
Sign up to save your podcasts
Or


Edep konusunda büyükler şöyle der: “Edebe riâyet etmeyen,
sünnetlere riâyet etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran
farzları ve vacipleri gereği gibi yapmaktan uzaklaşır, farz
ve vacip gibi dînin temellerinin yeterince yerine getirilememesi,
kişiyi îmanını kaybetme tehlikesine duçar eder. Îmânını kaybedene
binlerce vah olsun!” O halde mutlu sona ulaşmanın
ana kaynağı, daha doğrusu başlangıç noktası edeptir. Adabın
korunması işte bu sebeple büyük önem arz eder.
Edep bir taç imiş nur-i Hüda’dan
Giy ol tâcı emin ol her belâdan
Mısralarının bütün ihvâna ezberletilmesini emreden Hz.
Sâmi (k.s.)’un hayrul halefi olan Muhterem Ömer Muhammed
Öztürk’ün hayatı her konuda üstün bir edep dairesi içinde geçmektedir.
Sohbetlerinde şöyle buyurmuştur:
“Büyükler, İslâm’ın altıncı şartı edeptir derler. Bununla
İslâm’ın 5 şartına bir şey eklemiş olmuyorlar. Ancak bu beş
şartın hakkıyla yaşanabilmesi için edep kurallarına riâyet edilmesi
gerektiğini söylemiş oluyorlar. İslâm edepler manzumesidir”
buyurarak edepten çok sık bahsederler.
Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün sahip oldukları
yüksek edep, her muâmelelerinde kendisini gösterir. Kalp kırmaktan
son derece kaçınırlar, yakınındaki birinin bir hatasını
söyleyebilmek için kalbi kırılmasın, incinmesin diye senelerce
bekledikleri olmuştur. Allâh Resûlü (s.a.v.)’e karşı edepleri ise
bambaşka bir dikkat ve ciddiyetle tecelli etmektedir. Sohbetlerinde
şöyle buyurmuşlardır:
“Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı en ufak bir saygısızlıkta
bulunulmamalıdır. Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisi, ebeveyni,
zevceleri, çocukları, ehl-i beyti, sahâbesi için değil Resûlullâh
(s.a.v.) Efendimiz’i sevenler için dâhi dikkatli, edepli, temkinli
ve saygılı bulunması gerektiğini beyan etmiştir. Hz. Mevlâna
Celâleddin Efendimiz: “Ya Resûlullâh (s.a.v.), ben ağzımı bin
kere misvaklarım, bin kere miskle, amberle yıkarım, yine de bu
ağzı senin mübârek ismin olan Muhammed (s.a.v.)’i anmaya
layık göremem” buyurmuşlardır.
(Misvâk Neşriyât, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.248)
İbn Mes’ud (r.a.) şöyle söylüyor. "Her kimi Allâh (c.c.)’un
huzuruna çıkmak sevindirecekse beş vakit namazı, namaza
çağırılan yerde kılsın. Allâhü Teâlâ sizin Peygamberiniz
(s.a.v.) için hidayet yollarını şeriat yaptı. Açık açık beyan etti.
Beş vakit namaz da hidayet yollarındandır. Eğer siz namazını
evinde kılan şu adam gibi evlerinizde kılarsanız Peygamberiniz
(s.a.v.) yolunu terketmiş olursunuz. Peygamberiniz
(s.a.v.)’in yolunu terkederseniz dalâlete düşersiniz. Yeminler
olsun ki, ben içimizden, cemaatten geri kalanın, ya nifakı
mâlum münâfık, ya da hasta olan kimseden başkasını bilmiyorum.
Hatta ayakları tutmayacak derecede hasta olan bir
adam, cemaatle kılınan namazın fazîletine olan hırsından ve
terkindeki günâhın korkusundan iki kişinin kolları arasında
câmiye getirilir ve saf arasına külçe gibi bırakılırdı.
