
Sign up to save your podcasts
Or


Birinci sezon boyunca insanın en eski sorularının peşinden gittik. Hayatın anlamı var mı diye sorduk. Özgürlüğün neden bazen bir armağan değil de yük gibi hissedildiğini konuştuk. Kaygının yalnızca kurtulmamız gereken bir duygu mu, yoksa yaşamın doğal bir parçası mı olduğunu tartıştık. Ölümün gölgesinde yaşamı, yalnızlığın içinde ilişkiyi, değişimin içinde kendimizi, kimliklerin ardında saklanan benliği ve kendiliği aradık. Frankl’ın anlam arayışına, Nietzsche’nin amor fati’sine, Sartre’ın özgürlüğüne, Kierkegaard’ın kaygısına, Yalom’un ölüm farkındalığına, Buber’in ilişkisine, Laing’in sahte benliğine, Kohut’un kendilik kavramına uzanan uzun bir yolculuğa çıktık. Ve sezonun sonunda fark ettik ki bütün bu sorular aslında tek bir sorunun farklı biçimleriymiş: “İnsan kendisiyle nasıl yaşar?” Çünkü anlamı bulsan da, özgürlüğünü kazansan da, yalnızlığını anlasan da, ölüm gerçeğiyle yüzleşsen de… Günün sonunda yine kendinle baş başa kalıyorsun. İşte bu yüzden sezonu özşefkatle kapatıyoruz. Bu bölümde özşefkatin ne olduğunu ve ne olmadığını; kendine acımakla kendine sahip çıkmak arasındaki farkı, içimizdeki eleştirmenin nasıl oluştuğunu ve insanın neden çoğu zaman kendisine en sert davranan kişi hâline geldiğini konuşuyoruz. Belki de insanın en büyük yarası, kusurlu olması değil; kusurlu olduğu için kendisini sevilmeye layık görmemesidir. Ve belki de bütün sezonun özeti tek bir cümlede saklıdır: Anlam arayışı, özgürlük mücadelesi, kaygı, yalnızlık ve ölümle yüzleşme… Hepsi sonunda aynı kapıya çıkar: Kendinden kaçmadan yaşayabilmek. Çünkü “Olduğum şeyi kabul ettiğimde değişmeye başlarım.” Bazen insanın çıkması gereken en uzun yolculuk, dünyanın bir ucundan diğer ucuna yaptığı yolculuk değildir. Kendi içine doğru yürüdüğü yolculuktur. Ve belki iyi yaşam; kusursuz olmak değildir. Her şeyi çözmek değildir. Kaygısız olmak değildir. Hiç hata yapmamak değildir. Belki iyi yaşam sadece şudur: Kendinden kaçmadan yaşayabilmek. Ve günün sonunda aynaya baktığında şunu söyleyebilmek: “Tam değilim. Eksiklerim var. Kırıldım. Yanıldım. Kayboldum. Ama bütün bunlara rağmen kendimi terk etmeyeceğim.” Çünkü belki de özşefkatin en sade tanımı budur: Kendine acımak değil. Kendini terketmeden sahip çıkmak. Bir sonraki sezonda görüşmek üzere. 🎙️ Çift Yarık’taydınız.
İnsan hayatı boyunca birçok şey oluyor.
Ama bütün bunların arasında yavaş yavaş kendisine yabancılaşabiliyor.
Çünkü bazen insan, hayatta kalabilmek için öyle çok rol taşıyor ki…
Bazı insanlar gerçekten kendileri gibi yaşamıyor.
Bir süre sonra insan;
Gerçek benlik sessizleşiyor.
Ve dışarıdan her şey normal görünse bile,
“Sanki yaşadığım hayat benim ama… yaşayan ben değilim.”
Bu bölümde;
Çünkü bazen mesele kendini bulmak değildir.
Önce, kendin olmayan şeyleri fark etmek gerekir.
Ve belki de hayatın en büyük cesareti şudur:
Değişmek istiyoruz.
Ama neden hep aynı döngülerin içinde buluyoruz kendimizi?
Bu bölümde şunu konuşuyoruz:
🔍 Değişim ve dönüşüm arasındaki fark
Belki de mesele değişmek değil…
🎯 “İnsan aynı hayatı tekrar etmez, aynı yapıyı tekrar eder.”
Yeni bölüm yayında.
“Ben gerçekten değişmek istiyor muyum, yoksa sadece iyi hissetmek mi?”
