Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını

Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını

By Gürsel Tokmakoğlu
Download on the App Store

Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını episodes

  • Amerikan Üsleri Meselesi
    Son günlerde özellikle İncirlik ve Kürecik üslerinin kapatılması yönündeki bir olasılık öne çıktı. Geçen hafta ABD Senatosu’nun haksız yere kabul ettiği 1915 olayları ile ilgili Türkiye’yi güya sıkıştıracak türden bir tasarı sonrasında gazetecilerin sorularını cevaplayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve aynı çerçevede dün bir televizyon programında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İncirlik ve Kürecik’in ABD kullanımına kapatılması yönündeki bir önlemin mümkün olabilceğini söylemesi üzerine konu bir hayli önemsendi. Ayrıca S-400’ler sebebiyle ABD tarafından alınması muhtemel CAATSA yaptırımları konusu da var. Bu konu bugünlerde birlikte değerlendiriliyor. Esasen Türkiye’ye yönelik bir süreç işlesin diyen ABD iç siyasilerinin haksız faaliyetleriyle karşı karşıya kalındığı ortadadır. İnceleyelim. Konuyu üç yönden ele alalım; politik, diplomatik ve güvenlik. Politik Politik açıdan konu gayet nettir. Nasıl ABD kendi çıkarları ve iç politikası içinde 1915 olaylarını her yıl temcit pilavı gibi öne sürüyor ve bu yıl daha da erken vakitlerde gündeme getirdi ise veya ABD Başkanı Trump başka söylüyor, Demokrat Senatörler başka amaçlar güdüyor ve bu amaçla S-400 konusundan dolayı bazı yaptırımların uygulanmasını ileri sürüyorlar ise; Türkiye de istediği konuyu politikası gereği ele alabilir. Eğer bu konu Kızılderililerle alakalı bir soykırım tasarısı olacaksa TBMM karar alabilir veya karşı hamle daha etkili olsun isteniyorsa ABD’ye ikili anlaşmalarla verilmiş bazı hakları geri çekmek şeklinde gerçekleşebilir. İşte bu noktada üsler mevzusu ileri sürülen bir argüman olmaktadır. Politik konuya bir ilave yapalım, bu nedir? Şartlar değişiktir. Soğuk Savaş’ta değiliz. Soğuk Savaş sonrası Avrupa ve Ortadoğu yoktur, hatta Rusya, Çin vs. güçlerin etkileri de değişmiştir. Değişim Türkiye lehine de gelişmiştir. Türkiye savunmasını ileriden sağlayan, kendine yeten bir ülke olmuştur. Bu yönde çok şey söylenebilir, fazla ileri gitmeyeyim, özetle bugün Türkiye bölgede kilittir ve iç politikası dahi geçmişe göre farklıdır. Bir dönem SEİA iptal edilmişti ve sonra tekrar kabul edildi (1970-1978 arası). Bu kez durum çok farklı, şartlar tamamen ABD’nin bölgedeki çıkarlarına ters gelişiyor, bunu iyi değerlendirmeleri gerekiyor! Stratejistlerin bu yöndeki değerlendirmeleri bellidir. Diplomatik Diplomatik açıdan bakıldığında mevcut anlaşmanın teknik yönüyle tahlil edilmesi gerekmektedir. ABD ve Türkiye arasında halen geçerli olan Stratejik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) vardır. Bu anlaşma gereğince bahse konu üsler ABD’nin kullanımına sunulmuştur. Konuya uzak olanlar için bazı önemli hususları işaret edeyim. Öncelikle SEİA, iki ülke arasında, Kuzey Atlantik (NATO) Antlaşması’na atfen hazırlanmıştır. İlk olarak bu hususu tespit etmek gerekiyor. Ancak yine de iki ülke arasındaki bir antlaşmadır, bağlayıcı ilkeler ABD ve Türkiye arasındadır. Her uluslararası antlaşmanın bir çerçevesi vardır ve başta ifade edilir. SEİA’da da baştaki çerçevede önemli konular yer alır. Bazıları…
    0 min
  • Doğu Akdeniz ve Geleceği
    Tarihte kadim Doğu Akdeniz çanağında çok olay yaşandı. Halen yaşanmaya devam ediyor. Öyleyse bakmak istiyorum, 2000 yılı itibarıyla yaşananlar ve öne çıkanlar neler? Olaylara kronolojik olarak ve bir bütün halinde bakılırsa çok değişik değerlendirmeler yapma imkânı ortaya çıkıyor. Eksikler, özveride bulunamayanlar, adaletten yoksunlar, kanun tanımazlar… 2020’ye gelindiğinde hangi ülke veya güç hangi pozisyonda bunu belirgin biçimde ifade edebilmek için bu tarz bir inceleme yapmakta yarar var kanaatindeyim. Demek ki 20 yıl içinde yaşananlar çerçevesinde o kadar çok olay meydana geldi ki, eğer bu yaşananlara dikkatlice bakılmaz ise gelecek yıllarda, bundan daha hızlı, kaotik ve keskin gelişen olayların meydana gelebileceğini anında anlayamamak mümkündür. Belki sonradan anlaşılır ama geç kalınmış olabilir! 1974 yılında Kıbrıs’ta Barış Harekâtı gerçekleştirildi. 