
Sign up to save your podcasts
Or


Nurşen Gürboğa ve Gülay Yılmaz’ın koordinatörlüğünde hazırlanan Akl-ı Kıssa’da iki haftada bir Salı günleri kadın tarihçiler konuşacak, biz dinleyeceğiz. Seminer dizisinde kadın tarihçilerin çalışmaları, yayınları, araştırma gündemleri ve tarih disiplinine katkıları görünür kılınacak ve muhafazakar ve erkek egemen tarih disiplininde verdikleri varlık mücadelesine dikkat çekilecek.
Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti, Milli Mücadele’nin sonlarından itibaren Türkiye’nin Sıhhi-i İçtimai Coğrafyası adı altında çeşitli vilayetlerin iktisadi, beşeri ve sağlık coğrafyasına ilişkin ayrıntılı bilgiler içeren bir dizi monografi yayınladı. Bu seminerde bu monografiler cumhuriyetin kurucu kadrolarının savaşlar, göçler, katliamlar ve toprak kayıplarının yol açtığı nüfus krizi ile baş etmek ve harap olan Anadolu nüfusunu devletin asli gücü olarak iyileştirmek üzere başvurduğu yönetimsel pratiklerden biri olarak tartışılacaktır. Ayrıca bu monografilerin sunduğu umumi manzaranın el verdiği ölçüde Anadolu’nun on yıllık savaşlar sonrasında geçirdiği demografik dönüşüm ve Anadolu insanının hayat standartları da ele alınacaktır.
Bu seminerde Yunan tarafının neden 1922’yi bir son olarak gördüğü ve bu tarihi neden Küçük Asya Felaketi olarak okuduğu tartışılacak, Yunan edebiyatında ve okul kitaplarında bu tarihin yeniden kurgulanma şeklinin Yunanistan ve Türkiye’de uyandırdığı yankılar ele alınacaktır.
1922 yılının Ağustos ayı sonlarında Anadolu’da başlayan Büyük Taarruz, Mütareke Dönemi’nde işgal altında olan Osmanlı başkenti İstanbul’da önemli değişimlerin fitilini ateşlemiştir. Ankara hükümeti kademeli olarak İstanbul üzerindeki hakimiyetini tesis etmiş, her ne kadar İtilaf devletlerinin İstanbul’daki varlığı Ekim 1923’e kadar devam etse de Kasım 1922’de önce Saltanat’ın kaldırıldığı daha sonra da şehrin yönetiminin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından devralındığı ilan edilmiştir. Bu sunum, Büyük Taarruz’dan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen süreçte İstanbul’da yükselen milliyetçiliğe, bunun emek hareketleri üzerindeki etki ve sonuçlarına odaklanmaktadır.
Milli Mücadele döneminde Beyaz Rusların Türkiye'ye gelişini ve burada kalışlarını ele alacak olan seminerde, askerlerin yerleştirildikleri kamplardaki sivillerin ise İstanbul'daki yaşamları, İstanbul'un sosyal yaşamına etkileri, Rus ruhban, Rus yardım kuruluşları, Beyaz Rus Ordusu'nun tasfiyesi, Milletler Cemiyeti'nin devreye girerek Beyaz Rusları çeşitli ülkelere yerleştirmesi ele alınacaktır.
Bu sunum, Birinci Dünya Savaşı’nda malûl kalan gazilerin savaşın hemen ertesinde yaşadıkları sosyo-ekonomik sorunları dönemin refah politikalarındaki cılızlık ve karmaşa ekseninde izah etmeye çalışacaktır. Ancak sunumda bununla yetinilmeyip, o yıllarda belirginleşmeye başlayan Cihan Harbi resmi hafızası ve bu hafızanın şekillendirdiği politikaların da Cihan Harbi malûllerinin yaşadığı zorluklarda önemli bir rol oynadığı tartışılacaktır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu parçalandı, toprakları işgal edildi. İşgal askerlerinin büyük çoğunluğunun yığıldığı yer başkent İstanbul’du. Beş yıla yakın işgal altında kalan imparatorluk başkentinde travmatik ve köklü dönüşümler yaşandı. Özellikle iç savaştan kaçan Rus göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri yenilik ve alışkanlıklarla şehir hayatı yeni bir kalıba döküldü. İstanbul’un geçirdiği köklü dönüşümler bu konuşmanın konusunu oluşturuyor.
Türk bağımsızlık savaşının askeri, siyasi ve diplomatik boyutları literatürde yeterince ilgi görmüştür. Oysa ki bütün bu süreci yönetecek olan Anadolu hükümetinin dayandığı maddi güç halkın iktisadi ve beşeri kaynaklarıydı. Birinci Dünya Savaşı’ndan mütarekeye kadar olanaklarını büyük ölçüde tüketen halkın, bu defa da İstiklal Savaşı için seferber edilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Anadolu halkının bakiye sosyo-ekonomik gücü bu konuşmanın temel ilgi alanı olacaktır.
Milli mücadele yıllarında İstanbul ve Anadolu’da sosyalist ya da komünist eğilimleri temsil ettiği iddiasında olan birçok politik çevre ortaya çıkmıştır. Bu dönemde sol hareketler gerek başkent İstanbul’da gerekse başta Eskişehir ve Ankara olmak üzere Anadolu’nun farklı bölgelerinde Müslüman unsur içinde de belirgin bir etkinlik kazanmıştır. Bunların iki temel çizgi etrafında öbeklendiği söylenebilir. İlki, uluslararası komünist akımla ilişki içinde gelişen ve Komintern çizgisini takip etme gayretinde olan eğilimdir. Bu eğilim tarihsel olarak Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluş sürecine yön vermiştir. Diğeriyse, Mete Tunçay’ın İttihatçı sol olarak nitelendirdiği, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden kaynaklanan ve anti-emperyalist bir ideolojik/politik çizgiyi ön plana çıkaran harekettir. İttihatçı kadrolar kimi durumlarda kendilerini komünist olarak da adlandırmıştır. Bu sunumun temel amacı, komünist akımlar ve İttihatçı sol dışında, bir üçüncü eğilimin ortaya çıkışına işaret etmektir. Ankara hükümetiyle bağları nedeniyle “Kemalist komünist” olarak nitelendirilen bu çevrenin, komünist ve İttihatçı solun tasfiye edildiği süreçte İstanbul’da ortaya çıktığı iddia edilecek ve Ekim 1920’de kurulan resmî Türkiye Komünist Fırkası’yla ilişkileri tartışılacaktır.
1920 Anadolu’sunda Ankara-Eskişehir merkezli “Türkiye Bolşevik Komünist Partisi” ve “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası” adları ile partiler kurulmuştur. Türkiye Bolşevik Komünist Partisi’nin ve Eskişehir’de yayımlanmaya başlayan İşçi, Arkadaş ve Yeni Dünya adlı gazetelerin isim babası Şerif Manatof’tur. Lenin’le Cenevre’de tanışan, 1917 Şubat Devrimi’nde Başkurtların özerklik mücadelesinin önde gelen aktörlerinden olan, 1918’de Sovyet Hükümeti’nin Milli İşler Komiserliğine bağlı olarak kurulan Muskom’un üç yöneticisinden biri olan, Mustafa Suphi ile orada tanışan Manatof’un Anadolu günleri ilgiye değerdir. Manatof persona non grata ilan edilip sınır dışı edildikten sonra kurulan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın macerası ise 1922’sonuna kadar sürecektir.
From the publisher's feed

13 Listeners

5 Listeners