Allâhü Teâlâ’nın şu ayetinin: "Andolsun Tevrat’tan sonra
Zebur’da da yazmışızdır ki, arza ancak sâlih kullanın
mirasçı olur." (Enbiyâ s. 106) tefsirinde, sâlih kullardan murad
beş vakit namazı câmide cemaatle kılan kimseler olduğu bildirilmiştir.
Bir sahih hadîste Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim ki evinde bol su ile gusleder, sonra Allâh
(c.c.)’un evlerinden, câmilerden birine, farzlardan bir
farzı edâ etmek için yürürse, attığı her adımdan biri bir
hatâsını siler, yıkar; diğeri de kendisini bir derece yükseltir.
Namaz kıldığı vakit, o namazgâhda bulunduğu sürece
melekler devamlı olarak: "Ya Râb, o orada kimseyi
incitmediği ve konuşmadığı müddetçe onu yarlığa" diye
onun için istiğfar ederler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Ey ashâbım, sizlere, kendisiyle
Allâh (c.c.)’un hatâları sileceği ve sâyesinde yüce derecelere
yükselteceği şeylere delâlet edip bildireyim mi?"
buyurdu. Ashâb (r.a.e.), "Tabiî yâ Resûlullâh, bildir." dediler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Çok soğuklarda abdesti mükemmel
almak, adımları mescitlere doğru çoğaltmak, namazdan
sonra diğer namaz vaktini beklemektir."
(İmâm Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.209-210
İslamiyet’in doğuşuyla, dünyanın en uzak köylerinde
yaşayan ve ilimden, güzel sanatlardan, medeniyetin izlerinden
mahrum şerefli bir kavim, birdenbire aydınlık bir
hayata, mutlu bir yaşama kavuşarak, insanlık için örnek
olacak bir medeniyet kurdular. Bu kavim, insanlığın örneği,
bilim ve sanatların hizmetkârı, tüm insanlık için bir övünç
kaynağı haline geldi.
Müslümanlar, dinen ilim ve sanatların öğrenilmesiyle
yükümlü olduklarından, ilahiyat ve dinî felsefede bütün
felsefecileri şaşkınlık içinde bırakacak büyük bir ilerleme
sağladılar. Ruh ilmini ve ahlakı büyük bir özenle işleyerek,
nefsin arındırılması ve ahlakın düzeltilmesi için çaba sarf
ettiler. “Allâh’ın (c.c.) yarattıkları hakkında düşünün, zatı
hakkında düşünmeyin” emrine uyarak, temiz bir düşünceye,
nurani bir kalbe ve doğru bir inanca sahip oldular.
Müslümanlar, gerçeği araştırmak hususunda büyük
bir yetenek göstererek kudretin güzelliklerini ve varlık evrelerini
incelemeye daldılar. Batılıların bugün, bu kadar
mükemmel gözlem araçlarıyla keşfettikleri birçok gerçeğe,
müslümanlar bundan çok asırlar önce vâkıf olmuşlardı.
Müslümanlar, yaşamakta oldukları dünyanın yapısını ve
özel durumlarını da dikkatten uzak tutmadılar. Bitkilerin
anatomisi, tabii botanik ilmi ve sanayiye dair bitki bilgisi
üzerine eserler meydana getirdiler.
Müslümanlar, fikir üretimi ve icat yeteneğine sahip olduklarını,
dünya medeniyetine bıraktıkları birçok bilimsel
keşifleri ve zarif mimari eserleriyle ispat ettiler. Mensubu
oldukları din-i mübin (İslam dini) de onları bu gibi ilimler,
sanatlar, icatlar ve sanayi ile uğraşmaktan men etmemiştir.
Öyleyken nasıl olur da “İslamiyet ilerlemeye engeldir”,
“İslamiyet bilimlerin ve sanatların genişlemesine uygun değildir”
gibi iftiraları cesaretle söyleyenler bulunabilir?
(Ömer Nasuhi Bilmen, Makaleler, s. 200-203)
1928’de çıkarılan Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi,
tarihin en büyük kültür kıyımlarından birini başlattı.
