Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını

Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını

By Gürsel Tokmakoğlu
Download on the App Store

Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını episodes

  • Libya ve İdlib’de Ateşkes
    Akdeniz bir barış denizi olur mu sorusunu daha birkaç gün önce sordum ve açıkladım. Umut var. En azından bu gece yarısı Suriye İdlib çatışmasızlık bölgesinde ve Libya’da ateşkes yürürlüğe girdi. Elbette Akdeniz çanağının kritik coğrafyalarında bulunan Arap Baharı sonrası gelişen sürede iç savaşa girişmiş bu iki önemli ülkesinde bir ateşkes olması tam anlamıyla tarihi bir olay. Mimarları ise Türkiye ile Rusya. Önce Libya meselesine değinelim. Aralık sonlarında Türkiye’nin Doğu Akdeniz Stratejisi’ni incelerken şöyle demiştim: “Türkiye’nin Rusya ile temasları sürüyor. Rusya karşı grupta gibi, ama eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ikna edebilirse, Rusya Suriye’deki gibi Türkiye yanında hareket edebilir. Bu hususu 8 Ocak 2020’de öğreneceğiz.” Ayrıca değişik konuşmalarımda Rusya’nın tarafını değiştirip Türkiye ile birlikte hareket edeceğine inandığımı da ifade ettim. Bu fikrin temelinde ise Suriye’de yaşanan istikrarlı ve samimi bir sürecin işletilmesi vardı. Nitekim sonuç böyle gelişti, Putin Erdoğan ile birlikte hareket ederek Libya’da durumu kontrol altına alabilcek bir ivme yakaladılar. Putin’i cesaretlendiren konu Türkiye’nin haklı bir yol izleyip inisiyatifi ele alarak Libya meşru tarafıyla anlaşmalar yapması oldu. Türkiye, Libya’nın meşru temsilcisi Milli Mutabakat Hükümeti (MMH) Başkanı Fayez el-Sarraj ile 27 Kasım 2019 tarihinde “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırmasına Dair Mutabakat Muhtırası” ve “Askeri ve Güvenlik Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Bu anlaşmaların selameti için MMH Türkiye’den asker talep etti. Ocak 2020 başında TBMM bu yetkiyi onayladı. Türk askeri bir barış ve istikrar unsuru olarak Libya’ya gitmeye başladı. 8 Ocak günü Putin ve Erdoğan görüşmesi ise olumlu sonuç verdi, Suriye’de olduğu gibi Libya’da da birlikte hareket edilecekti. Putin Türk tarafına, “Tamam MMH ve başındaki Sarraj meşru ama ortada fiili bir konu var, bu Hafter etrafında toplanmış güçlerle alakalı, Hafter’i barış masasına oturtmaz isek Libya’da süreç kolay ilerlemez, hatta daha da karışabilir,” dedi. Görüş şöyleydi: Libya için her ne yapılacaksa bu bir ateşkes ortamında anayasal düzenlemelerle ve Berlin Konferansının çerçevesinde kendiliğinden ve doğal zeminde olmalıydı. işte Türk ve Rus tarafı bu anlayışta anlaştı. Putin Rus menşeili paralı asker şirketi Wagner Group’u geri çekecekti ve ayrıca nüfuzu olan ülke başkanları ile diplomatik temaslarda bulunacaktı. Tam da bu esnada Erdoğan kendine yakın liderlerle görüşecekti. Hızla hareket ettiler ve bu arada her iki lider birkaç gün içinde bir düzine görüşme yaptı. Örneğin Putin BAE emiriyle görüştü. BAE resmen Hafter’e maddi destek vermekteydi. Türkiye AB, Almanya, İtalya, İngiltere ile görüştü. Tunus ve Cezayir barıştan yana oldu. Velhasıl önemli bir diplomatik kampanya yürürlüğe girmişti. Mısır dahi farklı düşünmek zorunda kaldı ve Hafter’e destek vermekten vaz geçme yönünde sinyaller verdi. Suriye’de 7…
    0 min
  • Akdeniz bir barış denizi olur mu?
