
Sign up to save your podcasts
Or


Alvar İmamı ötelere göçtüğünde henüz on altı yaş civarındaydım. Bu sebeple onu ve onun ağzından dökülen mânâ derinlikli sözleri idrak ettiğimi söyleyemem. Fakat onun oturuşunda, kalkışında, hâl ve hareketinde öyle bir tesir vardı ki, en beliğ sözlerden daha müessirdi. Doksana merdiven dayamış olmasına rağmen sekiz saat dizleri üzerinde otururdu. Ayakları uyuşmaz mıydı bilemiyorum. Üstelik prostatı da vardı. Buna rağmen o, hiç tavrını değiştirmezdi. Hiçbir şey söylemese sadece bir kere yanınızda “Allah!” dese yüreğinizi ağzınıza getirmeye yeterdi. Bazen elektrik verilmiş gibi birdenbire titrerdi. İşte onun bu derûnî, ciddî ve vakûr hâli, tavır ve davranışları, bakışları ve yüz çizgileri sizin ruhunuza aksederdi.
Lütfunu esirgeme ey Rab bu kuluna ki, azığı pek kalîl,
İflâs etmiş olsa da sadakatle yine kapına geldi ey Celîl!
Günahı pek büyük; Sen o günahları yarlığa ne olur,
Hâli de pek acip, hem günahkâr bir abd-i zelîl.
Onunki isyan, onunki nisyan ve hata üstüne hata,
Senden ihsan üstüne ihsan, hem de atâ-yı cezîl.
O hâlde evlenmeyi düşünen bir mü’min için göz önüne alınması gereken en hayatî değer, sözleri lâl u güher Peygamber beyanındaki bu ölçü olmalıdır. Aynı şekilde kadın da eş tercihinde bulunurken Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) tavsiyesindeki bu kıstası göz önünde bulundurmalıdır. Zira sadece makam, mansıp, para, maaş, güzellik gibi dünyevî değerlere bağlı gerçekleştirilen bir evlilik kazanma kuşağında kaybetme demektir. Evet, Cennet bahçelerinden bir bahçe olabilecek yuva, sadece fâni ve geçici değerler esas alınarak tesis edilirse, o yuva Cehennem çukurlarından bir çukur hâline dönüşebilir. Bu sebeple denilebilir ki, aile içi huzurun devam etmesi, eşler arasında tam bir mutabakatın bulunmasına bağlıdır. Yani mütemâdi bir huzur için, öncelikle eşleri mütemâdi bir arada tutacak ciddî bağlara, müşterek değerlere ihtiyaç vardır
Müslümanlar hakkında oluşturulmak istenen günümüzdeki bu olumsuz imajı gidermek belli bir zamana vâbestedir. Mesele bir takvime bağlanarak çok iyi tanzim edilmeli, süreklilik ve ciddiyet içinde olumsuzluklar birer birer izale edilmeye çalışılmalıdır. Eğer günümüzün inanan gönülleri belli bir zaman isteyen bu meselede, aktif bir sabırla hareket eder, meselenin ciddiyeti ölçüsünde ceht ve gayrette bulunurlarsa, gün gelir, hasımlarının, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ve O’nun güzide ashabı hakkında dedikleri “Bu insanlar emindir, emniyet ve güvenin temsilcileridir.” sözünün kendileri hakkında da ifade edildiğini göreceklerdir.
Evet, asıl mesele, Allah’ı yürekten duymak ve O’nun mârifetini varlığımızın asıl gayesi bilmektir. Zira Kur’ân-ı Kerim’e göre bizim yaratılışımızın gayesi, iman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullah ve bir de Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecellî dalga boyunda bir lütuf olarak ihsan buyurduğu zevk-i ruhanîdir. Eğer Allah yaratılışın gayesi olarak bunu ifade etmişse ve biz de bunu değiştirmişsek, evvelâ kendimizle yüzleşmemiz ve ihmallerimizi gözden geçirmemiz gerekir. Asırlarca yapılmış tahribatı göz önüne alarak tamir edilmesi gerekli olan hususları tamir etmeye çalışmalıyız. Ancak unutulmaması gerekir ki, iç içe yaşanan bu korkunç deformasyonları formuna koyma ve kendi şekline irca etme meselesi hemen, birdenbire olacak bir iş değildir.
