönderilen peygamberin onları terk etmesi sonrasında bütün kavimlere azap gelmiş iken, Ninova halkı arınması ile bu noktada bir istisna teşkil etmektedir.
- Hz. Yunus’un (aleyhisselam) virdi ve Ninova halkının duası sebepler adına kırılmalara ve hadiselerde dönüm noktalarına vesile olmuştur.
- Yunus Aleyhisselam’ın duasını vird haline getiren insan kendisini yutan nefis balığından, geleceğin dağdağası ve karanlığından, hadiselerin dağlar gibi dalgalarından Rabbimize sığınmakta ve O’na (celle celâluhû) dayanmaktadır.
https://www.youtube.com/watch?v=HRCWyh9dO2o
İlahiyatçı-yazar Dr. Reşit Haylamaz'ın bu sohbetinden konu başlıkları:
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bahsedildiğinde genel itibarıyla zihinlerde realiteden daha farklı bir tablonun canlanmasının nedeni nedir?
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında, gerçek durum tam zıttı olduğu halde, neden -haşa- ‘elinde kılıç, önüne geleni öldüren bir peygamber’ algısı oluşmaktadır?
- Cahiliye sözlü kültüründe kahramanlık ve cömertliğin ön planda olması, bir şuuraltı müktesebatı olarak sonraki dönemlerdeki edebi ve tarihi anlatımlara da yansımıştır.
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sürekli olarak şiddete muhatap olmasına rağmen misli ile mukabelede bulunmamış, bulunulmasına izin vermemiş, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme” (A’râf Sûresi, 7/199) ilahi fermanı çerçevesinde “Ben af ile emrolundum” buyurmuşlardır.
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) savaşmak mecburiyetinde kaldıkları durumda bile yaşatmaya matuf bir duruş içerisindelerdi. Bedir Savaşı’nda yaşanan bir örnek vaka.
- Maalesef, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olması gerektiği şekilde anlatılamamış, çeşitli propagandalarında tesiri ile kendileri hakkında hatalı bir algı oluşmuştur.
- İlk dönemde yazılan 20 İslam tarihi kitabından on dokuzunun isminde ‘Megazi’ (savaşlara dair) geçmektedir ve yirmisinde de savaşlar konu edilmiştir. Modern çağdaki prodüksiyon ve filmlerde de savaşlar ön plandadır.
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sebeplere tevessül adına yanında taşımak zorunda kaldıkları kılıçlarında bir damla dahi kan yoktur.
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ortaya koyduğu ve uyguladığı kurallar neticesinde, savaşlarda hiçbir kadın veya çocuk öldürülmemiştir.
- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi hayatları çerçevesinde günümüz insanına anlatılabilse onu kabul etmeyecek hiç kimse yoktur.
https://www.youtube.com/watch?v=NgSGQ-DtSY8
From the publisher's feed