    Günümüzde, özellikle Arap Baharı sürecinden sonraki gelişmeler içinde, Akdeniz havzasında belirginleşen bir barış ve huzur arayışı var. Ancak liderliği kim yapacak, ne tür inisiyatif imkanları var belirginleşmiş değil, belki öncü adımlarını görmekteyiz. Medeniyet iddiası bakımından bakalım, nedir bu konu? Kadim dönemlerin öyküleri başka, savaşlar yine vardı, ama ticaret ve kültür alışverişi de vardı. Medeniyet gelişirken bu deniz adeta bereket sunmaktaydı. Bu sürede Akdeniz’in güneyindekiler kuzeyindekilere ilham kaynağı olmaktaydı. Modern dönemin öncesinde yine savaşlar vardı. Ancak Avrupalıların sömürgecilik girişimi bu denizin bir çıkar alanı haline dönüştürülmesiyle kan ve gözyaşı doldu taştı. Denizin ülkeleri ve bereketli havzanın kadim toplulukları zor günlerin geldiğini fark etmeye başladı. Dünyada modern dönem inşa edildi ve ilgili kurumlar oluşturuldu. Enerji ihtiyacı belirginleşti. Bu sürede Akdeniz’in güneyindekiler kuzeyindekilerin arka bahçesi oldu çıktı. Postmodern dönemde her şey değişirken en fazla etki altında kalan coğrafya yine Akdeniz havzası oldu. Her şey değişti, ekonomi, ticaret, sosyal hayat, teknolojinin getirileri… Tarifler yeniden yapılırken ve bilgi üzerine inşa edilen yeni bir düzen kurulurken neoliberal yapılar kaotik girişimlerde bulundu ve kendine çeşitli vekiller üretti. Arap Baharı Akdeniz’in güneyinden gelişip yayıldı. Ortadoğu coğrafyası kopuşların ve farklılıkların habitatı oldu. Psikolojiyle tarif edilen kavramlar dahi değişti. Psikopolitika kendine yeni sömürü ve yeni emperyal bakış açıları üretti. Akdeniz’in güneyindekiler birbiri içinde düşmanlıklar yaşar oldu. Çerçevesini çizdiğim bu dönemsel analizin izdüşümünde, özellikle bugünlerde yaşananlar göstermektedir ki barış ve huzur açısından gerekli bir arayışın olduğunu görmekteyiz. Ancak vaziyetin düzelebilmesi açısından yeni bir liderliğe ihtiyaç duyulduğu da aşikâr. Roma Barışı (Pax Romana) ve Osmanlı Barışı (Pax Ottomana) örneklerini görmüş bu havza yeni bir barış ortamı üretecek mi? Şimdi asıl soru budur. Modernizmin inşacısı sömürgeci toplumları, görülür haldeki egoist ve kibirli tavırlarına rağmen, bu geçiş sürecinden hemen sonra, kalıcı ve verimli bir huzur ortamının hazırlanmasına liderlik edebilirler mi? Avrupa’nın öyle birikimi var ki onun olmadığı bir Akdeniz kabul edilemez denebilir. Ancak liderlik arandığında tarihte uzunca süre sömürülmüş ve yeni düzende bir kopuş yaşayan güneydekilerin kuzeydekilere her şeye rağmen ortaya çıkmakta olan tepkili yaklaşımı hemen çabuk bir hoşgörü halini üretmeyecektir. İşbirlikleri ve iç içe geçmiş ilişkiler çok fazla, ama güven sarsılmış durumda ve bilinçaltı kara lekelerle kaplı. İşte bu şartlardayken ülkelerin halleri ortada. Suriye, Libya, Lübnan, Mısır savruluşun tam da içinde. Daha dün (1948) kurulan İsrail arkasını küresel sisteme ve şımarıklığını üstünden bir türlü atamamış Yunanistan ise sömürgeci Avrupa ülkelerine dayamış halde. Pax Ottomana bugün güncellenmiş haliyle Avrupa Birliği (AB) kurumsal yapısıyla görülebilir. Türkiye ise yeni yeni Pax Ottomana mirasının farkına varıyor olsa…
    0 min
  • Türkiye’nin Yeni İstihbarat Vizyonu
    Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Kale’si açıldı. Ancak bence daha önemlisi, istihbarat vizyonunda temeller de atılmış halde olduğunu anlamış bulunmaktayım. Bu konuyla fiilen otuz yıl ilgilenmiş biri olarak ortaya çıkan anlayış beni memnun etti. Yazımda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın MİT hizmet binasının açılışında ifade ettiklerini ortaya koyacağım, peşinden görüşlerimi açıklayacağım. Bir istihbarat uzamanı olarak, konunun haber değeri veya güncel meselelere ve tehditlere bakarak anlamlandırılan noktalarına ilave, kayda geçirilmesi gereken önemli hususlara dikkat çekmek isterim. Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT yeni hizmet binası Kale’nin açılış töreninde katılımcılara hitap etti. Ne dedi, sonra ne tür sonuçlar çıkarmalıyız? “Devlet denilen karmaşık mekanizmanın istihbarat desteği olmadan işlemesi ve ayakta kalması mümkün değildir.” Öncelikle bu ifade devlet ve istihbarat ilişkisini açıklayan temel bir açıklamadır. Eğer bir devlet sistemi içine girip baktığınızda kendi devletinizin e yapıp yapmadığını tartmakla ilgili bir düşünce içinde kalındığı aşikardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi içinde güçlenmek ve bu potansiyeli ile dışarıdaki mücadelede ön almak istiyorsa istihbarat temel bir disiplindir. Bir başka açıdan bakılırsa, devlet zaten karmaşıktır, bir de bunu içindeki organlar ve aktörler karmaşık hale getirirlerse sonuç dışarıdakilere yarar hale dönüşür. Buradan zaaf sözcüğünün ve zaafa sebep olan hususların da karşılığını mümkün olabilmektedir. “İstihbarat bilgileri yalnızca savaş değil barış dönemlerinde de devletin bekası için vazgeçilmezdir. Bugününe hâkim olamayan geleceğini şekillendiremez.” İstihbarat savaşta gereklidir, ancak daha çok barıştayken kazanmanın ve savaşa hazır olmanın yolu yöntemidir. Savaş ilanı gerektirir. Gerekli ise silahlı gücünüzü devreye koymanız daha pahalıdır, çünkü barışta bile harbe hazırlık zordur, hele savaşta maliyet çok yüksektir. Daha az imkanla daha çok kazanım elde etmenin bir yolu da istihbarattır. İstihbarat organınız başarılı ise uluslararası veya küresel sistem içinde savaşmadan rekabet edersiniz. Nasıl silahlı gücünüz caydırıcı ise istihbarat teşkilatınız da caydırıcıdır. Uluslararası sistemde güçlü bir istihbarat teşkilatı ile refah ve güvenlik ihtiyacına dönük kazanımlar elde edilir. İlla savaş gerekmemektedir, istihbarat ile savaşı önlemek de esastır. Barış için istihbarat teşkilatı bir ülkenin teminatıdır. Temel İstihbarat dokümanları devletin tehdit değerlendirmeleri ve planları için elzemdir. Ne yapılması gerektiği ve öncelikler buna göre belirlenir. Silahlanma faaliyetlerinden, savunma tedbirlerinden tutunuz, diplomatik faaliyetlerin ruhuna ve ekonomide belli alanlarda ilerlemeye kadar, hemen her alanda atılacak adımlar ancak doğru ve güçlü istihbarat değerlendirmelerine dayalı olur. “Ülkemizin ve dünyanın kritik bir süreçten geçtiği şu dönemde Milli İstihbarat Teşkilatımızın desteğine her zamankinden daha çok ihtiyaç bulunuyor. Geniş bir coğrafyada gece gündüz fedakârca görev yapan isimsiz kahramanlarımızın her birinin başarılarıyla gurur duyuyoruz.” Tehdit değerlendirmelerini zamanında ve işe yarayacak formatlarda hazırlamak, olası risklerin doğru ve zamanında belirlenmesi gerekir. Eğer…
    0 min
  • Süleymani Üzerinden Bölgesel Gerilim
    2019’u uğurlarken Irak’ta meydana gelen olaylar üzerine 2020 başında ABD’nin Irak topraklarında çok üst tonda İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi öldürmesi üzerine gelinen nokta bütün dünyayı alarma geçirdi. Ortaya çıkan şu, Irak’ta hat safhada bir belirsizliği, İran-ABD gerilimi ise bir savaşa evrilme tehlikesini işaret ettiğidir. Süleymani İran Devrimi’ne katılmış, birçok iç ve dış çatışmalarda inisiyatif almış, devlet ve halk tarafından takdir görmüş bir figür olmasına rağmen, özellikle ABD ve Batı için dikkat çektiği üzere, İran’ın Vekalet Savaşı’nda İran’ın yayılmacı siyasetinin uygulayıcısı ve başında olan güçlü biriydi, siyaset, dini yorum, askeri bakımdan parlamış bir kişiydi. Dolayısıyla İran’ın bölgedeki yayılmacılık politikalarında ne olup olmayacağı hakkındaki durumun belirsizliğinin yanı sıra, İran’ın bu şartlar içinde Suriye, Irak, Lübnan, Yemen, Bahreyn ve Afganistan’da yürüttüğü faaliyetin nasıl gerçekleştireceği hususu oldu. ABD-İran arasındaki en belirgin çatışma alanı Irak ve Hürmüz Boğazı’nda gerçekleşmekteydi. Obama döneminde ABD’nin Irak’tan asker çekmesi sonrasında doğan boşluğu İran’ın bu vekil gücünün altyapısını inşa ettiği siyasi ve askeri yapı doldurmuştu. Bir yandan Irak’ta Merkezi Hükümet Şii liderlerce güçlenmiş, diğer yandan Haşdi Şabi gibi silahlı güç kurulmuştu. Ayrıca Irak için de bir vekil (proxy) güç kurulmuştu, bunun adı Kataib Hizbullah idi. Bu Irak Hizbullah’ı Lübnan, Suriye ve diğer yerlerdeki Hizbullah’tan pek farklı değildi, hatta hepsi birbirine İran Hizbullahı üzerinden bağlıydı. Özellikle Trump işbaşına gelince ABD’nin bölgede İran’ın bu tür bir meşruiyeti tartışmalı biçimdeki bir örgütle doldurmak istemesi kabul edilir görülmedi. Neticesi ne oldu? Trump buradaki tüm güçleri terörist listesine aldı, hatta İran Devrim Muhafızları’nı (IRGC) ilk önce terörist ilan etti. Bağdat’ta 3 Ocak sabahı SİHA taarruzu ile öldürülen İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ile Irak Kataib Hizbullahı Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi Mühendis, beraberinde dört asker daha var, özellikle seçilmiş bir hedefti. Ama neden? Çünkü Bağdat Büyükelçiliği’ne Iraklı grupların provoke edilerek Yeşil Bölge’yi aşmaları üzerine işgaline doğru gidilmesi olayının karşılığını ABD bu tonda değil, başka yerlere saldırarak da verebilirdi. O zaman değişik çevrelerce Sülaymani’nin öldürülmesi spekülatif tarafları da içinde barındıran bir olay olarak değerlendirildi. “Acaba azil sürecini yaşayıp köşeye sıkışmış görülen Trump’ın Kasım 2020 seçimlerini kazanabilmek adına mı böylesi bir eylemi gerçekleştirdi,” sorusu dahi akıllara geldi. Ama durum bu değildi, ABD-İran gerilimi üzerine tırmanan durumda hesaba katılması gereken çok konu hatırlardaydı. Bir defa en önemli konu ABD-İran 2015 Nükleer Anlaşması’nın ABD tarafından iptaliydi. ABD Ulusal Strateji Dokümanı’na İran’ı hedef ülke olarak yazmıştı. Buradaki metinde “rejim değişmeli” demekteydi. Sonra yaptırımlar devreye girdi. Mayıs 2018’de Dışişleri Bakanı Pompeo 12 Maddelik bildiri yayımladı, İran’da istenenlerin…
    0 min
  • Türkiye’nin Doğu Akdeniz Stratejisi
    Doğu Akdeniz’in bugününe tarihi bazı hatırlatmalar yaparak bakalım. Özellikle bugünlerde Libya ile ilgili asker gönderme sürecini yaşarken geçmişi hatırlayarak, tarih ve strateji bağlamında yaklaşım gösterelim. İncelemeyi sömürgecilik, Avrupa’da bloklaşmalar ve Dünya Savaşı, Osmanlı’nın Libya Savaşı’nı ve Doğu Akdeniz’deki yakın dönemin bloklaşmalarını analiz ederek yapalım. Eski dönemlerden bugüne bazı benzerlikler ve dikkate değer tespitler var, bunları değerlendirelim. Neden? İleriye doğru bakmak için! Sömürgecilik, Avrupa’da Bloklaşmalar ve Dünya Savaşı Osmanlı’nın Kuzey Afrika meselesi Avrupalı güçlerin sömürgecilik faaliyetleriyle başlamıştır. Ancak ilk ateş ne zaman yakıldı derseniz, Napolyon’un Kuzey Afrika’ya yaptığı harekatı (1797) milat kabul edebiliriz. Bu tarihten sonra Fransa Afrika ile yakından ilgilenmiş, buna karşılık coğrafyada köşe başlarını İngiltere tutmak istemiş, zamanı gelince Almanya ve İtalya da kendine göre politikalarını yürütmüşlerdir. Bu açıdan bakarak Rusya ne yaptı denebilir. Rusya askerini bu zaman içinde Afrika’ya çıkarmadıysa da ilgisi hep burada idi. Çünkü Avrupa’daki Afrika paylaşım savaşından çıkarım yaparak, Rusya dengelerden ve politik boşluklardan yararlanmış, Balkanlar, Boğazlar, Adriyatik, Doğu Avrupa ve hatta Uzak Asya alanında çıkar peşinde koşmuştur. Yunanistan Devletinin kuruluşu 22 Mart 1829 Londra Protokolü ile gerçekleşmiştir. Cezayir’in Fransa tarafından işgali 5 Temmuz 1830 tarihinde olmuştur. Bu işgalden önce Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın Fransızlara diplomatik desteği unutulmamalıdır. Bu olaydan sonra Mehmet Ali Paşa’nın Babıali’ye isyanını görmekteyiz (1831-1840). Giderek Mısır Osmanlı’dan uzaklaşmış ve sonunda bu önemli bölge Avrupalıların oyun alanı haline gelmiştir. Dışarıdan gelip Avrupa’ya kendini kaptıran her nedense Avrupalı olamıyor, bilakis onların çıkarları yönünde kalıyordu. Konu Mehmet Ali Paşa ama bakın olanlara; Hünkar İskelesi Anlaşması (8 Temmuz 1833), Nizip Savaşı (24 Haziran 1834) ve bunu sonlandıran Londra Anlaşması (15 Temmuz 1840). Buradan Osmanlı içinde Islahat Hareketleri’ne ve Tanzimat Fermanı’na (3 Kasım 1839) gelinmiştir. Boğazlar konu oluyor, Londra Boğazlar Anlaşması (13 Temmuz 1841) devrededir. Boğazlar bundan sonra hep anlaşma masalarındaki bir konudur. Süveyş Kanalı açılıyor (15 Ağustos 1869). Kanal açıldıktan sonra ticaretin gelişmesi, buranın idaresinde birilerinin gözünün hep olacağı açık bir konudur. Ama bir başka yön daha var, bu noktadan sonra Akdeniz’deki dengeler tam olarak değişmiştir. Konu, bütün bunlar olmasa mıydı değil, bir kendi kontrolünüzde doğal gelişme var, bir de baskıyla, anlaşmalar gereği yaptırılanlar. İnisiyatif başkasındaysa sonucu bellidir! İtalyan Birliği 1870’de kurulmuştur. Prusya Başbakanı Otto von Bismarck (1815-1898) ile birlikte Alman Birliği kurulmuştur. 14 Nisan 1871 yılında Alman Birliği tamamlandı. Bundan sonra Almanya’nın Avrupa’da dengeleri değiştirdiğine şahit olunmaktadır. İngiltere Kıbrıs’a 1878 yılında oturmuştur. Fransa Tunus’u 1881 yılında sömürge alanına dahil etmiştir. Bu arada ABD’yi de hatırlayalım, 4 Temmuz 1776 yılında Amerika kuruldu. Bir başka…
    0 min
  • Asker Libya’da Ne Yapacak?
