
Sign up to save your podcasts
Or


Ayrıca benim, şimdilerde anladığım bir başka husus daha var ki, o da şudur: İnsan bir taraftan tevbe ediyor, diğer yandan da kendi iradesinin zaafı itibarıyla biraz evvel tevbe ettiği günah ona yine musallat oluyor, o da yine aynı günaha giriyorsa böylelerinin istikamete ulaşmaları ve sonra da istikametlerini korumaları oldukça zordur. Bununla beraber böyle bir insan, işlediği günahtan tevbe ederken hakikaten samimi ve tevbesini vicdanından gelen sese uyarak yapmış da olabilir. İhtimal, işlediği günahtan onun da içine bir tiksinti düşmüştür ve dolayısıyla da tevbesini çok samimi olarak yapmıştır. Ancak, bu gibilerde, çok defa tiksinti hâlinin geçip, yerini arzu ve isteklere bırakması söz konusudur ki, bu tür iradezedeler her zaman sürçebilirler. Bu ikinci durum, onun daha önceki tazarru ve duasında samimi olmadığı neticesini de doğurmaz. Dolayısıyla da tevbe etmesine mâni hiçbir sebep yoktur.
Hedefte Allah’ın rızasının olması her mü’min için bir kemal meselesidir. Ve bu konuda ölçü şudur: İnsan yaptığı her şeyi emredildiği için yapmalı, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemeli ve yapılan işlerin neticesini de burada değil ötede beklemelidir. İşte hâlis kulluk! Bütün mesele de bu kulluğu yakalamaktır. Böyle bir kulluk için hâlis niyet şarttır. Niyet, yani belli bir düşünceye programlanmak, bazen amelden de öte tesirli bir iksirdir. Mükemmel niyet, mükemmel insanların şiarı; avam için ise zorlardan da zor bir gaye. Elbet insan kendini zorlamalı.. olabildiğince zorlamalı ki...
Tarihimizi bilmek zorundayız. Hususiyle de Osmanlı’yı bilmek, anlamak zorundayız. En azından tarihten ders almak için ecdadımızı öğrenmek zorundayız. Bu gerçekleri dile getirmek bizler için sadece bir vazife ve mükellefiyettir. Bunun ırkçılıkla da hiçbir ilgi ve alâkası yoktur.
From the publisher's feed