Mevlana Takvimi

Mevlana Takvimi

By Mevlana TakvimiReligion & SpiritualityIslam
Download on the App Store

Mevlana Takvimi episodes

  • MUHTEREM ÖMER ÖZTÜRK VE EDEB-20 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Edep konusunda büyükler şöyle der: “Edebe riâyet etmeyen,

    sünnetlere riâyet etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran

    farzları ve vacipleri gereği gibi yapmaktan uzaklaşır, farz

    ve vacip gibi dînin temellerinin yeterince yerine getirilememesi,

    kişiyi îmanını kaybetme tehlikesine duçar eder. Îmânını kaybedene

    binlerce vah olsun!” O halde mutlu sona ulaşmanın

    ana kaynağı, daha doğrusu başlangıç noktası edeptir. Adabın

    korunması işte bu sebeple büyük önem arz eder.

    Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan

    Giy ol tâcı emin ol her belâdan

    Mısralarının bütün ihvâna ezberletilmesini emreden Hz.

    Sâmi (k.s.)’un hayrul halefi olan Muhterem Ömer Muhammed

    Öztürk’ün hayatı her konuda üstün bir edep dairesi içinde geçmektedir.

    Sohbetlerinde şöyle buyurmuştur:

    “Büyükler, İslâm’ın altıncı şartı edeptir derler. Bununla

    İslâm’ın 5 şartına bir şey eklemiş olmuyorlar. Ancak bu beş

    şartın hakkıyla yaşanabilmesi için edep kurallarına riâyet edilmesi

    gerektiğini söylemiş oluyorlar. İslâm edepler manzumesidir”

    buyurarak edepten çok sık bahsederler.

    Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sahip oldukları

    yüksek edep, her muâmelelerinde kendisini gösterir. Kalp kırmaktan

    son derece kaçınırlar, yakınındaki birinin bir hatasını

    söyleyebilmek için kalbi kırılmasın, incinmesin diye senelerce

    bekledikleri olmuştur. Allâh Resûlü (s.a.v.)’e karşı edepleri ise

    bambaşka bir dikkat ve ciddiyetle tecelli etmektedir. Sohbetlerinde

    şöyle buyurmuşlardır:

    “Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı en ufak bir saygısızlıkta

    bulunulmamalıdır. Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisi, ebeveyni,

    zevceleri, çocukları, ehl-i beyti, sahâbesi için değil Resûlullâh

    (s.a.v.) Efendimiz’i sevenler için dâhi dikkatli, edepli, temkinli

    ve saygılı bulunması gerektiğini beyan etmiştir. Hz. Mevlâna

    Celâleddin Efendimiz: “Ya Resûlullâh (s.a.v.), ben ağzımı bin

    kere misvaklarım, bin kere miskle, amberle yıkarım, yine de bu

    ağzı senin mübârek ismin olan Muhammed (s.a.v.)’i anmaya

    layık göremem” buyurmuşlardır.

    (Misvâk Neşriyât, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.248)

    4 min
  • HER ADIMDA FAZÎLET-19 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söylüyor. "Her kimi Allâh (c.c.)’un

    huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı, namaza

    çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz

    (s.a.v.) için hidayet yollarını şeriat yaptı. Açık açık beyan etti.

    Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz namazını

    evinde kılan şu adam gibi evlerinizde kılarsanız Peygamberiniz

    (s.a.v.) yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberiniz

    (s.a.v.)’in yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz. Yeminler

    olsun ki, ben içimizden, cemaatten geri kalanın, ya nifakı

    mâlum münâfık, ya da hasta olan kimseden başkasını bilmiyorum.

    Hatta ayakları tutmayacak derecede hasta olan bir

    adam, cemaatle kılınan namazın fazîletine olan hırsından ve

    terkindeki günâhın korkusundan iki kişinin kolları arasında

    câmiye getirilir ve saf arasına külçe gibi bırakılırdı.

    Allâhü Teâlâ’nın şu ayetinin: "Andolsun Tevrat’tan sonra

    Zebur’da da yazmışızdır ki, arza ancak sâlih kullanın

    mirasçı olur." (Enbiyâ s. 106) tefsirinde, sâlih kullardan murad

    beş vakit namazı câmide cemaatle kılan kimseler olduğu bildirilmiştir.