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ilan edildi. Bu tarihten sonra Kıbrıslı Rumlara Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) dendi. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 1994 yılında çıktı. Aynı yıl bölgede İsrail, Türkiye ve Suriye BM’nin bu sözleşmesini kabul etti. 2000: British Gas Group şirketi 1999 yılında Filistin, Gazze’de Mari-1 ve 2 sahasından az doğalgaz bulmuştu, devamı geldi. 2000 yılında Gazze açıklarında ikinci alanda Mari-B denen sahada doğalgaz bulundu. Aynı yıl ABD aracılığıyla İsrail-Filistin Camp David görüşmeleri yapıldı. Ve ikinci İntifada başladı. 11 Eylül olayından sonra 20 Eylül 2001’de George W. Bush teröre karşı küresel savaş ilan etti. Yunanistan ve GKRY 2001 tarihinde gaz arama kararı aldılar. 17 Mart 2002 tarihinde Yunan ve Rum tarafının davetiyle çalışan Doğu Akdeniz’de Norveç’e bağlı Northern Access sismik araştırma gemisinin faaliyetini Türk Deniz Kuvvetleri unsurları engelledi. Körfez Savaşı 2003 yılında yapıldı (bu ikinci Körfez Savaşı sayılabilir). Sonunda Saddam devrildi. Mısır ve GKRY 2003 yılında deniz yetki alanları anlaşması imzaladılar. 1 Mayıs 2004 tarihinde GKRY Avrupa Birliği’ne (AB) kabul edildi. 11 Kasım 2004 Yaser Arafat’ın ölüm tarihidir. Türkiye 2 Mart 2004 tarihinde kıta sahanlığı dış sınırlarını Birleşmiş Milletler’e (BM) gönderdi. 2007: 29 Ocak 2007 tarihinde Doğu Akdeniz’de GKRY ile gaz arama ortak çalışmaları içine gireceğinden Türkiye Lübnan ve Mısır’a nota verdi. Türkiye tam tersine, Mısır ve Libya’ya nota ile “Gelin birlikte deniz yetki alanlarımızı belirleyelim,” şeklinde bir talepte bulundu. Mısır o gün bugün Türkiye ile değil, başkalarıyla işbirliği içindedir. 28 Şubat 2007 tarihinde ise Fransa gitti ve GKRY ile anlaşma yaptı. İlk anlaşma Ortak Savunma Anlaşması, ikincisi ise deniz yetki alanları hakkında olmuştur. Fransa’nın Doğu Akdeniz ile ilgisi Dünya Savaşı zamanındaki Manda yönetimi sürecine dek uzanır. Bunun dışında Fransa yakını politikalar izleyen Lübnan GKRY ile 2007 yılında deniz…
    0 min
  • Türkiye’nin Libya’ya Asker Gönderme Konusu
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Davet olursa Libya’ya asker göndermeyi değerlendiririz,” dedi. Bugün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da benzer açıklamalarda bulundu. Bu olabilir mi? Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesi gerekli mi? Eğer gerçekleşirse nasıl bir durumla karşılaşılacak? Türkiye, Libya’nın meşru temsilcisi Milli Mutabakat Hükümeti (MMH) Başkanı Fayez el-Sarraj ile 27 Kasım 2019 tarihinde “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırmasına Dair Mutabakat Muhtırası” ve “Askeri ve Güvenlik Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Halen Libya bir Vekaletname Savaşına sahne oluyor. Başkent Trablus’taki Sarraf yönetiminin desteklenmesi gerekiyor. Zira darbeci Halife Hafter gerçekten büyük bir tehdit olmaya devam ediyor. Eğer Tobruk Yönetimi diyebileceğimiz bu Hafter’e bağlı muhalif (kendine bulduğu isimle ifade edelim,) Libya Ulusal Ordusu’nun aldığı destek mevcut şekilde sürerse ve Libya’nın yönetimini ele geçirirse, Türkiye’nin meşru yönetimle yaptığı anlaşmaların uygulanması tehlikeye girebilir. Tam da bu aşamada Yunanistan ve onu destekleyen Avrupa Birliği ülkeleri ile birlikte hareket eden Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi çok sevinirler (!) kanısındayım. Çünkü Türkiye ve Libya onların haksızlığını ortaya çıkardı ve oyunlarını bozdu. Üstelik Hafter’i destekleyenler az değiller. Bu konuda geniş bilgiyi Libya ve Vekalet Savaşı isimli yazıda ele aldım. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı 2259 var, buna göre Libya’da bir süreç işliyor. Bu konuda BM Özel Temsilcisi yeterince aktif değil. Her ne kadar Ulusal Konferans yapılması ve çözüm için bir yol haritası çalışması varsa da bunlar Hafter’in elinden silahları almaya yetmiyor. Halen Libya’ya BM ambargo ile silah gönderilmesini engellediğini düşünüyor. Ambargo MMH aleyhine işliyor. Öte yandan Hafter ülkedeki petrol ve doğalgaza çok büyük oranda el koymuş durumdadır. Dolayısıyla haksız yere gelir kaynakları Hafter’e yaramaktadır. Ülkedeki savaş uçakları ve savaş gemiler de Hafter’in elindedir ki bunlar Rus menşeili silahlardır. Rusya Hafter güçlerinin