Eski harfli eserleri yasaklayan bu düzenleme, bin yıllık
hafızanın yok edilmesine sebep oldu. Jandarma, polis
ve memurlar, kraldan çok kralcı bir tavırla, halkın elindeki
Osmanlıca kitaplara adeta savaş açtı. Korkuya kapılan
halk, evlerindeki kitapları kuyuya attı, yaktı ya da çürümeye
terk etti.
1928 tarihli Harf İnkılâbı Kanunu’nun 4. maddesi tarihte
benzeri görülmemiş bir kitap kıyımı meydana getirmiştir.
Kraldan çok kralcı jandarmalar, polisler, hatta memurlar,
gördükleri eski harfli kitapları affetmemişler, halk da
bu korkudan elindeki kitapları olmadık yerlere saklamış
veya çaresiz kalıp imha etmiştir. Sadece milletin hafızasını
teşkil eden arşiv vesikaları değil, kütüphanelerde nice
nadide kitap, fersude veya mükerrer diye hurdaya verilmiş
veya satılmış, daha da kötüsü elverişsiz depolarda
çürümeye terk edilmiştir. Sahaf Muzaffer Ozak, yaşanan
vahameti şöyle anlatır: “Bir adamın evinde kitap saklaması,
kobra yılanı saklamasından betermiş. Memurlar, evlerde
ne kadar kitap varsa kuyulara dolduruyordu. Herkes
kitaplarını defetmeye çalışıyordu.”
İlk Çin imparatorluk hanedanının kurucusu Shih Huang
Ti’nin (ME 221-210), kurduğu devlet düzeninin sorgulanacağı
korkusuyla, ülkesinde geçmişte yazılmış tüm
kitapların yakılmasını emredişinden bu yana geçen iki bin
iki yüz yılda, devlet eliyle girişilmiş bu boyutta bir kültür
katliamına yeryüzünün herhangi bir yerinde rastlamak
mümkün değildir. Osmanlıca eser basımını suç sayan
Türk Ceza Kanunu’nun 222. maddesi ise ancak 2014’te
kaldırılabildi. Bu olay, sadece alfabe değişimi değil, geçmişin
topyekûn imhasıydı.
(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)
Zekâtını verip vermediğini hatırlamayan bir kimsenin
zekâtını yeniden vermesi lazımdır. İmâm Ebû
Hanîfe (r.a.) ile İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'a göre, zekât,
nisab miktarında olan mala gerekir. Nisabdan fazla
olan mal helâk (yani telef olup yok olmak) olsa da,
nisab baki kalsa, onun zekâtı da baki kalır. Çünkü
fazlalık nisaba tâbidir.
Bunun içindir ki, İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.)
şöyle demiştir: “Eğer, zekât farz olduktan sonra, mal
helâk olsa, zekât sâkıt olur.” Malın tamamı değil de,
bir kısmı helâk olsa, helâk olan kısmın zekâtı düşer.
Zekât icab ettikten sonra nisab helâk olsa, zekât
helâk olmaz. Bir kimse bir ticaret malını, başka bir
ticaret malı ile değiştirirse, bu durumda mal helâk olmuş
sayılmaz. Değişen malın aynı cinsten olması ile
ayrı cinsten olması müsavidir (yani eşittir, fark yoktur)
ve bu hususta ihtilaf yoktur.
Bir kimsenin nisab miktarındaki malı, hibe gibi
bir sebeple karşılıksız olarak zail (elden çıkıp yok olmak)
olup gitse veya mehir gibi bir sebeple zail olup
gitse; veya karşılığı mal olmasa veya hizmet kölesi
gibi, zekâta tâbi bir mal olmasa, istihlâk ederse
(yani onu tüketip yok ederse), elinde karşılık kalsın
veya kalmasın o şahsın zekât miktarını ödemesi
gerekir. Bu şahıs hibesinden bir hüküm sebebi ile
dönse veya malını geri alsa, zekât borcu da düşer.