    Bir sahih hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    "Kim ki evinde bol su ile gusleder, sonra Allâh

    (c.c.)’un evlerinden, câmilerden birine, farzlardan bir

    farzı edâ etmek için yürürse, attığı her adımdan biri bir

    hatâsını siler, yıkar; diğeri de kendisini bir derece yükseltir.

    Namaz kıldığı vakit, o namazgâhda bulunduğu sürece

    melekler devamlı olarak: "Ya Râb, o orada kimseyi

    incitmediği ve konuşmadığı müddetçe onu yarlığa" diye

    onun için istiğfar ederler.

    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Ey ashâbım, sizlere, kendisiyle

    Allâh (c.c.)’un hatâları sileceği ve sâyesinde yüce derecelere

    yükselteceği şeylere delâlet edip bildireyim mi?"

    buyurdu. Ashâb (r.a.e.), "Tabiî yâ Resûlullâh, bildir." dediler.

    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Çok soğuklarda abdesti mükemmel

    almak, adımları mescitlere doğru çoğaltmak, namazdan

    sonra diğer namaz vaktini beklemektir."

    (İmâm Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.209-210

    4 min
  • İSLAM TERAKKİYE MANİ DEĞİLDİR-18 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    İslamiyet’in doğuşuyla, dünyanın en uzak köylerinde

    yaşayan ve ilimden, güzel sanatlardan, medeniyetin izlerinden

    mahrum şerefli bir kavim, birdenbire aydınlık bir

    hayata, mutlu bir yaşama kavuşarak, insanlık için örnek

    olacak bir medeniyet kurdular. Bu kavim, insanlığın örneği,

    bilim ve sanatların hizmetkârı, tüm insanlık için bir övünç

    kaynağı haline geldi.

    Müslümanlar, dinen ilim ve sanatların öğrenilmesiyle

    yükümlü olduklarından, ilahiyat ve dinî felsefede bütün

    felsefecileri şaşkınlık içinde bırakacak büyük bir ilerleme

    sağladılar. Ruh ilmini ve ahlakı büyük bir özenle işleyerek,

    nefsin arındırılması ve ahlakın düzeltilmesi için çaba sarf

    ettiler. “Allâh’ın (c.c.) yarattıkları hakkında düşünün, zatı

    hakkında düşünmeyin” emrine uyarak, temiz bir düşünceye,

    nurani bir kalbe ve doğru bir inanca sahip oldular.

    Müslümanlar, gerçeği araştırmak hususunda büyük

    bir yetenek göstererek kudretin güzelliklerini ve varlık evrelerini

    incelemeye daldılar. Batılıların bugün, bu kadar

    mükemmel gözlem araçlarıyla keşfettikleri birçok gerçeğe,

    müslümanlar bundan çok asırlar önce vâkıf olmuşlardı.

    Müslümanlar, yaşamakta oldukları dünyanın yapısını ve

    özel durumlarını da dikkatten uzak tutmadılar. Bitkilerin

    anatomisi, tabii botanik ilmi ve sanayiye dair bitki bilgisi

    üzerine eserler meydana getirdiler.

    Müslümanlar, fikir üretimi ve icat yeteneğine sahip olduklarını,

    dünya medeniyetine bıraktıkları birçok bilimsel

    keşifleri ve zarif mimari eserleriyle ispat ettiler. Mensubu

    oldukları din-i mübin (İslam dini) de onları bu gibi ilimler,

    sanatlar, icatlar ve sanayi ile uğraşmaktan men etmemiştir.

    Öyleyken nasıl olur da “İslamiyet ilerlemeye engeldir”,

    “İslamiyet bilimlerin ve sanatların genişlemesine uygun değildir”

    gibi iftiraları cesaretle söyleyenler bulunabilir?

    (Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 200-203)

    3 min
  • BİR MEDENİYETİN SESSİZ İNFAZI-17 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    1928’de çıkarılan Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi,

    tarihin en büyük kültür kıyımlarından birini başlattı.