lojistiğini eksik etmemektedir. Masum Libyalılara Hafter güçleri tarafından atılan mühimmatı Rusya vermektedir. Bu da yetmemekte, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Suudi Arabistan da Hafter’e silah yardımı yapmaktadır. Yasadışı silah sevkiyatı büyük oranda Mısır üzerinde geçirilmektedir ve BM dahil uluslararası kurumlar bunu engelleyememektedir. Bütün bu ülkeler Libya’da istikrar için gerekli adımları atacağına tam tersini yapmakta ve BM’nin çabalarını boşa çıkarmaktadır. NATO, “sivilleri öldürüyor,” dediği Kaddafi’ye yönelik Unified Protector Operasyonu’nu 2011’de Fransa’nın oldubittisi devamında gerçekleştirdi. Ancak sonuca bakın, bugün daha fazla sivil ölüyor ve üstelik Ekim 2011’den bu yana Libya daha da istikrarsız haldedir. NATO’nun korsanlara uyguladığı Akdeniz’de Sea Guardian Operasyonu var ama bunun da barış ve istikrarla hiç ilgisi yok, üstelik bu Libya özelinde bir harekat da değil. Bu durumda NATO’yu da bir yana koyalım. İtalya Mıstara’da insani yardım için bir hastane işletmektedir ve…
    0 min
  • Libya ve Vekalet Savaşı
    Türkiye’nin Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde gerçekleştirdiği “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırmasına Dair Mutabakat Muhtırası” ile “Askeri ve Güvenlik Mutabakat Muhtırası” başka bir tabirle, Akdeniz’de Hakimiyet Alanlarının Belirlenmesi ve Güvenlik Antlaşması sonrasında yaşanan gelişmeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Libya’ya asker gönderebiliriz” yönündeki açıklaması üzerine gündem büyük ölçüde Libya’ya kaydı. Peki, bu zamanda Libya neden önemli, Türk askerine ihtiyaç duyuluyor mu, burada çatışan güçler kimler? Libya’da 15 Şubat 2011 tarihinde başlayan, her ne kadar 23 Ekim 2011’de bitti dense de aslında bugün bile sürmekte olan çatışma tıpkı Suriye’deki gibi bir İç Savaş değil, Vekalet Savaşı şeklinde anlaşılmalıdır. Bu bakımdan Libya Vekalet Savaşı kapsamında neler söylenebilir, temel olarak bunu inceleyelim. Türkiye-Libya anlaşmasının yankısı: İki ülke uluslararası anlaşmalardan doğan haklarına göre bir anlaşma yapıyor ve bunun bir çok ülke ve güç için yankısı oluyor. Sıralayalım, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), diğer AB ülkeleri (özellikle ilgili olanlar Fransa, Almanya, İtalya), Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan, İsrail, içinde Filistin, Lübnan, Suriye, Rusya, Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu (AP), Kuzey Atlantik Taktı (NATO), petrol ve gaz şirketleri (ExxsonMobil, BP, Eni, Total…), bazı güvenlik şirketleri (paralı askerler, örneğin Wagner Grup, Blackwater…), Petrol Üreten Ülkeler Teşkilatı (OPEC) ve başkaları. Libya’daki savaş: Arap Baharı 2010’da başladı. 2011’de Suriye ve Libya’da çatışma biçimi Vekalet Savaşı şeklinde sürdü ve her ikisi de bugün devam etmekte, hatta tarafları ile destekçileri de benzerlikler göstermektedir. Libya’da “Kaddafi’nin sivilleri öldürdüğü” işaret edilerek BM tarafından uluslararası deniz ve hava gücü ile müdahale çağrısı oldu. NATO 23 Mart 2011’de “Unified Protector” Operasyonu’nu başlattı. Operasyon kapsamında taarruzlar gerçekleştirildi, Uçuşa Yasak Bölge (UYB, NFZ) ilan edildi, denizde önlemler alındı. BM ambargo ilan etti ve Libya’ya silah satışı yasaklandı. Kaddafi 20 Ekim 2011’de öldürüldü. Libya’da Ulusal Geçiş Konseyi (UGK, NTC)  kuruldu. 2012’de bu Konsey, seçilen bir parlamentoya, Milli Mutabakat Hükümeti’ne (MMH, GNC) yetki verdi. Temmuz 2014’te Trablus ve Bingazi’de çıkan çatışmadan sonra Temsilciler Meclisi (TM, HoR) denen yapı doğudaki Tobruk’a taşındı. Ekim 2015’te BM, Libya Siyasi Anlaşması (LSA, LPA) olarak bilinen çok sayıda Libyalı siyasi parti ve sosyal grup arasında bir anlaşma imzaladı. MMH üyeleri Aralık 2015’te LSA’yı imzaladılar. Bu yapı BM Güvenlik Konseyi Kararı 2259 tarafından onaylandı. Mart 2016’da, MMH Başkanlık Konseyi başkent Trablus’ta idareyi ele aldı. Libya’nın istikrara kavuşmamasını isteyen dış güçler darbeci Halife Hafter’i desteklemeye başladı. Tobruk’taki TM, Hafter ile birlikte muhalif grup olmakla kalmadı kendine ordu kurdu, petrol gelirlerinin bir kısmını almaya başladı, fiilen ülkeyi ikiye böldü. İç çatışma büyüdü. Eylül 2017’de, BM Özel Temsilcisi Ghassan Salame,…
    0 min
  • NATO Genişliyor!