    27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye meşru Libya hükümetiyle, “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” ile “Askeri ve Güvenlik İşbirliği” Antlaşmalarını imzaladı. Yakın zamanda (beklenti 8-9 Ocak 2020, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tarihi işaret etti,) konuyu TBMM görüşecek. Eğer Libya davet ederse ve Meclis’ten tezkere çıkarsa Türk askeri Libya’ya gidecek. Kuvvet yapısı, görev, süre gibi detaylar ne olur şimdiden bilinmez, konu teknik. Ancak şurası açık, Libya’nın meşru Trablus yönetiminin askeri gücünün eğitimle ve lojistikle desteklenmesi ihtiyacı önceliklidir. Belki istihbarat, keşif ve gözetleme (ISR) kabiliyeti olarak da destek verilebilir. Denizde tertibat alınması ve dronlarla (silahlı/silahsız, ISR ve hassas hedeflere etkili olabilecek, kısa ve uzun menzilli İHA’lar) havada bazı görevler icrası düşünülebilir. Kara unsurları için amaç; yeni tip “gayrı nizami harp” yöntemlerini uygulamak, Libya’nın gerçek sahiplerinin cephede olmasını sağlamak, onların başarısına “sıfır kayıplı harp” mantığı ile destek vermek, karşı taraftakilerin sürdürdüğü “vekalet savaşı”nı nötralize etmek faaliyetler yürütmek olacaktır. Bunun için özel birliklerin ve danışmanların geri olanda bile olsa Libya’da bulunması gerekecektir. Anlaşmadan bu yana neler oldu? Gerçekleştirilen askeri alandaki inceleme ve ilgililerle görüşmeler çerçevesinde hazırlıklar mutlaka yapılmakta. Bütün bunların yanında, daha evvel başlatıldığı ama sürekli üzerinde durulacak biçimde, Türk tarafı diplomatik yönden de bir trafik sürdürmekte. Almanya, Rusya, İngiltere ile görüşmeler yapıldı. Tunus’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirildi. Birleşmiş Milletler (BM) ile diyalog sürmekte. Ocak ayının son haftasında gerçekleştirilecek Berlin Konferansı’na katılınacak. Tunus, Cezayir ve Katar’ın bu konferansa katılması için çaba sarf edilmekte. Buna karşılık “rakip” diyebileceğimiz pek çok ülke de (Fransa, İsrail, Yunanistan, GKRY esas, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri dahil, dolaylı olarak ABD, Rusya, İtalya,) benzer açılardan diplomatik çaba içerisine girdi. Türkiye ile Libya’nın belirtilen antlaşmalarının getirisini ortadan kaldıracak türden pek çok (kendilerince) önlem almanın peşindeler. Bu bir güç mücadelesi. Türk diplomasisi Rusya ile aktif görüşmeler yapıyor. 8 Ocak’ta Erdoğan-Putin arasında İstanbul’da gerçekleştirilen görüşme ile eğer Rusya’nın taraf değiştirmesi sağlanır ise dengeler tamamen farklı bir rotaya girecek. Eğer burada Rusya Türkiye’nin menfaatleri için uygulamada “oyalayıcı” ülke olur ve Libya’da istikrarın gelmesini engeller ise bu kez Türkiye daha farklı bir yol izleyecek. Ancak esas amacından vaz geçmeyecek, egemen bir ülke olarak deniz sınırlarının fiilen korunmasına ilişkin planını uygulayacak, her türlü ülke ve tarafla görüşmeye açık olacak. Türkiye haklıdır. Ayrıca meşru Libya hükümeti ile masum Libya halkı kendilerine yardım edilmez ise zor durumda kalacaktır. Sürecin Türkiye tarafından belli bir inisiyatifle sürdürülmesi, akamete uğratılmadan denizlerdeki statükonun sağlanması adına Türkiye kendine düşen adımları atma kararlığılığı içindedir. “Libya beni ilgilendirmez,” denecek bir husus yoktur. Bilakis fazlasıyla ilgilendirir. Eğer tam da…
    0 min
  • Türkiye’nin Sürpriz Tunus Ziyareti
    Bugün (24 Aralık) sürpriz bir şekilde Tunus Devlet Başkanı Kays Said ile gerçekleştirilen günübirlik ziyarette Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a eşlik edenler Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Hulusi Akar, MİT Başkanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun oldu. Kritik bir zamanda ve sürpriz şekilde gelişen bu ziyareti değerlendirelim. Anlamı Bu ziyaret Libya Meşru hükümetinin lideri Fayez el-Sarrac ile sağlanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Antlaşmaları sonrasına rastlamaktadır. Libya’da Birleşmiş Milletler’in (BM) tanıdığı Hükümet ile muhalif Halife Hafter arasındaki çatışma sürmektedir. Barış çabaları yavaş işlemektedir. Ocak ayı son haftasında Berlin’de BM’nin görüşmeler