Kapitalizmin hızla geliştiği 1800’lü yıllarda yaşamış bir Alman düşünür “sarayda yaşayan başka, kulübede yaşayan başka düşünür” demişti. Sermaye sınıfının ve işçi sınıfının dünyaya bakış açısının, çıkarlarının, hayallerinin, özlemlerinin, hareket tarzının asla aynı olamayacağını anlatmaya çalışmıştı. Mesela o dönemde derme çatma kulübelerde yaşayan işçilerin en büyük hayali belki de o gün aç yatmamak, doyasıya yemek yemek, uyuyabilmekti. En büyük dileği belki de işten atılmamak ya da iş kazası geçirmemekti. Oysa patronlar, sermayelerini, şirketlerini nasıl büyütecekleri, hangi yatırımları yapacakları, hangi pazarlara açılacakları, rekabeti nasıl sürdürecekleri üzerine uzun vadeli planlar yapabiliyorlardı. Bugün de özünde değişen bir şey yok. Kulübeler yerine apartman dairelerinde yaşasalar da, işçiler yine günü kurtarma telaşındalar. Lüksün sınırlarını zorlayan köşklerinde, yalılarında, rezidanslarında yaşayan patronlarsa kısa, orta ve uzun vadeli planlar yaparak, hedeflerine odaklanarak işçi sınıfını daha derinden sömürmenin, daha büyük zenginlikler elde etmenin yollarını buluyorlar.