    Londra’da NATO’nun 70. yıldönümü deklerasyonu 4 Aralık 2019’da kabul edildi ve yayımlandı. Kendi içindeki üyeler de dahil olmak üzere günümüzde en fazla tartışılan bir örgüt olarak NATO genişleme kararlılığı gösterdi. Nedir NATO? Her şeyden önce bunu iyi anlamak gerektiği kanaatindeyim. Konu anlaşıldıktan sonra NATO’nun geleceğine dair değerlendirmeler yapılabilecektir. Öncelikle ifade etmeliyim, Londra zirvesi öncesinde Brüksel’de yapılan çalışmalar kapsamında deklerasyon metni hazırlanmış ve liderler bu metni 4 Aralık’ta kabul etmişlerdir. Öncesinde NATO Genel Sekreteri Jean Stoltenberg bir brifing vermişti, konu ve kapsamı açıklamıştı. Zirve öncesi yapmış olduğum değerlendirme geniş bir şekilde NATO ile Yürümek isimli yazımda ele alınmıştı. Bu kapsamda yeni bir husus olmadığını belirtmekte yarar görmekteyim. Elbette NATO’nun kuvvet yapısı, tehdit algılaması, komuta yapısı, mali yapısı gibi pek çok detay var ancak asıl olan politik misyonudur. Londra’daki genişleme kararı bu politik misyonla ilgilidir. Detaylar, NATO’nun iç meselesi olarak zamanla müzakere edilebilecek hususlardır. Şimdi gelelim asıl tartışma konularına. Kurulalı 70 yıl olmuş, geçen sürede dünyayı tümüyle etkilemiş, ama bugün bile “NATO nedir?” diye sormaya devam edenler var. Peki, en basit anlamıyla, “NATO kapitalist dünyanın temellerini korumak üzerine kurulmuş bir savunma örgütüdür,” desem kabul eder misiniz? XIX. YY’da Avrupa’da olgunlaşan kapitalizm, sermayeye dayalı yönetim ve kültür anlayışı, daha sonra Amerikan İç Savaşı sonrasında Kuzey Amerika’ya da yerleşmiş, buradan hareketle “Batı” kültürü, sermayesi, felsefesi ile politika yürütmek biçiminde dünya sahnesinde kendine göre bir süreci başlatmıştır. Batı’nın içinde gelişen çalkantı, çok çeşitli boyutlarla ve ideolojilerle sahne almış, 20 YY’da I. ve II. Dünya Savaşlarına sebep olmuş, bu yıkıcı zamanlar esasen Atlantik bölgesinin savaşları gibi başlasa da Avrasya ve Pasifik cephelerini de içine alarak Dünya Savaşı halinde sergilenmiştir. Dünya Savaşı sonrasında galip çıkan Amerika gibi görülse de aslında Batı kapitalist kültürü ve bunun temellerini atan zihniyet olmuştur. Dolayısıyla ABD dünya “uluslar sistemi” bakımından sistemleşmeye önayak olmuş, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Merkezi, Gümrük ve Ticaret Tarifeleri gibi pek çok kurumsal yapıyı inşa etmiş, ama kendini koruma altına almak adına Kuzey Atlantik Anlaşması Teşkilatı (NATO) adıyla da bir savunma paktı, yani askeri yapı oluşturmuştur. Eğer NATO’ya bu gözle bakmayan varsa değerlendirmeleri isabetli olmaz, bundan sonraki süreçleri doğru okuyamaz. Londra’da 70. Yıldönümü vesilesiyle toplanan zirvenin yine genişleme, kararlılık, caydırıcılık, barış, istikrar gibi kavramlarla ifade edilmesi sizlere ters gelmemelidir, bu aslında kapitalist Batı sisteminin, ki bunun içinde Avrupa-Amerika bağlamında birleşen sermaye olarak düşünmek gerekiyor, kendini koruması, buradan hareketle, eğer dünyada yeni gelişmeler olacaksa, bu gelişmelerin yönetilmesi ve aynı zamanda savunmasının sağlanması temel olarak NATO’nun…
    0 min
  • ABD ve Rusya Taahhüdüne Uymalı
    26 Kasım 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında gerçekleştirilen MGK Toplantısı’nın ardından yayımlanan bildirinin temel konu yine Suriye oldu. Malum, halen Türkiye Cumhuriyeti yurt içinde Kıran, Suriye kuzeyinde Pençe, Suriye kuzeyinde Barış Pınarı, her alanda, DEAŞ ve FETÖ de dahil bütün terör örgütlerine karşı kapsamlı bir mücadele süreci içindedir. MGK’nın bu kapsamda sürdürülen faaliyetlerin durumu ve ilerleyişi bağlamındaki sonuçları açıklanması beklenmekteydi. En önemli soru ise Barış pınarları ile ilgiliydi. Harekat devam edecek miydi, sorunlar var mıydı, nasıl çözülecekti? Bildiride, Türkiye’nin Güney sınırları boyunca ortaya çıkan