Bazıları hakikaten hizmette ölesiye koşturup duruyorlardır. Fakat aynı zamanda bunlar dünya işlerinden de iyi anlıyorlardır. Evet, bazı insanlar hizmetten dûr olmama ve Allah yolunda küheylânlar gibi ölesiye koşturup durmanın yanında dünya işlerini de iyi evirip çevirebilecek kabiliyet ve donanıma sahip olabilirler. Meselâ, Asr-ı Saadet döneminde, Cenâb-ı Hak dünyevî imkân ve nimetlerini sahabe efendilerimizden Abdurrahman İbn Avf ve Hazreti Osman (radıyallâhu anhuma) gibi büyük zatların başından aşağı sağanak sağanak yağdırmıştır. Bunun neticesinde onlar da geniş imkân sahibi, varlıklı insanlar haline gelmiştir.
Diğer taraftan acz u fakr şuuruyla bezeli bir mü’min için, Cenâb-ı Hakk’ın öyle teveccühleri olur ki, bakarsınız Allah (celle celâluhu), hiç olmayacak şeyleri ona yaptırtır. Her şey öyle yerli yerindedir ki, dehrin hâdiseleri karşısında birilerinin onu kurtarmak için müdahale edip by-pass yapmasına ihtiyaç kalmaz. Bu durumu gören fert, olup bitenler karşısında “Ümitsizlik ve yeise düşecek ne var?” diyerek şevkle hareket eder. “Niçin şükür duyguları içinde O’nun yolunda koşturup durmayayım ki!” der, şevkle şahlanır. Daha sonra da sağanak sağanak başından aşağıya yağan nimetler karşısında sürekli tahdis-i nimet mülâhazasıyla gerilime geçer ve bir ömür boyu hız kesmeksizin yoluna devam eder. İşte Üstad Hazretleri’nin, insanı şevk-i mutlak ve şükr ü mutlaka ulaştıran acz u fakr mülâhazası budur. Yoksa buradaki fakirlik ve acziyetten kasıt, maddî fakirlik, insanın dünya adına hiçbir şeye malik olmaması demek değildir. Evet, Hazreti Pîr’in ortaya koyup anlatmak istediği acziyet ve fakirlik, insanın, insanî realiteler içinde neye malik olduğunu ve ne kadar âciz olduğunu görüp idrak etmesi demektir. İşte bu yapılabildiği takdirde kalbdeki nokta-i istinat ve nokta-i istimdat tam duyulup hissedilecek ve böylece insan, kendini Hakk’a ulaştıran, Allah’la münasebetini derinleştiren kestirme bir yola girmiş bulacaktır
Dine hizmet yolunda koşturan bir insan, belki kendi el emeği ve alın teriyle, bazen yazarak, bazen çizerek, bazen de öğretmenlik yaparak zaruri ihtiyaçlarını temin edecek seviyede bir şeyler kazanabilir. Ancak, “hizmet yapıyorum”, “hizmet yolunda koşturan bir ferdim” diyerek belli imkânlara kavuşmayı düşünme, zengin olmaya çalışma ve hele konumunu kullanarak çevresini, yakınlarını kayırma gibi bir niyet ve teşebbüs içinde bulunma, asla unutulmaması gerekir ki tepeden tırnağa kadar izzet, itibar ve istiğnaya dayalı adanmışlık ruhuna aykırı tavır ve davranışlardır. Bu açıdan hak ve hakikat yolcuları, hiçbir zaman bir başkasına bel kırma, boyun bükme, medyuniyet hissetme şeklinde diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdır. Evet, dine hizmet eden, kendini evrensel değerlere adamış bulunanlar kat’iyen vesâyet yaşamamalı; her zaman hür, serbest ve azat olmalıdır.
Belki ben bunları anlatırken sizin zihninizden: “Günümüzde hadisler bilgisayarlara yüklendiğinden, bilgisayar tuşuna tıklar tıklamaz aradığımız hadis hemen karşımıza çıkıyor.” şeklinde bir düşünce geçebilir. Fakat hemen ifade edeyim ki, bu ilim değildir. Evet, bir meseleyi bir yerden tıklayıp alma, fişleme, fişlediği meseleleri kitaplara geçirme, sonra onu jürilere arz etme hakikî mânâda ilim değildir. Asıl mesele, ele aldığı konuları selef-i salihîn gibi değerlendirmeye tâbi tutacak seviyede işin özüne ve ruhuna vâkıf olabilmektir.
Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayül ne kadar güçlüyse, bu durum karşısında o, Rabbine sığınıp iradesinin hakkını verirse, Allah (celle celâluhu) o insana, o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder.
From the publisher's feed