Enver Bey, hızlı ve telaşlı adımlarla içeriye
giren insanları seyretti bir süre. Sonra gözlerini
iskeletler gibi kupkuru kalan dallarıyla eğri
büğrü bir görüntü meydana getiren ağaçlara
çevirdi. Yazın bahçenin sakinleri olan, şakımalarıyla
dinleyenleri bambaşka âlemlere taşıyan
kuşlardan, ipek gibi kanatlarında olağanüstü
desenler ve renkler taşıyan kelebeklerden, telaşlı
hareketlerle durup dinlenmeden yuvasına
yiyecek taşıyan karıncalardan, her köşesinden
hayat fışkıran bahçeden eser kalmamıştı.
Bu sırada Enver Bey’in cep telefonu çaldı.
Arayan oğluydu. Bu hafta işlerinin çok yoğun
olduğunu söylüyor, özür dileyerek gelemeyeceğini
açıklıyordu.
Yaşlı adam, büyük bir hayal kırıklığı yaşamış
olmasına rağmen incinmişliğini belli etmemeye
gayret ederek oğlunu teselliyle etmeye çalıştı:
“Olsun evladım. Biliyorum, geçerli bir mazeretin
olmasa, bekletmez gelirdin.”
Telefonu kapatırken içindeki ümit kırıntılarını
da yitirdiğini gören Enver Bey, hicran
soluklayan gözler ve buruk bir kalple bahçeyi
daha farklı bir gözle incelemeye başladı. Şimdi
kendi hâli ile bu ıssız mekânı özdeşleştiriyor,
kalbindeki yarası daha da büyüyor, içini kanatıyordu.
Kendisinin de bir zamanlar cıvıl cıvıl bir
hayatı yok muydu? Belli ki o zamanlar ömrünün
yaz mevsimini yaşamaktaydı. Çocuklarının
cıvıltılı sesleriyle odalarını doldurduğu yuvasında
huzur soluklar, evinin bacasından bile
mutlu dumanlar tüttüğünü düşünür, dünyanın
en talihli insanı olduğuna inanırdı.
Keyile yedikleri akşam yemeklerini büyük
bir özlemle hatırladı. Uzun kış gecelerinde,
üzerinde kestane kavurdukları, ekmek kızarttıkları
sobanın etrafına toplanarak yaptıkları
sohbetler ne kadar samimi olurdu.
Burnuna, evleri güzel koksun diye sobanın
üzerine koydukları mandalina kabuklarının iç
bayıltan rayihası geldi. O zamanlar internet,
bilgisayar oyunları olmadığı gibi tek eğlenceleri
olan siyah beyaz televizyon ise yalnızca bir
kanalı gösteriyordu. Aile dostlarıyla beraber
içtikleri çaylar ayrı bir keyif verirdi.