ve milli güvenliğini doğrudan tehdit eden terörü kaynağında yok etmek ve yerlerinden edilmiş Suriyelilerin evlerine ve topraklarına dönüşleri için uygun şartları sağlamak maksadıyla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlar ile Adana Mutabakatı ve meşru müdafaa hakkı çerçevesinde icra edilen Barış Pınarı Harekatı’nın her yönüyle değerlendirildiği ifade edildi. Harekat amaç elde edene dek devam edecekti. Ancak sorun evlerine dönen sivillerdi. Zira son zamanlarda YPG terör örgütü Türkiye’nin kontrolundaki değişik alanlarda (Tel Abyad, Rasulayn, Afrin, Aziz, El Bab) bombalı eylemlerle Suriyelilerin canına, malına, huzuruna ve bütünüyle bölgede barış talebine kast etmekteydi. Kasım ayı içinde 8 terör eyleminde Suriyeli sivil 65 ölü, 146 yaralı vardı. Terör örgütü alenen eylem yapmaktaydı ve bu husus uluslararası suç oluşturur mahiyetteydi. Diğer yandan terör örgütü bu eylemlerle kendine göre değişik mesajlar vermeye çalışmaktaydı. Bildiride şöyle deniyordu: “Suriye’de güvenli bölgenin tesisi amacıyla imzalanan mutabakatların tarafı ülkelerden, Tel Rıfat ve Mümbiç bölgeleri dahil başlattıkları teröristten arındırma çalışmalarının bir an önce tamamlamasının beklendiği ifade edilmiştir. Uluslararası toplum, Suriyeli kardeşlerimizin gönüllü ve güvenli bir şekilde dini ve etnik hiçbir ayırıma uğramaksızın evlerine ve topraklarına dönerek en kısa sürede huzur ve refaha kavuşmalarını amaçlayan Türkiye’yi desteklemeye davet edilmiştir.” Bu durumda öncelikle Fırat’ın batısı bölgesinde Tel Rıfat ve Mümbiç noktalarındaki YPG kalıntılarının bölgeyi terk etmeleri hususu gündeme gelmekteydi. Rusya ve ABD, Ekim ayı içinde Türkiye ile yaptıkları mutabakatlar kapsamında üzerlerine düşeni yapmıyorlardı. Bölgeden teröristleri çıkarmak için çaba sarf etmiyorlardı. Bu şartlarda MGK vesilesiyle Türkiye’nin muhataplarına ikazı, “Eğer mutabakat şartlarına uyulmaz ise harekat bu alanlara doğru sürdürülebilir,” şeklinde okunabilirdi. Halen Rusya ve Türkiye aralarındaki mutabakat gereği ortak devriyeler (belli alanlarda 10 km derinlikte,) gerçekleştirmektedir. Bu devriyeler icra edilirken YPG’nin çeşitli provokasyonları olmaktadır. Halen sahada YPG unsurları vardır. Bu unsurlar 10 km’lik devriye alanında sivil görünümlü olmakta, ancak 10-35 km şeridinde terörist elbisesiyle hareket etmektedir. Bu bakımdan ABD ve Rusya’nın Fırat’ın doğusundaki bu alandaki terörist temizliği istenen biçimde gerçekleşmedi nedenle YPG serbestçe kontrollu alanlara girip terör üretmektedir. Aynı şekilde Fırat’ın doğusu için de benzer ifadeleri…
    0 min
  • Suriye, Terörizm ve Çıkarlar
    Bugün (23 Kasım 2019) Suriye, Tel Abyad’da yine bir bomba patladı ve masum çok sayıda sivil öldü, yaralılar var. Diğer yandan bugün Rusya ve Türkiye ortak (10.) devriyesi gerçekleştirildi. Suriye kuzeyi Güvenli Bölge’de neler oluyor, bir bakalım mı? En başta söylemeliyim, YPG’nin yaptığının adı tamı tamına terör eylemidir. Bir teröristten başka ne beklenir, elbette terör. Ama onu SDG diye pazarlayanlara ve yapılan mutabakatlarla işimiz bitti diyen ABD ve Rusya’ya verilecek resmi bir cevap var, masum insanların ölümünden sorumlusunuz. Buna mukabil, sorunlar var, görüşüyoruz, çözeceğiz şeklindeki açıklamaları sarf edenlere de hatırlatmakta yarar var, masum insanlar ölüyor, her gecikmenin bedeli daha büyük oluyor. Bu aşamada terörden çıkar elde eden yeni bir anlayışın sahipleri olarak ABD ve Rusya’ya Türkiye’nin geciktirilmeden yapması gerekenler var. Hatta bu ülkeler terörü görmezden gelirlerse inisiyatifle yapılacaklar da bellidir, öyle değil mi? ABD ABD ve Türkiye mutabakat imzaladılar (17 Ekim 2019). 