Keza, hibeden dönüş hâkimin hükmü ile olmasa bile,
zekâttan muaf olur. Sahih olan budur.
(Fetava-i Hindiyye, s.596-598)
Tek kurtuluş, sünnete sarılmakla mümkün olduğuna
göre; bu da; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ve O (s.a.v.)’in
Yüce Ashâbı (r.a.e.)’e, ki onlara, onların sünnetlerine
tâbi olmak da Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e tâbi olmak, Nebî
(s.a.v.)’e tâbi olmak da Allâh (c.c.)’a tâbi olmaktır, (Nisâ s. 80)
Bu da Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehîd imâmlarından birine
tâbi olmakla mümkündür. Hepimizin onların fıkıhlarını
öğrenmek ve öğrendiklerimizle âmel ederek Allâh (c.c.)’a
kulluk yapmamız ve Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e ulaşmamız
gerekiyor. Bundan başka gidilecek bir yol ve tutunacak dal
yoktur.
"Âlimler, Nebîlerin vârisleridir" diye haber verilen
ma’rifetullâh ehli ise âlimibillâh kudsî âlim zâtlardır.
Bu hadîs-i şerîf’e şu manâ verilmiştir: "Kim ki Nebîlere
vâris ise, ancak âlim odur." Cenâb-ı Hâkk’ı bilmeyene
ve Cenâb-ı Hâkk’tan korkmayıp günâh işleyen kimseye
hakîkî âlim denilemez. Âlim olan, herhangi bir maddî
gâyesi olmaksızın, ücretsiz ve bir menfaat karşılığında
olmayarak, sâdece Allâh (c.c.) rızâsı için hâkk yoluna,
Şerîat-ı Mutahhara’nın emirlerine da’vet eder.
Âl-i İmrân suresi 110. ayette geçen "Hayrü’l Ümmeti"
ifadesinden murâd zâhir ulemâsı değildir; çünkü irs tabiri,
pederden evlâda intikâl eden maddî (gelir olan) şeylere
denir. Zâhir ulemâsının ilmi, irsî değil sonradan kazânılmış
olandır. Sonradan kazânılmış olan yani vehbî (Allâh
(c.c.) vergisi) olmayan bir ilme irsî demek doğru olmaz.
Bu sebeble ilmi sonradan kazânmış olan zâhir âlimlerine,
enbiyâların vârisi denilemez.
İmâm-ı A’zam (r.a.)’in, herbiri âlemlere bedel binlerce
talebeyi yetiştirip dünyanın dört bir yanına göndermişler ve
onlar vâsıtasıyla Sünnet-i Seniyye teblîğ ve infâz edilmiştir.
Başta İmâm-ı A’zam (r.a.) Efendimiz’in ve talebelerinin
şefâatlerini Allâhü Teâlâ’dan talep ediyoruz.
(Nûmanî, İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (r.a.)’in Hadis İlmindeki Yeri, s.8-10)
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik (Fetih
1) ayetinin tefsiri şöyledir: Bir yeri fethetmek, zorla veya
sulh yoluyla ele geçirmektir. Buradaki fetihten maksat,
Mekke'nin fethidir. Bu Hazret-i Enes'den rivayet edilmiştir.
Resûlüllah (s.a.v.) Hudeybiye'den ayrıldığında bu fetihle
müjdelenmiştir. Henüz gerçekleşmemiş olan fetihten, sanki
olmuş gibi geçmiş zaman kipi ile bahsedilmesi, müjdeyi
kuvvetlendirmek ve onun kesinlikle meydana geleceğini
vurgulamak içindir. Ayrıca bu, haberi veren Allâhü Teâlâ'nın
şanının yüceliğine de işarettir. Müslümanlar Hudeybiye'ye
vardıkları zaman fetih kapalı ve imkânsızdı. Ne zaman ki
iş, Rıdvan biatına geldi ve müşrikler Müslümanların birliğini,
cihad ve savaştaki kararlılıklarını anladılar, işte o zaman
zaafa düştüler, korktular ve anlaşma istemek zorunda
kaldılar. Böylece, Müslümanların onlara karşı üstünlüğü
tahakkuk etmiş oldu. Bununla birlikte bu sulh, daha önce
kapalı olan birtakım şeylerin de açığa çıkmasına sebep
oldu. Meselâ, müşrikler, bu sulh sebebiyle Müslümanlarla
bir araya geldiler, onların sözlerini duydular.