    Eski harfli eserleri yasaklayan bu düzenleme, bin yıllık

    hafızanın yok edilmesine sebep oldu. Jandarma, polis

    ve memurlar, kraldan çok kralcı bir tavırla, halkın elindeki

    Osmanlıca kitaplara adeta savaş açtı. Korkuya kapılan

    halk, evlerindeki kitapları kuyuya attı, yaktı ya da çürümeye

    terk etti.

    1928 tarihli Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi tarihte

    benzeri görülmemiş bir kitap kıyımı meydana getirmiştir.

    Kraldan çok kralcı jandarmalar, polisler, hatta memurlar,

    gördükleri eski harfli kitapları affetmemişler, halk da

    bu korkudan elindeki kitapları olmadık yerlere saklamış

    veya çaresiz kalıp imha etmiştir. Sadece milletin hafızasını

    teşkil eden arşiv vesikaları değil, kütüphanelerde nice

    nadide kitap, fersude veya mükerrer diye hurdaya verilmiş

    veya satılmış, daha da kötüsü elverişsiz depolarda

    çürümeye terk edilmiştir. Sahaf Muzaffer Ozak, yaşanan

    vahameti şöyle anlatır: “Bir adamın evinde kitap saklaması,

    kobra yılanı saklamasından betermiş. Memurlar, evlerde

    ne kadar kitap varsa kuyulara dolduruyordu. Herkes

    kitaplarını defetmeye çalışıyordu.”

    İlk Çin imparatorluk hanedanının kurucusu Shih Huang

    Ti’nin (ME 221-210), kurduğu devlet düzeninin sorgulanacağı

    korkusuyla, ülkesinde geçmişte yazılmış tüm

    kitapların yakılmasını emredişinden bu yana geçen iki bin

    iki yüz yılda, devlet eliyle girişilmiş bu boyutta bir kültür

    katliamına yeryüzünün herhangi bir yerinde rastlamak

    mümkün değildir. Osmanlıca eser basımını suç sayan

    Türk Ceza Kanunu’nun 222. maddesi ise ancak 2014’te

    kaldırılabildi. Bu olay, sadece alfabe değişimi değil, geçmişin

    topyekûn imhasıydı.

    (Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)

    3 min
  • ZEKÂT İLE İLGİLİ BAZI MESELELER-16 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Zekâtını verip vermediğini hatırlamayan bir kimsenin

    zekâtını yeniden vermesi lazımdır. İmâm Ebû

    Hanîfe (r.a.) ile İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'a göre, zekât,

    nisab miktarında olan mala gerekir. Nisabdan fazla

    olan mal helâk (yani telef olup yok olmak) olsa da,

    nisab baki kalsa, onun zekâtı da baki kalır. Çünkü

    fazlalık nisaba tâbidir.

    Bunun içindir ki, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)

    şöyle demiştir: “Eğer, zekât farz olduktan sonra, mal

    helâk olsa, zekât sâkıt olur.” Malın tamamı değil de,

    bir kısmı helâk olsa, helâk olan kısmın zekâtı düşer.

    Zekât icab ettikten sonra nisab helâk olsa, zekât

    helâk olmaz. Bir kimse bir ticaret malını, başka bir

    ticaret malı ile değiştirirse, bu durumda mal helâk olmuş

    sayılmaz. Değişen malın aynı cinsten olması ile

    ayrı cinsten olması müsavidir (yani eşittir, fark yoktur)

    ve bu hususta ihtilaf yoktur.

    Bir kimsenin nisab miktarındaki malı, hibe gibi

    bir sebeple karşılıksız olarak zail (elden çıkıp yok olmak)

    olup gitse veya mehir gibi bir sebeple zail olup

    gitse; veya karşılığı mal olmasa veya hizmet kölesi

    gibi, zekâta tâbi bir mal olmasa, istihlâk ederse

    (yani onu tüketip yok ederse), elinde karşılık kalsın

    veya kalmasın o şahsın zekât miktarını ödemesi

    gerekir. Bu şahıs hibesinden bir hüküm sebebi ile

    dönse veya malını geri alsa, zekât borcu da düşer.