120 saat sonunda ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Türkiye’ye mektup yolladı, Güvenli Bölge’de (444×32 km) YPG unsuru kalmadı diye. Sonra ne oldu? ABD petrolü koruyacağını söyledi. YPG ile Kamışlı-Irak sınırı bölgesi arasında halen devriyeler icra ediyor. Bu bölgede DAEŞ yok ama onlar petrol bölgesini bu terör örgütünden korumak için çaba içinde olduklarını söylüyorlar. Yeni açıklama, ABD bölgede 500 asker bulunduracakmış! Şahsen ben bıktım ABD’nin asker sayısıyla ilgilenmekten, ilgilenmiyorum artık. Sanki 10 binlerden söz ediyoruz! Topu topu birkaç yüz asker. Hiç olmasada daha iyi olacak aslında. Bir de diğer malum açıklama, YPG’ye ortak demeye devam ediyorlar. DAEŞ ve Suriye’den sorumlu James Jeffrey daha bugün açıkladı, “SDG dört yıldır kontrol ettiği petrol sahalarında çalışmaya devam ediyor, biz de Suriye stratejimizin bir parçası olarak buna yardım edeceğiz.” Jeffrey’in devamındaki cümlesi de ilginç: “Bizim için en önemli konu petrolün DAEŞ ve diğer aktörlerin (!) eline geçmesini engellemek. Yasadışı hiçbir şey yapmıyoruz.” Geçtiğimiz hafta (18 Kasım) bir ABD Albayı (Myles Caggins) YPG’li teröristle yakın ilişki içinde görüldü. Albay tarafından teröriste peç verildi, kutlama yapıldı, “Yeni savaşçılar çok yaşayın!” dendi. Rusya Rusya ve Türkiye mutabakat imzaladılar (22 Ekim 2019). 150 saat sonunda Rusya açıkladı, bölgede YPG kalmadı dedi. Anlaşmanın ikinci faslı başladı. 10 km derinlikte Türk-Rus devriyeleri yapılıyor. Bugün 10. devriye yapıldı. Rusya’nın Suriye kuzey-doğusunda, yani Fırat’ın doğusunda, ABD burada 22 askeri noktada tertiplenmişken, pek bir askeri varlığı yoktu. Kamışlı şehir merkezinde az bir polis gücü vardı. Geçtiğimiz hafta Rusya Kamışlı’ya helikopterlerini intikal ettirdi, burada bir hava üssünü devreye sokmuş oldu. İlave askeri gücü şimdi ABD’nin de bulunduğu alanda konuşlanmış haldedir. Ayrıca Rusya Fırat’ın doğusunda 6 noktada askeri…
    0 min
  • Üç Maymunu Oynayan Amerika
    Anlatamıyoruz Herhalde!.. Anlatamıyor muyuz, yoksa onlar anlamamak için ısrarcılar mı? Kesin ikincisi. Ama yine de çuvaldızı kendimiz batırmamız lazım. Çünkü ortada bir ısrar varsa onu caydırmak, vazgeçirmek bizim görevimizdir. O zaten başka bir gerçekliği kanıksatmak ister. Politika böyle bir şeydir. Hatta uluslararası ilişkilerde ve kamu diplomasisinde bu böyle işte. Böyle düşünmek gerekir. Bu Amerika üç maymunu oynuyor, belli! Bilerek yapıyor bunu. Yaratılmış gerçeklikle politik kazanım elde etme taktiği… Nasıl 1915 olayları Ermeni meselesi bugün bir türlü halledilemediyse ve ikide bir politik çıkar için yaptırıma dönüştürülen bir konu olarak karşımıza konuyorsa, bugün tıpkı Suriye’deki Kürt meselesi de öyle, düşünebiliyor musunuz? Gelmişler Kuzey-Doğu Suriye’de bir alanı haritada başka bir renge boyamışlar, ha bire burası Kürt bölgesi diyorlar. Yok böyle bir gerçek! Tarih, coğrafya, sosyoloji, vs. nereye bakılacaksa bakın, ama konu o değil zaten. Konu saptırmak, yaratılmış bir gerçeklik üzerinden belli kesimleri harekete geçirmek ve sonrasında politik kazanım elde etmek. Borazanı fazla ötenin yarattığı gerçek ile daha sonraları kanıksanmış bir durum oluşuyor ki, haksızlık bu, adaletsizlik!.. Neymiş? Kürt bölgesi, Türkler Kürtlerin bölgesine saldırmış, orayı işgal etmiş, 200 bin Kürt direnmiş, 200 sivil ölmüş, vs. Bunlar bugün The New York Times’da yayımlandı. Kimin ülkesinin haritasını başka renkle boyarsınız, kimin ülkesinin kaynaklarını koruma hakkını kendinizde bulursunuz, neredeymiş o Kürt bölgesi, Araplar, Türkmenler, Asuriler, Yezidiler, vs. nerede?.. Sordunuz mu burada kim yaşardı, bu tarla kimin tapulu malıydı diye? Yak, yık, üstüne otur ve sonra özerklik, özgürlük, adalet de! Siz taşımadınız mı o teröristleri oraya? Türkiye’de yaklaşık 4 milyon Suriyeli ne yapıyor dersiniz? Türkiye’nin Suriye’ye 911 km sınırı var, bu ne anlam ifade eder biliyor musunuz? Siz sadece 2015-2016 yıllarında teröristlere birlerce şehit ve gazi verdiğimizi biliyor