dizisinin bir ayağının gerçekleşmesi büyük olasılıktır. Almanya Şansölyesi Angela Merkel taraflara gerekli davetleri yapmıştır. Tunus’un Türkiye ile tarihi bağları eskilere dayanır. XVI. YY’da Osmanlıya geçmiştir ve Tunus tıpkı Cezayir gibi Garp Ocakları yönetimindendir. Bu ülke uzun yıllar Fransızların sömürgesi olmuştur. Fransız egemenliği 1881-1956 arası sürmüştür. Arap Baharı 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlamıştır. Arap Baharı sonrasında Zeynel Abidin Bin Ali ülkeden kaçmıştır. Değişik süreçlerden sonra Cahid es-Sebsi’den Ekim ayında seçimle görevi devralan mevcut Kays Said hükümeti henüz kendini güçlü görmemektedir. İkili ve heyetlerarası ziyaret gerçekleşmiştir. Heyet teşkiline bakılırsa ticaret (TİKA ve Ticaret Bakanlığı)ve güvenlik (MİT ve Savunma Bakanlığı) alanlarında çalışıldığı anlaşılabilir. Libya’da Barış Berlin Konferansına Libya’ya sınır komşusu Tunus ve Cezayir ile Körfez ülkelerinden Katar davet edilmemiştir. CB Erdoğan bu durumda açıklama yağmıştır. Konu Angela Merkel, Boris Johnson ve Vladimir Putin’e aktarılmış ve olumlu cevaplar alınmıştır. Halen Sudan’dan 5 bin, Rus Wagner Group Şirketinden 2 bin silahlı unsur Libya’da haksız ve hukuksuz bulunmaktadır. Erdoğan bunlar için “Hangi sıfatla geldiler?” dedi. Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesi konusunda soruya cevap veren CB Erdoğan, “Davet olursa adım atarız,” dedi. Libya ile MEB konusunda bir mutabakat olduğunu hatırlattı. Cumhurbaşkanı, “Mutabakat bir adımın ön sesleridir,” diyerek, bir davetin sonrasında asker gönderilmesi konusundaki niyetini de işaret etmiştir. Hatta bu konuda bazı görüşmelerin de yapıldığını söylemiştir. Gayrimeşru Hafter’e parası olan bazı ülkelerle yapılan yardımların barışı bozduğu işaret edilmiştir. Erdoğan açıkça, Libya’daki kardeşlerimizi ezdirmeyiz,” dedi. İkili İlişkiler ve Ticaret TİKA hastane (ve cami) yapımı ile görevlendirilmiş ve bu konuda mutabakata varılmış, ileride bir protokol imzalanacaktır. Ticari olarak sözü edilen mallar; hurma ve zeytin, fosforik asit, kimyasal gübre, dökme demir ve hurda olmuştur. Doğu Akdeniz Türk tezi: Yunanistan’ın pozisyonu bellidir ve Türkiye’nin Libya ile yaptığı ikili antlaşmayla alakası yok. Yunanistan ve Türkiye arasında kıta sahanlığı sorunu vardır. KKTC ve GKRY kendi sahalarında lotları vardır ve bu da ayrı mevzulardır. Libya ile Türkiye arasındaki…
    0 min
  • Ekonomide ve Politikada Acizlik
    Ekonomi bu kadar kolay mı? “Acizliklerin yönetilmesine ekonomi denir,” desem kabul etmezsiniz değil mi? Bu işin bir yönü tabii. Ben de kabul etmem doğrusu. Ama yine de “biz” ile ilgili bir konu, harcayanlarla, yaşayanlarla ilgili. Bir de politika konusu var. İnsan elbette düşünen varlıktır, aynı zamanda belirgin ölçekte politik varlıktır. Söz veriyorum, bu yazıda soyutluklarla başınızı ağrıtmayacağım. Bakın sizlere güncelimize karşılık gelen bir konuyu nasıl aktaracağım? Hafta sonu bir sohbet yapalım sizlerle. Daron Acemoğlu’nun Bloomberg HT’de yayımlanan Dünya Ekonomisinin Birçok Problemi Var söyleşini izledim. Dünya bir yana dursun Acemoğlu’nun Türk ekonomisi için kritiği, inşaat, sermaye, teknoloji, vs. başlıklarıyla anlatılıyor. Elbette makro ekonomiyi konuşmanın bir şekli şemalı var! Meşhur (Acemoğlu’nun James A. Robinson ile yazdığı,) Ulusların Düşüşü isimli kitabını da okuduğumda demokrasi özgürlük, vs. konuları üzerinden bir ekonomi anlatımı var. Salt bular değil, John Maynard Keynes’in Para Üzerine Bir İnceleme, Paul Krugman’ın Bir Liberalin Vicdanı, Friedrich Hayek’in Özgürlüğün Anayasası, Joseph E. Stiglitz’in Kamu Sektörü Ekonomisi’ni veya başkalarını okuduğumda anladığım şuydu: Yaşamın özümsenmesi ve yönlendirilmesi ile ilgili bir çabaya ışık tutma arayışı var. Doğal olanların ve adeta yaşamın içine örülmüş ilişkilerin dışında durup düşündüğümde, “Böyle bir arayışı destekleyen kim olabilir ki?” diye sormadan geçemedim. Böylesi bir işi kim yapmak veya yaptırmak ister ki? Benim gibi sabit gelirli ve tüketici olmanın ötesine geçmemiş birinin sadece entelektüel bakışla anladığı elbette ekonomiyi yaratanların yanında devede kulaktı. Mikro