    Keza, hibeden dönüş hâkimin hükmü ile olmasa bile,

    zekâttan muaf olur. Sahih olan budur.

    (Fetava-i Hindiyye, s.596-598)

    3 min
  • İMÂM-I A’ZAM (R.A.), NEBİ (S.A.V.)’İN VÂRİSİDİR-15 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Tek kurtuluş, sünnete sarılmakla mümkün olduğuna

    göre; bu da; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ve O (s.a.v.)’in

    Yüce Ashâbı (r.a.e.)’e, ki onlara, onların sünnetlerine

    tâbi olmak da Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e tâbi olmak, Nebî

    (s.a.v.)’e tâbi olmak da Allâh (c.c.)’a tâbi olmaktır, (Nisâ s. 80)

    Bu da Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehîd imâmlarından birine

    tâbi olmakla mümkündür. Hepimizin onların fıkıhlarını

    öğrenmek ve öğrendiklerimizle âmel ederek Allâh (c.c.)’a

    kulluk yapmamız ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmamız

    gerekiyor. Bundan başka gidilecek bir yol ve tutunacak dal

    yoktur.

    "Âlimler, Nebîlerin vârisleridir" diye haber verilen

    ma’rifetullâh ehli ise âlimibillâh kudsî âlim zâtlardır.

    Bu hadîs-i şerîf’e şu manâ verilmiştir: "Kim ki Nebîlere

    vâris ise, ancak âlim odur." Cenâb-ı Hâkk’ı bilmeyene

    ve Cenâb-ı Hâkk’tan korkmayıp günâh işleyen kimseye

    hakîkî âlim denilemez. Âlim olan, herhangi bir maddî

    gâyesi olmaksızın, ücretsiz ve bir menfaat karşılığında

    olmayarak, sâdece Allâh (c.c.) rızâsı için hâkk yoluna,

    Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da’vet eder.

    Âl-i İmrân suresi 110. ayette geçen "Hayrü’l Ümmeti"

    ifadesinden murâd zâhir ulemâsı değildir; çünkü irs tabiri,

    pederden evlâda intikâl eden maddî (gelir olan) şeylere

    denir. Zâhir ulemâsının ilmi, irsî değil sonradan kazânılmış

    olandır. Sonradan kazânılmış olan yani vehbî (Allâh

    (c.c.) vergisi) olmayan bir ilme irsî demek doğru olmaz.

    Bu sebeble ilmi sonradan kazânmış olan zâhir âlimlerine,

    enbiyâların vârisi denilemez.

    İmâm-ı A’zam (r.a.)’in, herbiri âlemlere bedel binlerce

    talebeyi yetiştirip dünyanın dört bir yanına göndermişler ve

    onlar vâsıtasıyla Sünnet-i Seniyye teblîğ ve infâz edilmiştir.

    Başta İmâm-ı A’zam (r.a.) Efendimiz’in ve talebelerinin

    şefâatlerini Allâhü Teâlâ’dan talep ediyoruz.

    (Nûmanî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hadis İlmindeki Yeri, s.8-10)

    4 min
  • DOĞRUSU BİZ SANA APAÇIK BİR FETİH İHSAN ETTİK-14 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik (Fetih

    1) ayetinin tefsiri şöyledir: Bir yeri fethetmek, zorla veya

    sulh yoluyla ele geçirmektir. Buradaki fetihten maksat,

    Mekke'nin fethidir. Bu Hazret-i Enes'den rivayet edilmiştir.

    Resûlüllah (s.a.v.) Hudeybiye'den ayrıldığında bu fetihle

    müjdelenmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olan fetihten, sanki

    olmuş gibi geçmiş zaman kipi ile bahsedilmesi, müjdeyi

    kuvvetlendirmek ve onun kesinlikle meydana geleceğini

    vurgulamak içindir. Ayrıca bu, haberi veren Allâhü Teâlâ'nın

    şanının yüceliğine de işarettir. Müslümanlar Hudeybiye'ye

    vardıkları zaman fetih kapalı ve imkânsızdı. Ne zaman ki

    iş, Rıdvan biatına geldi ve müşrikler Müslümanların birliğini,

    cihad ve savaştaki kararlılıklarını anladılar, işte o zaman

    zaafa düştüler, korktular ve anlaşma istemek zorunda

    kaldılar. Böylece, Müslümanların onlara karşı üstünlüğü

    tahakkuk etmiş oldu. Bununla birlikte bu sulh, daha önce

    kapalı olan birtakım şeylerin de açığa çıkmasına sebep

    oldu. Meselâ, müşrikler, bu sulh sebebiyle Müslümanlarla

    bir araya geldiler, onların sözlerini duydular.