musunuz? Siz sadece Barış Pınarları Harekâtı esnasında sınırlarımıza terör örgütünce atılan havan ve roketle yüzlerce sivilin öldüğünü neden görmüyorsunuz? Suriye’de o teröristlerin zulmüyle kaçanları biliyor musunuz? İnsanların çocuklarını çalıyorlar, siz başka hesaplardasınız. Daeş aşağı, Daeş yukarı, iyi de ölenler Daeş’ten değil, bütünüyle teröristlerden dolayı ölüyor, YPG, PKK vs. bunlar da terörist kardeşim, insanlar bunların yüzünden evinden barkından oluyor. Nasıl anlatacağız? Bizim bilmem kaç milyon tirajı olan gazetemiz, küresel çapta yayın organlarımız, küresel şirketlerimiz, küresel kapitalistlerimiz yok ki! Büzüm Siber Kuvvet Komutanlıklarımız, sosyal medyayı etkileyecek anonim kuruluşlarımız, sahte hesaplarımız, trollerimiz yok ki! Ver temayı olsun!.. Bizim sadece vicdanımız ve sağduyumuz var! Biz Trump’ı kandırmadık. O zaten, “bu aptal bir savaş” dedi. Hatta, “8 trilyon dolar harcadık, bu yanlış,” dedi. Yine de “aptalları” düşündü ve 8 trilyon doları hiç eden bürokratların ve politikacıların…
    0 min
  • Güvenli Bölge Kime Güvenli?
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birleşmiş Millerler Genel Kurulu’ndan göndü. Gerek heyet New York’tayken, gerekse sonrasında taraflarca açıklamalar ve belli eylemler gerçekleştirildi. Gelinen noktada acaba neler olabilir, şeklinde sorduğumuzda seçenekleri işaret etmek için bu analizi ortaya koyuyorum. Türkiye Fırat’ın doğusunda bir harekata kalkışabilir mi? Güvenli Bölge konusu ne olacak? Türkiye’nin Suriye sınırında Fırat’ın doğusunda kalan bölgede, ülkesinin güvenlik risklerini ortadan kaldıracak ve Suriye’de bir Barış Koridoru ihdas edilecek anlayışla, derinliği 32-35 km (20 NM) olacak şekilde bir Güvenli Bölge kurulması talebi ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den asker çekme ve 20 NM’lik bir Güvenli Bölge kurulması görüşüne istinaden, ABD’nin bölgeyle ilgili temsilcisi James Jeffrey’in temasları neticesinde her iki ülke Ankara’da 5-7 Ağustos 2019’da bir mutabakata vardı. Bu mutabakat gereği Akçakale’de bir Birleşik-Müşterek Harekat Merkezi (BMHM) kuruldu ve her iki ülke askerleri göreve başladı. ABD açısından BMHM’nin plancısı USEUCOM’dan ve sahadaki çalışacaklar ise Suriye’deki CENTCOM’dan oluşturuldu. Bu mekanizma tarafından 27 Eylül itibarıyla müştereken 2 kara ve 6 hava devriyesi yapıldı. Dün ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey diplomatik şekilde bazı şeyler söyledi ve ben konuşmasından şunları çıkardım: Güvenli Bölge görüşmeleri devam ediyor. Bu konuda ilkeler bazında belirli noktalar var. Güvenli Bölgenin derinliğinden bahsedemem. Alanını üçe böldük. Halen bir bölümü üzerine belirgin noktalar var. Derinlik bölgeden bölgeye şu ya da bu nedenle değişiyor. Faaliyete bağlı olarak, YPG’nin geri çekilmesi, ağır silahların çekilmesi, ABD-Türkiye ortak devriyesi ve hava harekatına bağlı değişken derinlikler söz konusu. Jeffrey’den anlaşılan şu: Şimdilik üzerinde anlaşmaya varılan ve devriyelerin gerçekleştiği Tel Abyad ve Rasulayn arası ve derinlik 20 NM değil. Türklerin elbette askeri seçeneği var. Daha önce asker kullanmayı Afrin’de, Cerablus’ta ve El Bab’da PKK ve DEAŞ’lı olduğunu düşündükleri unsulara karşı yaptılar. PKK, 1984’den beri Türkiye’nin bir terör örgütü olarak kendilerine çok çektirdi. Türkiye’yi anlıyoruz, endişelerini dinliyoruz, elimizden geldiğince cevap vermeye çalışıyoruz. Türkiye’ye her düzeyde tek taraflı bir operasyonun hiç kimsenin güvenliğinde bir iyileşme sağlamayacağını açıkça belirttik. Jeffrey’den anlaşılan şu: SDG’yi kabul et, PKK ile mücadeleni başka yerlerde sürdür. Suriye’nin kuzeydoğusunda güvenliği ve istikrarı (Amerika lehine) sağlamak, (tehdidinin devam ettiğini düşündükleri) DAEŞ’e karşı mücadeleyi devam ettirmek, Türkiye’nin ve yerel güçlerin (SDG’den bahsediyor) endişelerini gidermek için (ancak sen de benim gibi düşündüğün taktirde) Türkiye ile (ve diğerleriyle) Güvenli Bölge konusunda varım. Bunda anlaşırsak YPG güçlerinin ve ağır silahların konum ve faaliyetlerine göre farklı mesafelere çekilmesini görüşmek mümkün. Jeffrey’den anlaşılan şu: ABD’nin kuzeydoğuyu böldüğünü ve meşru taraf olduğunu kabul et. Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan ne dedi, buna da bakalım: Güvenli Bölge görüşmeleri devam ediyor. Bir…