ekonomide pasif bir aktörün makro mertebesinde aciz kalması ne derece kabul edilebilir? Bütün bu isimler ve çabalar elbette kendi içinde tartışmalı ekonomi bilimi (!) veya kültürü içinde önemliler. Nitelikli, derin bilgi birikimini gerektiren, araştırmalar sonucu ortaya konan eserler var. Örneğin fizik konusu, keşfettikçe evrenin içinde genişlemeyle alakalı. Ancak ekonomi böyle mi? Sistemleşen ve kendi kültürünü hem yerleştiren hem de uygulatan, ama daha çok kendini anlatmak zorunda kalan bir çaba içinde ekonomiyi ve rehberlik eden isimleri önemsiyoruz. Neden? Para dediğimiz değerin ve bakıldığında nesnenin asıl sahibinin ve toplumların güncel yaşamına karşılık gelen bir anlatımla söylendiğinde akarsulara yön veren o derin kaynakların aklına sahip olamadığımızdan olsa gerek, sadece takip eden konumunda oluyoruz veya akarsuya kapılmış ağaçtan düşmüş bir yaprak. Bazen bizim de aklımız içinde kıvılcım çakıyor olmalı! “Aman biri çıksa da…” der, bekler haldeyiz! Ekonomi yaşamımıza öyle işler hale getirilmiş ki, hiçbirimiz onun ekosistemi dışında olamıyoruz. Ekosistemin sahipleri, mimarları, mühendisleri var. Bizler de bir yerlerde işlevseliz işte!.. Olma biçimi kurgulanmış, olmaya başlamış, bir kısmıyla çoktan olmuş, belirli bir aşamasına kadar bizim gibi “acizlerin” dahi gözlemleyip betimleyebildiği bir hal almış o…
    0 min
  • Milli Stratejiler ve Politika
    Bu yazımda hayıflandığım bir konuyu sizlerle paylaşacağım. Doğu Akdeniz, Yunanistan ve Kıbrıs meselesi ve Libya ile çok temel meselelerimiz üzerine sınır çizgilerimizin belirlenmesi, egemenlik haklarımızın kontrolünün sağlamlaştırılması, korunması, terör ve enerji gibi en hayati sorunlarımız çözülmesi gibi stratejiler, hedefler ve uygulamaları hakkında çok temel bir soruyu soracağım. Small Wars Journal’da Theresa Cross, Aaron Bazin ve Montgomery Erfourth imzalı, Starting With “Why”: The National Security Strategy and America’s National Interests[1] isimli makaleyi okuduğumda aklıma gelen soru şu oldu, neden “Türkiye’nin menfaatine” diyerek yapılan açıklamalar tartışma yaratıyor? Amerikalılar, “Alî menfaat, devletin, milletin çıkarı…” diyerek savunucusu oldukları konuların benzerlerini Türkiye’de düşünün, bir dirençle karşı karşıya kalırsınız. O halde akla ikinci soru geliyor, bu gibi konuları kendi irademizle mi tartışıyoruz, yoksa tartıştırılıyor muyuz? Konunun daha iyi anlaşılması açısından anılan makaleden bir alıntı yapmam gerekiyor. Aşağıdaki tabloya bakınız. Belirlenen ABD Milli Güvenlik Stratejileri var, buna bağlı milli ilgi sahaları ve karşılığında ne kadar kritik olduğu (hayati, önemli, çevresel) açıklanmış haldedir. Örneğin “Amerikan halkını korumak, anavatan ve Amerikan hayat tarzı” başlıklı konu başlığı için “ABD sınırının ve bölgesinin güvenliği” için “hayati” denmiştir. Başka örnek, “Amerikan refahının yükseltilmesi” başlığında “enerjiyi baskılama çabası” hedefi için kritik seviye “çevresel/bölgesel” olarak işaret edilmiştir. Hani ABD Suriye’de “Petrolü koruyacağız,” diye asker bulunduruyor ya, amaç budur. Konuya bu coğrafyadan bakınca ne diyoruz? “ABD on bin km uzaktan geliyor ve sınırımızda şu faaliyetleri gerçekleştiriyor.” İşte bu gibi hususlar belirlenmiş sahalar ile ilgilidir ve faaliyet için zaman, mekân, kuvvet kullanımı, yani stratejik fonksiyonların seferber edilmeleri söz konusudur. Peki bunlar kimin işine yarıyor? Elbette Amerikalıların, başkaları bir şey beklemesin. Durum böyleyse, “Başka ülkeler de benzer faaliyetler içinde mi, örneğin Türkiye?” diye sormamız gerekmiyor mu? Elbette Türkiye de benzer çalışmaları yapıyor, dokümanlar var, belirlenmiş kriterler söz konusu. Ancak uygulamada karşı karşıya kalınan şartlar ve süreçler fark ediyor. Mesele bunları iyi yönetmektedir. Benim burada işaret ettiğim ise daha basit: Amerikalılar kendi stratejileri ve planlarını kabulleniyor, hedefi ele geçirmek için el birliği yapıyorken, bizde bir sorun var, her seviyede kendimize ait stratejileri ve planları daha en başından itibaren eleştiriyor, uygulanmasına karşı koyuyor, hiçbir şey yapılamazsa da hayati konuların dahi görmezden gelinmesi söz konusu oluyor. Bu durumu halktan kişilerin, entelektüelin ve hatta politikacıların böyle yapması anlaşılır gibi değil! Örneğin Türkiye’nin iki ciddi meselesi var, bunlardan birisi, başka ülkelerin yönelttiği faaliyetler gereği yaklaşık kırk yıldır terörle baskılanıyoruz, diğeri ise, enerjiye çok para ödüyoruz. En temel konular bunlar değil mi? Bakın, her iki konu için de bir faaliyet yapılsın, birileri hop oturup hop…