    Gönüllerinde İslâm yeşermeye başladı. Çok kısa bir

    süre zarfında bir çok insan Müslüman oldu, Müslümanların

    sayısı arttı. Hatta denildiğine göre, o sene içerisinde,

    daha önce Müslüman olanların sayısı kadar, belki de daha

    fazla insan İslama girdi. Bu sulh sayesinde, Hz. Peygamber

    (s.a.v.) diğer Araplarla ilgilenme fırsatı buldu. Onlarla

    savaştı. Bir çok yeri fethetti. Hayber'in fethi özellikle kayda

    değerdir. Müslümanlar ganimetler elde ettiler. O sene,

    Rumlarla İranlılar arasında büyük bir savaş oldu. Sonuç,

    Resûlullâh (s.a.v.)'in vaadettiği gibi oldu ve onun dediği

    gibi çıktı. Efendimiz (s.a.v.)’in ve müminlerin ehl-i kitabın

    mecûsilere karşı zafer kazanmalarından dolayı sevinmeleri

    de bir nevi fetihtir. Bunların dışında, Allâh'ın (c.c.) bir takım

    yüce fetihleri ve büyük nimetleri olmuştur.

    (İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Fetih 1)

    4 min
  • ÜSTAD NECİP FAZIL’DAN ZEKA VE İBRET DOLU CEVAPLAR-13 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Hakim, saçı sakalı uzamış Necip Fazıl Üstad’a “Maymuna dönmüşsün Necip” demiş. Necip Fazıl yüzünü duvara çevirip: “Şimdi de duvara döndüm” demiş. Necip Fazıl Kısakürek bir gün konferans verirken salondakilerden biri kürsüye salatalık fırlatır. Salatalığı eline alan Necip Fazıl salondakilere dönerek: “Birisi kimliğini göndermiş, kiminse gelsin alsın” der.

    Üstad’ın çalışma odasına giren bir yazar, kitap göremeyince: “Siz kitap okumaz mısınız?” diye sorar. Üstad cevabı yapıştırır: “Sen hiç süt içen inek gördün mü?” Şeriatçı olduğu iddiasıyla tutuklanır. Mahkemede kendini öyle canlı bir dille savunur ki, kadın hâkimin gözleri dolar. Üstad döner: “İşte şeriatın sırrı tecelli etti: Kadından ceza hâkimi olmaz.” “Allah deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?” sorusuna: “Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gözbebeğine yıldızları sığdırdığı gibi geçirir.” Konferansta bir dinleyici: “Hangi gazeteden bahsediyorsunuz?” Üstad: “Ne iş yapıyorsun?” “Keresteciyim.” “Belli, otur!” Hakim: “Seni bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?” Üstad: “İstifa mı ediyorsunuz?” Vapurda biri: “Peygamberlere ne gerek var?” deyince Üstad: “Niye vapura bindin ki, yüzerek geçsene.” Nazım Hikmet, zayıf bir ineği gösterip: “Oruçtan bu hale gelmiş.” Üstad: “Hayvanlar oruç tutmaz.” Uçak geri döner. Sorulunca: “Ahirete kabul etmediler, geri döndük.” “Özel arabanız yok mu?” “Ona en son bineceğiz.” Üstad treni kaçırdığı söylenince: “Kovdum gitti” der. Mahkemede: “Buradakilerin yarısı eşektir” der. Hakim geri almasını ister. Üstad: “Tamam, buradakilerin yarısı eşek değildir.” Bir genç: “Osmanlı emperyalist değil miydi?” diye sorar. Üstad: “Eğer öyle olsaydı bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.”