    0 min
  • “Uçaklarımızı Uçurduk” Meselesi
    Dün gece Cumhurbaşkanı Erdoğan Birleşmiş Milletler Günel Kurulu (BMGK) dolayısıyla New York seyahati ve Türkiye’deki gelişmelerle ilgili olarak gazetecilere verdiği bilgiler haber oldu. Suriye’de Güvenli Bölge başlığı altında bazı açıklamalar da oldu. Açıklamaların içinde, “Son dönemde bölgede uçaklarımızı da uçurduk,” bilgisi de yer alıyor. Nedir bu konu, bakalım. Suriye hava sahasında ilk F-16 uçuşun gerçekleştiği 23 Eylül’de Savunma Bakanlığı bir Tweet ile konuyu duyurdu ve kamuoyu böyle bir görevin uçulduğunu öğrenmiş oldu. Peşinden bir havacı olarak tecrübeme açık kaynaklardan elde edilen bilgilere bağlı olarak durumu değerlendirdim ve konu hakkında bir Tweet’im oldu. “Adı üstünde Doğal Kararlılık! Suriye hava sahasında F-16’lar ile görev başladı. Mesaj anlaşılmaz ise devamı gelir. Tekrarlanacak.” Bu şekilde ifade etti. Hatta ekledim: “Suriye’de 2 adet F16 karışık yüklü. 2 hafta tekrarlanacak. Suriye Adana mutabakatı, Daesh ile mücadele koalisyon ülkeleri, Astana mutabakatı ülkeleri bilgi sahibi.” Peşinden cevabi Tweet’ler aldım. İfade edilenlerden bir tanesi şöyleydi: “Doğal Kararlılık, Operation Inherent Resolve’un Milli Savunma Bakanlığı tarafından kullanılan Türkçesi.” Bir başkası, “Nasıl oluyor da Türkiye Daesh’e yönelik ABD ile bu görevi uçuyor,” şeklinde 10 kadar Tweet dizisini neşretti. Evet zaten bu meşru bir uçuş, koalisyonla ilgili uçuluyor. Böyle de açıkladım! Ama işin özü, yani maksat bu değildi. Tekrar açıklamak istedim: “Koalisyonun Doğal Kararlılık için koordine, planlama ve Airtask – hava görev emri- yayımlama noktası TGS -Türk Genel Kurmayı- değil.  TGS bu görevi kendi planlıyor ve ancak bu ismi kullanıyor. Eğer ABD veya Suudi hava kuvvetleri ile koordineli uçulduğuna dair bilginiz varsa lütfen paylaşın.” “… takip edelim, birkaç tekrar olacak. Türkiye Suriye’de Daesh tehdidinin bittiğini savunuyor. ABD, Irak’ta İsrail ile taarruz yaptı. Hatta Türkiye bu tip görevleri Suudi gibi ülkelerle uçmuyor. Bunu da not edelim. Bence akıllıca bir gerekçe!” dedim. Televizyon kanallarında ise konunun Türk Silahlı Kuvvetleri’nin inisiyatifiyle gerçekleştirildiğin açıkladım. Hatta en son olarak 25 Eylül gecesi bir televizyon kanalında bu uçuşların gösterdiği istikamette olası bir Suriye kuzeyi harekatında uçaklarımızın görevlerini nasıl yapabileceklerini de açıkladım. Bilindiği gibi bu görev tekrarlandı. Peşi peşine 3 gün aynı görev uçuldu. Uçuşların nasıl gerçekleştiğini de ifade ettim, ırak hava sahasından girişle sınıra paralel Rakka istikametinde uçulduğu şeklinde bazı açıklamalarda bulundum. Belki uçuşlar bugünlerde yine tekrarlanacaktır. Neyse ki en üst seviyeden bu görevlerle ilgili maksadı açıklayan bir ifadeyi dün gece işitmiş olduk. Cumhurbaşkanı konu hakkında gazetecilere şunu söyledi: “Son dönemde bölgede uçaklarımızı da uçurduk. Uçaklarımız da bölgede uçmak suretiyle zaten bu sürece devam etmekte olduğumuzun sinyallerini verdiler. Yani uçaklarımızın burada uçuşu herhalde boşuna değil. Bu basit bir seyrüsefer…
    0 min

About Politik Merkez - Robot Okuyucu Yayını

From the publisher's feed

PM küresel politik gelişmelerin değerlendirildiği bir düşünce platformudur. Bu bir parti ve bir hareket değildir. İleri demokrasiyi esas alır. Amacı farkındalığı artırmak, gelişmiş bir toplum idealini…