    0 min
  • ABD Senatosu’nun Yaptırım Kararı
    ABD’de Türkiye’ye S-400 yaptırımları uygulanmasını ve F-35 satışının yasaklanmasını içeren yasa tasarısının Temsilciler Meclisi’nden sonra Senato’dan da geçmesi üzerine Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan tepki geldi. Ayrıca yakın geçmişte bu tipte pek çok baskılar söz konusu edilmişti. Gelişmelere birlikte bakıldığında asıl amaç ne, ABD’nin kendi içinde mi bir sorun var, bir paradoks içindeler mi, konuyu etraflıca incelememiz gerekiyor. ABD’nin tasarısında “hasmane unsurların” ifadesinin yer alması düşündürüdür. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, “Türkiye’ye düşman çevrelerin etkisiyle iç siyasi hesaplaşmaların peşinde koşan Kongre üyelerinin, ABD-Türkiye ilişkilerinin iyileştirilmesi vizyonuna zarar vermeye devam ettiği,” kaydedildi. Türkiye’nin aleyhindeki bu tasarruflara karşı gerekli tedbirleri alacaklarını belirten Bakanlık, tehdit ve yaptırım dilinin, “Türkiye’yi ulusal güvenliğini sağlamak için gerekli adımları kararlılıkla atmaktan vazgeçiremeyeceğini,” vurguladı. Bakanlığın açıklamasında, “Bu yasa çerçevesinde ülkemizin tüm yükümlülüklerini yerine getirdiği F-35 programına katılımının haksız bir şekilde engellenmesi, S-400 tedariğimizle ilgili olarak ülkemize yaptırım çağrısının yinelenmesi, benzer şekilde yasada TürkAkım projesine de yer verilmesi, Kongre’nin egemen bir devlet olarak aldığımız kararlara karşı saygısızlığının ve akıl dışı hasmane tutumunun sürdüğünü göstermektedir,” ifadesine yer verildi. Başka bir konu daha var, Güney Kıbrıs’la ilgili karar alan Senato haksız bir adım daha atmıştır. Senato’dan geçen Ulusal Savunma Yetkilendirme Tasarısı’nın (NDAA), Güney Kıbrıs’a 1987 yılından bu yana uygulanan silah ambargosunun koşullu olarak kaldırılmasını öngören bölümleri de Dışişleri Bakanlığı tarafından eleştirildi. Bakanlık açıklamasında bu adımın “Ada’daki çözüm çabalarına sekte vurmaktan ve tehlikeli bir tırmanışa yol açmaktan başka bir sonuç doğurmayacağı,” belirtildi. ABD konu ile ilgili çalışmaları yakın zamanda değil, uzunca süredir masada tutmaktadır. ABD’de Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio ve Demokrat Senatör Bob Menendez, Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Kanunu tasarısını Nisan 2019’da Kongre’ye sundular. Bu tasarıda, Doğu Akdeniz’de İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında kurulan enerji ve güvenlik ortaklığına tam destek verilmesi öngörülüyordu. Bakın, Nisan ayından bu yana iki kanattan bu iki isim Türkiye aleyhine her türlü tasarı çalışmasında söz sahibi oldular. Buradan başka bir hususu hatırladım, Barış Pınarları Harekatı zamanında (15 Ekim) Beyaz Saray’da acil kodlu bir toplantı yapılmıştı, konu Suriye idi. Ne olmuş olabilir? Söz konusu yaptırımlarda bir yöntem var, cezalandırmak istedikleri şahıslara ve kurumlara yönelik ABD’deki mal varlıklarına el koymak gibi. Bu şartta bile bir de baktık ki bu kişiler ve kurumlar iki başlık altındalar, Savunma ve Enerji Bakanlığı. Neden diye sormadan geçemiyor insan. Neden özellikle savunma ve enerji konuları? Böylesi bir olayda hadi diyelim Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına ve Bakanlara yaptırım uygulanmasını düşündünüz, zira sebebi Suriye’ye askeri bir harekât yapılıyor, ABD’nin tanımlamakta güçlük içinde olduğunuz o terörle mücadele ediyor. Peki, Enerji Bakanlığı, Bakan,…
    0 min

About Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını

From the publisher's feed

PM küresel politik gelişmelerin değerlendirildiği bir düşünce platformudur. Bu bir parti ve bir hareket değildir. İleri demokrasiyi esas alır. Amacı farkındalığı artırmak, gelişmiş bir toplum idealini…