    (Derleme)

    3 min
  • MÜKELLEFİN ŞERİATLA YÜKÜMLÜ TUTULMASI-12 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Şeriatın konuluşunda gözetilen şer’î maksat, mükellefin hevâ ve hevesinden koparılarak, kendi ihtiyârı ile Allâh (c.c.)’a kul olmasını sağlamaktır. Nitekim yaratılış itibarıyla zorunlu olarak zaten O (c.c.)’un kulu idi. Kulların, sadece Allâh (c.c.)’a kul olmak, O (c.c.)’un emir ve yasakları altına girmek için yaratıldığına dair açık nasslar vardır. Bunlar: "Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır. Onlardan bir rızık istemem. Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allâh’tır." (Zâriyât s. 55-57) "Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz." (Tâhâ s. 132) "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Râbbinize kulluk ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz." (Bakara s. 21) Sonra bu kulluğun esaslarını aynı surede açıklamış ve şöyle buyurmuştur: "Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lâkin iyi olan; Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, O’nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve kölelere mal veren, namaz kılan, zekât veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır." (Bakara s. 177) Bunlar yanında yine aynı surede getirilen yükümlülükler, "Allâh’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın." (Nisâ s. 36) ayeti ile benzeri mutlak surette Allâh (c.c.)’a kulluğu emreden ve genel olarak tafsilât getiren bütün ayetler, bütün bu nasslar, her hal ve durumda Allâh (c.c.)’a yönelmenin, her nasıl olursa olsun onun getirdiği hükümlere boyun eğmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Allâh (c.c.)’a kulluğun mânâsı da işte budur. (Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.2, s.169-170)

    3 min
  • CEMAATE GİTMEMEYİ MÜBAH KILAN ÖZÜRLER NELERDİR?-11 EKİM 2026-MEVLANA TAKVİMİ

    Özürsüz olarak cemaate katılmamayı adet edinen kişi en sıhhatli görüşe göre günâhkâr olur. Kişi bazı istisnai durumlarda cemaate katılma imkânı bulamayabilir. Bu yüzden fakihler, kişinin cemaate katılmamayı mubah kılan özürlerin ekserisini zikretmişlerdir. Bu özürler biraz da kişinin, zamanın ve şartların durumlarına göre farklılık arz eder. Bu yüzden âlimler genel ve ortak özürlerden bahsetmişlerdir. Bunları sayacak olursak; 1. Teyemmümü mubah kılan hastalıklar. 2. El ve ayaklarının yürüyemeyecek şekilde kesik olmaları. 3. Felç olması, yani gerçekten cemaate gidemeyecek şekilde rahatsız olması. Bu, şiddetli baş ağrısıyla da olabilir. 4. Şiddetli yağmur. 5. Çamur. 6. Şiddetli soğuk. 7. Aşırı karanlık. 8. Kör olmak. 9. Büyük veya küçük abdest sıkıştırması. 10. Hastaya bakmak. Görüldüğü gibi bazı durumlar, cemaate katılmamayı mubah kılmaktadır. Günümüzde izin verilmeyen işçilerin durumu da böyledir. Zira her istediği zaman cemaate katılmaya izin verecek işveren bulmak her daim mümkün olmayabilir. Yine yolcu olmak, düşmandan korkmak, mühim bir vazife ile meşgul olmak mesela birisini hastaneye yetiştirmek gibi durumlar ve kişilerin hallerinde onları Şer’an muteber sayılacak zorluklara sokacak haller cemaate katılmamalarını mubah kılacak hallerden sayılırlar. Bu gibi olmayan hallerde erkeklerin mutlaka cemaate katılmaları gerekir. Aksi halde süreklilik arz eden cemaatsiz namazlarından dolayı günâhkâr olacağı gibi İslam’ın vahdetine zarar vermiş olacak ve cemaatin azalmasına sebep olacaktır. (Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 3, s. 26-28)

    3 min

About Mevlana Takvimi

From the publisher's feed

Mevlana Takvimi günlük takvim yazıları

More shows like Mevlana Takvimi

Timurtaş Uçar — Vaaz by Ahmet Çadırcı

Timurtaş Uçar — Vaaz

0 Listeners