Stoacı mısın… yoksa sadece yoruldun mu? “Kabul ediyorum” dediğimiz şey gerçekten bir güç mü, yoksa inceltilmiş bir kaçış mı? Bu bölümde: ▪️ Stoacılığın üç dönemini ve nasıl dönüştüğünü ▪️ Güçlü yanlarını ve tehlikeli yanlış yorumlarını ▪️ Varoluşçulukla çatıştığı noktaları ▪️ Modern dünyada neden bu kadar popüler olduğunu ▪️ Ve “kabul” ile “kaçış” arasındaki ince çizgiyi konuştuk Bazen bırakmak özgürlüktür. Ama bazen de yüzleşmekten kaçmaktır. Gerçek soru şu: Sakin misin… yoksa sadece donmuş mu? Unutma, Yağmurun yağdığı kadar ıslaksın Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. bizimle iletişime geçmek için: mail: [email protected] İnstagram https://www.instagram.com/mentalolusumdernegi/
Çift Yarık (6. Bölüm) - Yalnızlığın Akı ve Karası
Bazen kalabalıkların ortasında hissedilir, bazen de en derin sessizlikte kendini ele verir. Ama her yalnızlık aynı değildir.
Bu bölümde şu sorunun peşine düşüyoruz:
Varoluşsal yalnızlıkla izole olmayı ayırıyoruz. Çünkü biri insan olmanın özü, diğeri ise çoğu zaman görülmeyen bir kırılmanın izidir.
“Unutma…
Belki de mesele yalnız kalmak değil,
“Yalnızlığın Akı ve Karası” şimdi yayında.
Öleceksin.
Ya gerçekten yaşamıyorsan?
Ertelediklerin var:
Ama çoğu zaman,
İçimizde kalan cümleler,
Irvin D. Yalom’a göre,
Belki de mesele ölümden kaçmak değil,
Kaygıdan kaçıyoruz… peki ya o aslında bizi bir yere çağırıyorsa? Kaygı neden bu kadar “kötü” bir şey olarak görülüyor? Ya bastırılması gereken bir duygu değilse? Bu bölümde kaygıya biraz daha yakından bakıyoruz: Onu susturmak mı gerekiyor, yoksa dinlemek mi? Søren Kierkegaard’ın dediği gibi, kaygı belki de özgürlüğün baş dönmesidir. Umut, umutsuzluk ve varoluşsal kaygı… Hepsi, yaşamla kurduğumuz ilişkinin bir parçası olabilir mi? Belki de mesele kaygıyı yok etmek değil, onunla yaşayabilmek. bizimle iletişime geçmek için: mail: [email protected] İnstagram https://www.instagram.com/mentalolusumdernegi/
Özgürlük çoğu zaman arzulanan bir şey olarak sunulur.
Jean-Paul Sartre’ın “insan özgürlüğe mahkûmdur” ifadesinden yola çıkarak bu bölümde;
Seçmemek de bir seçim midir?
Bu bölüm, özgürlüğü romantize etmek yerine,
Nietzsche’nin ünlü kavramı “amor fati” — yani kaderini sevmek.
Ama burada önemli bir ayrım var:
Bu bölümde şunu konuşuyoruz:
İnsan gerçekten başına gelen her şeyi sevebilir mi?
Nietzsche’ye göre güçlü bir yaşam tutumu sadece katlanmak değil,
Peki bu mümkün mü?
🎙️ Bu bölümde kaderle kavga etmeyi değil,
Çocukken sokakta koşarken yere düşerdik. Dizimiz kanardı ama oyuna devam ederdik. Peki büyüyünce neden bir düşüş bizi durduruyor? Merhaba, burası Çift Yarık. Bugün biraz hayatın en eski sorularından birinin etrafında dolaşacağız: Hayatın gerçekten bir anlamı var mı, yoksa anlam dediğimiz şey bizim kurduğumuz bir hikâye mi? Anlam arayışı bazen insanı diri tutar. Ama bazen de insanı kendi içinde kaybettiren bir labirente dönüşür. Çoğu insan terapiye başladığında bir kırılma noktasındadır: Bir kayıp, bir kriz ya da içsel bir çöküş… Ama belki de bu çöküşler, yeniden inşa edebilmemiz için oluşan çatlaklardır. Belki de anlam, tam o çatlaklardan sızar. Yine de sormak gerek: Anlam peşinde koşarken dizimizi kanatmak gerçekten şart mı? Yoksa bu sadece bize anlatılan kültürel bir hikâye mi: “Çek, sabret, sonunda anlam gelir.” Bu bölümde Viktor Frankl’ın anlam arayışı yaklaşımından, Jean-Paul Sartre’ın “orijinal proje” kavramına uzanan bir hatta, insanın anlamla kurduğu ilişkiyi konuşuyoruz. Belki de mesele anlamı bulmak değildir. Belki mesele, anlam ararken insanın kendisini nasıl deneyimlediğidir. Ve şimdi soruyu size bırakıyoruz: Anlam peşinde koşarken gerçekten dizimizi kanatmak zorunda mıyız? Yoksa bazen anlam, acıdan değil; biraz durmaktan, biraz fark etmekten, ve biraz da kendimize dikkatle bakmaktan mı doğar?
From the publisher's feed