
Sign up to save your podcasts
Or


Hata yaptığınızda, işler yolunda gitmediğinde kendinize ne kadar acımasız davranıyorsunuz? Peki, en yakın arkadaşınız aynı şeyi yaşasaydı ona da bu kadar sert olur muydunuz?
Herkesin dilinde olan ama çoğunlukla yanlış anlaşılan, tembellikle ya da kendine acımakla karıştırılan o can simidini, yani özşefkati bu bölümde enine boyuna masaya yatırıyoruz. Bir zamanlar kendine karşı oldukça şefkatsiz davranan biri olarak, hayatımı değiştiren bu kavramı modern psikolojiye kazandıran Dr. Kristin Neff ve sinir sistemi üzerinden açıklayan Paul Gilbert'ın çalışmaları eşliğinde anlatıyorum.
Keyifli dinlemeler!
Çoğumuz değişmek, harekete geçmek ya da bir alışkanlık kazanmak istediğimizde kendimize baskı yapmanın, sert davranmanın ve eleştirmenin işe yaradığını düşünüyoruz. Oysa bazen tam tersi oluyor; kendimize ne kadar yüklenirsek o kadar yoruluyor, erteliyor ve uzaklaşıyoruz.
Bu bölümde son zamanlarda yaşadığım küçük bir deneyimden yola çıkarak özşefkat hakkında konuşuyorum. Yürüyüşe çıkmak istemediğim bir gün, kendimi eleştirmek yerine farklı bir yol denedim. Bu deneyim beni, motivasyonun baskıyla değil, bazen anlayış ve şefkatle de mümkün olabileceğini düşünmeye götürdü. Sizinle de paylaşmak istedim.
İyi dinlemeler.
Bu bölümde infertilitenin (çocuk sahibi olamamanın) kadınlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal etkilerini konuşuyoruz.
İnfertilite çoğu zaman yalnızca tıbbi bir sorun gibi ele alınıyor. Oysa birçok kadın için süreç; yetersizlik, değersizlik, suçluluk, başarısızlık hissi, kaygı, umutsuzluk ve yalnızlık gibi yoğun duygularla birlikte yaşanıyor. Bunun yanında toplum baskısı, damgalanma, sınır ihlalleri ve kadınlığa yüklenen roller de bu yükü daha da ağırlaştırabiliyor.
Bu bölümde şu sorular üzerine düşünüyoruz:
• Anne olamamak neden bazı kadınlar için kimlik krizine dönüşüyor?
• Toplumsal cinsiyet rolleri infertilite deneyimini nasıl etkiliyor?
• Kadınlar neden kendilerini suçlamaya daha yatkın hissediyor?
• İnfertilitenin yarattığı acının ne kadarı gerçekten çocuk sahibi olamamakla, ne kadarı toplumsal beklentilerle ilgili?
Bu bölümde size İstanbul’dan İzmir’e taşınma hikâyemi anlatıyorum.
Bazen insan hayatındaki düğümleri çözmeye çalışmaktan yoruluyor ve çözümün, bulunduğu yerden uzaklaşmak olduğunu hissediyor. Benim için de İzmir hikayesi biraz böyle başladı.
Hiç tanımadığım bir şehirde sıfırdan bir hayat kurarken; yavaşlamayı, akışa güvenmeyi, kendi sesimi yeniden duymayı ve kendimin en iyi arkadaşı olmayı öğrendim. Bu süreçte yalnızca şehir değiştirmedim; korkularımı, alışkanlıklarımı ve hayata bakışımı da dönüştürdüm.
Bu bölüm; geç kalmış hissedenlere, sıkışmış olanlara, yeniden başlamak isteyen ama cesaret edemeyenlere küçük bir pencere olsun diye kaydedildi.
Belki bazen yolun net olmaması o kadar da kötü bir şey değildir.
Uzun zamandır çabalıyorsun ama karşılığını alamıyor musun?
Elinden geleni yapmana rağmen sonuçsuzluk duygusu seni yordu mu?
