
Sign up to save your podcasts
Or


''- Derlerdi ki; Ey oğul, geceleri gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz geçmişimizdir. Her ruh son nefesiyle çekilir alınır cisminden. Ondandır ki ölü bir beden cisimden ibarettir, cesettir. Ruhumuz yıldızlara göçer ve bir kıvılcım bırakır yeryüzünde. Oradan bakar oğullarına kızlarına atalar. Yeri gelir ses olur yeri gelir göz olur yeri gelir nefes olur soyuna sopuna. O sebepledir ki, hayatı sev, sen hayatını seversen hayat da seni sever…''
''Ben denizde büyüdüm. İnsanlara yabancı sayılırım. Koca gövdem birçok belayı savurmuştur, bazılarını üzerime çekmiş de olabilir. O gün orada yaşadığım şey hiçbir belaya benzemiyordu. İnsanların sana tiksinerek baktığını görmek, bakışlarda taşınan korkuyla yüzleşmek başka bir şeymiş. Sana en kibar tavrını takınıp hizmet bile etse, gözlerinde yuvalanan korku dolu tiksinti böceği, her bakışıyla zehrini yüzüne doğru akıtır. Yüzün yapış yapış olur, ellerinle kendini kapatmak istersin. Ellerin yüzünün hacmine yetmez. Onlar sana tiksintiyle baktıkça yüzün daha da büyür. Kocaman bir kafa olur bedenin. Ellerin çaresiz iki yanına düşer küçülmüş gövdenin. Hiçbir ayna seni ikna edemez çirkin olmadığına. Hiçbir bakış artık sana güzel gelmez. Hasta ya da çirkin olduğuna inanmaya başlarsın. Bu hiç zor değildir. Bir anda oluverir. Sonra da inandığını yaşarsın.''
''Cüzamla ilgili bildiklerim yanıldığıma yetmez. Bu hususi çalışma gerektiren, birçok hekimin de uğraşmayı istemeyeceği bir alan. Bulaşıcı hastalıklar ne zaman nereye evrileceği belli olmayan ani ataklarla bedeni ele geçiren, tedavisi son derece güç, sabır gerektiren, her an ölüm riskiyle çalıştığımız durumlar.''
''Ben Rüya Sezer, Rüya olmayan Rüyalar içinde kaybolan benliğim nereye koşuyorsun? Hadi in atların üzerinden ve soluklan. Gidecek bir yer yok. Kendinle yaşayacaksın, kendine dayanacaksın, kendini arayıp, her seferinde bulduğunu kendin sanacaksın.''
Karantina Adası’nda başlayan olağanüstü karşılaşmalar karantina zamanlarında ifşa oluyor. DELİRİUM bir hatırlayış ve yüzleşme hikayesi... Geçmişimizle olduğu kadar, kolektif hafızayla da tanışmamızın öyküsü.
Bu bir ölülerle konuşma kitabı!
Bin sekiz yüzlerin sonlarında salgın hastalık teşhisiyle Urla Karantina Adası’nda alıkonulan bazı insanlar, öldükleri halde adada tutsak kalıyorlar. Suçluluk duyguları ve kefaret ödeme arzuları, bu ruhları adaya tutsak ederken, onları ölümle yaşam arasında bırakıyor. Kendini birdenbire o zamanlarda bulan doktor Rüya Sezer, adada sıkışıp kalmış bu insanlarla iki gün geçiriyor. Salgınlar nedeniyle karantinaya alınan hastaların dile gelişiyle, bunlara tanıklık eden bir hekimin hezeyan mı, gerçek mi olduğunu bilemediğimiz anlatımlarıyla devam ediyor hikayemiz. Filozof Anaksagoras, şair Yorgo Seferis ve Türkan Saylan Hoca’yla karşılaşmalar da olup bitenlere kozmik bir gözden bakabilmeyi kolaylaştırıyor.
Romanın kahramanı Doktor Rüya Sezer gibi görünse de aslında her bölümde farklı bir hikâye ve o hikâyenin kendi kahramanları var. Modern tıp ve psikiyatri, kefaret ve bağışlanma talebi, suçluluk duygusu ve yas, karakterlerin ve olay örgüsünün atmosferini oluşturuyor. DELİRİUM, kayıplarımız hakkında; Akıl kaybı, sevdiğinin kaybı, uzuv kaybı, masumiyetin kaybı... İnsanın kendini olduğu gibi kabul etmeye ve kabul edildiğini görmeye duyduğu ihtiyacın dile gelişi... Öte dünya var mı, yok mu bunlarla ilgilenmiyor DELİRİUM, bu dünyaya saçılmış parçalarımızı toplayıp gidebilmenin peşinde daha çok… Zira kalan parçanın yarattığı tutsaklık sevdiklerimizin kalbinden geçerek son bulacak gibi görünüyor.
DELİRİUM, kendi gölgemizle tanışmaya hevesli olmadığımız zamanlarda bize ilham verecek güçte bir metin. “Burada benim de böyle bir yaram varmış meğer”, diyebilmek için yüreklendiriyor okurunu. Hikayesi dile gelenin acısı hafifliyor, okuyan ve yazan nefesiyle yoldaş oluyor birbirine…
From the publisher's feed