Gönüllerinde İslâm yeşermeye başladı. Çok kısa bir
süre zarfında bir çok insan Müslüman oldu, Müslümanların
sayısı arttı. Hatta denildiğine göre, o sene içerisinde,
daha önce Müslüman olanların sayısı kadar, belki de daha
fazla insan İslama girdi. Bu sulh sayesinde, Hz. Peygamber
(s.a.v.) diğer Araplarla ilgilenme fırsatı buldu. Onlarla
savaştı. Bir çok yeri fethetti. Hayber'in fethi özellikle kayda
değerdir. Müslümanlar ganimetler elde ettiler. O sene,
Rumlarla İranlılar arasında büyük bir savaş oldu. Sonuç,
Resûlullâh (s.a.v.)'in vaadettiği gibi oldu ve onun dediği
gibi çıktı. Efendimiz (s.a.v.)’in ve müminlerin ehl-i kitabın
mecûsilere karşı zafer kazanmalarından dolayı sevinmeleri
de bir nevi fetihtir. Bunların dışında, Allâh'ın (c.c.) bir takım
yüce fetihleri ve büyük nimetleri olmuştur.
(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, Fetih 1)
Hakim, saçı sakalı uzamış Necip Fazıl Üstad’a “Maymuna dönmüşsün Necip” demiş. Necip Fazıl yüzünü duvara çevirip: “Şimdi de duvara döndüm” demiş. Necip Fazıl Kısakürek bir gün konferans verirken salondakilerden biri kürsüye salatalık fırlatır. Salatalığı eline alan Necip Fazıl salondakilere dönerek: “Birisi kimliğini göndermiş, kiminse gelsin alsın” der.
Üstad’ın çalışma odasına giren bir yazar, kitap göremeyince: “Siz kitap okumaz mısınız?” diye sorar. Üstad cevabı yapıştırır: “Sen hiç süt içen inek gördün mü?” Şeriatçı olduğu iddiasıyla tutuklanır. Mahkemede kendini öyle canlı bir dille savunur ki, kadın hâkimin gözleri dolar. Üstad döner: “İşte şeriatın sırrı tecelli etti: Kadından ceza hâkimi olmaz.” “Allah deveyi iğnenin deliğinden geçirebilir mi?” sorusuna: “Ne deveyi küçültür, ne iğneyi büyültür. Gözbebeğine yıldızları sığdırdığı gibi geçirir.” Konferansta bir dinleyici: “Hangi gazeteden bahsediyorsunuz?” Üstad: “Ne iş yapıyorsun?” “Keresteciyim.” “Belli, otur!” Hakim: “Seni bir daha huzurumda görmeyeceğim, öyle değil mi?” Üstad: “İstifa mı ediyorsunuz?” Vapurda biri: “Peygamberlere ne gerek var?” deyince Üstad: “Niye vapura bindin ki, yüzerek geçsene.” Nazım Hikmet, zayıf bir ineği gösterip: “Oruçtan bu hale gelmiş.” Üstad: “Hayvanlar oruç tutmaz.” Uçak geri döner. Sorulunca: “Ahirete kabul etmediler, geri döndük.” “Özel arabanız yok mu?” “Ona en son bineceğiz.” Üstad treni kaçırdığı söylenince: “Kovdum gitti” der. Mahkemede: “Buradakilerin yarısı eşektir” der. Hakim geri almasını ister. Üstad: “Tamam, buradakilerin yarısı eşek değildir.” Bir genç: “Osmanlı emperyalist değil miydi?” diye sorar. Üstad: “Eğer öyle olsaydı bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.”