Bu bölüm, tam da o noktada—
vazgeçmeye en yakın olduğun yerde—sana yazılmış bir mektup.
Bu bölümde Vincent van Gogh’un hayatından yola çıkarak, görünmeyen emeğin ve geç gelen değerin ne anlama gelebileceğini birlikte düşünmeye davet ediyorum.
Bu bölümde, infertilite yaşayan kadınlarla yürüttüğüm 10 haftalık EMDR odaklı grup çalışma sürecini ve çalışmanın sonuçlarını paylaşıyorum.
Bu süreçte kadınların yaşadığı psikolojik yükleri, toplumsal baskının etkilerini ve bu yüklerin nasıl dönüştüğünü hem araştırma bulguları hem de gerçek deneyimler üzerinden ele alıyoruz.
Çalışmanın sonunda yalnızca ölçek sonuçlarında değil; kadınların kendilik algılarında, ilişkilerinde ve hayata bakışlarında gözle görülür değişimler ortaya çıktı.
Bu bölüm, bir psikoloğun araştırma sürecinden gerçek hayatlara dokunan bir yolculuğun hikâyesi.
Bu bölümde "Başka Bir Yerden Bakmak"ın yeni serisine adım atıyoruz: İnfertilite ve kadın psikolojisi.
Çocuk sahibi olamamanın yarattığı acının sadece bir kısmı bireysel deneyimden gelirken; büyük bir kısmı toplumun yüklediği anlamlar, beklentiler ve görünmeyen baskılarla şekilleniyor.
Bu bölümde kendi doktora yolculuğumdan yola çıkarak, infertilite yaşayan kadınlarla yaptığım çalışmaları, bu alanda neden çalışmayı seçtiğimi ve geliştirdiğim EMDR odaklı grup programının arka planını paylaşıyorum.
Bu bölüm, infertiliteyi anlamak için bir başlangıç; hem bireysel hem toplumsal boyutlarıyla “başka bir yerden bakmaya” davet.
Bazen insan en çok kendine uzak düşüyor.
Yorgun, yönsüz ve yalnız hissediyor…
Sanki hiçbir şey yoluna girmeyecekmiş gibi.
Bu seri, tam da o anlar için.
Bu bölümde; kendini kaybolmuş, tükenmiş ve umutsuz hissettiğin anlarda, sana içeriden seslenen o parçaya dokunmaya çalışıyorum. Çünkü ne kadar karanlıkta hissedersen hisset, daha önce de yolunu buldun. Ve yine bulacaksın.
Bu bir motivasyon konuşması değil.
Bu, kendine biraz daha şefkatle bakabilmen için yazılmış bir mektup.
Eğer bugün zor bir gündeysen,
gel… biraz birlikte oturalım.
Bu bölümde çoğumuzun farkında bile olmadan kendimize söylediğimiz o sert, yargılayıcı iç sesi konuşuyoruz.
Neden kendimizle bu kadar acımasız konuşuyoruz?
Bu ses nereden geliyor ve aslında ne yapmaya çalışıyor?
Çocukluktan gelen öğrenmeler, kontrol ihtiyacı, mükemmeliyetçilik ve şefkatin yanlış anlaşılması…
Hepsi bu iç sesin bir parçası olabilir.
Belki bu bölüm, kendinle konuşma şeklini fark etmen için küçük bir başlangıç olur.
Tetiklendiğimizde beynimizde ne oluyor? Neden o an mantıklı düşünemiyoruz? Ve en önemlisi — o anın içinden nasıl çıkabiliriz?
Bu bölümde amigdala gaspından tolerans penceresine, topraklama egzersizlerinden bedene dönmeye kadar tetiklenme anlarını yönetmek için somut ve uygulanabilir bir çerçeve paylaşıyorum. Kendi deneyimimden de bir tetiklenme hikayesi var — ve o hikayenin nereye götürdüğü sizi şaşırtabilir.
Duygu Düzenleme Rehberi'nin final bölümüne hoşgeldiniz.
From the publisher's feed