(Derleme)
Şeriatın konuluşunda gözetilen şer’î maksat, mükellefin hevâ ve hevesinden koparılarak, kendi ihtiyârı ile Allâh (c.c.)’a kul olmasını sağlamaktır. Nitekim yaratılış itibarıyla zorunlu olarak zaten O (c.c.)’un kulu idi. Kulların, sadece Allâh (c.c.)’a kul olmak, O (c.c.)’un emir ve yasakları altına girmek için yaratıldığına dair açık nasslar vardır. Bunlar: "Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır. Onlardan bir rızık istemem. Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allâh’tır." (Zâriyât s. 55-57) "Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz." (Tâhâ s. 132) "Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Râbbinize kulluk ediniz ki, O’na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz." (Bakara s. 21) Sonra bu kulluğun esaslarını aynı surede açıklamış ve şöyle buyurmuştur: "Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir. Lâkin iyi olan; Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, O’nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve kölelere mal veren, namaz kılan, zekât veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır." (Bakara s. 177) Bunlar yanında yine aynı surede getirilen yükümlülükler, "Allâh’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın." (Nisâ s. 36) ayeti ile benzeri mutlak surette Allâh (c.c.)’a kulluğu emreden ve genel olarak tafsilât getiren bütün ayetler, bütün bu nasslar, her hal ve durumda Allâh (c.c.)’a yönelmenin, her nasıl olursa olsun onun getirdiği hükümlere boyun eğmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Allâh (c.c.)’a kulluğun mânâsı da işte budur. (Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.2, s.169-170)
Özürsüz olarak cemaate katılmamayı adet edinen kişi en sıhhatli görüşe göre günâhkâr olur. Kişi bazı istisnai durumlarda cemaate katılma imkânı bulamayabilir. Bu yüzden fakihler, kişinin cemaate katılmamayı mubah kılan özürlerin ekserisini zikretmişlerdir. Bu özürler biraz da kişinin, zamanın ve şartların durumlarına göre farklılık arz eder. Bu yüzden âlimler genel ve ortak özürlerden bahsetmişlerdir. Bunları sayacak olursak; 1. Teyemmümü mubah kılan hastalıklar. 2. El ve ayaklarının yürüyemeyecek şekilde kesik olmaları. 3. Felç olması, yani gerçekten cemaate gidemeyecek şekilde rahatsız olması. Bu, şiddetli baş ağrısıyla da olabilir. 4. Şiddetli yağmur. 5. Çamur. 6. Şiddetli soğuk. 7. Aşırı karanlık. 8. Kör olmak. 9. Büyük veya küçük abdest sıkıştırması. 10. Hastaya bakmak. Görüldüğü gibi bazı durumlar, cemaate katılmamayı mubah kılmaktadır. Günümüzde izin verilmeyen işçilerin durumu da böyledir. Zira her istediği zaman cemaate katılmaya izin verecek işveren bulmak her daim mümkün olmayabilir. Yine yolcu olmak, düşmandan korkmak, mühim bir vazife ile meşgul olmak mesela birisini hastaneye yetiştirmek gibi durumlar ve kişilerin hallerinde onları Şer’an muteber sayılacak zorluklara sokacak haller cemaate katılmamalarını mubah kılacak hallerden sayılırlar. Bu gibi olmayan hallerde erkeklerin mutlaka cemaate katılmaları gerekir. Aksi halde süreklilik arz eden cemaatsiz namazlarından dolayı günâhkâr olacağı gibi İslam’ın vahdetine zarar vermiş olacak ve cemaatin azalmasına sebep olacaktır. (Sualli Cevaplı İslam Fıkhı, c. 3, s. 26-28)
From the publisher's feed

0 Listeners