
Sign up to save your podcasts
Or


ABD başkanlık koltuğundaki Donald Trump'ın fevri ve kural tanımaz kararlarının ardında yatan asıl neden ne? Bu videoda, Trump'ın eylemlerini "açıklanamaz bir anomali" veya siyasi bir taktik olarak değil, doğrudan nöropsikolojik ve tıbbi bir vaka olarak ele alıyoruz. "Kibir Sendromu" (Hubris), ölümcül narsisizm, empati kaybı ve bilişsel gerileme bulgularının uluslararası krizleri nasıl tetiklediğini inceliyoruz. Venezuela'ya yönelik eşi görülmemiş askeri operasyondan, Grönland'ı satın alma saplantısına ve İran ile yaşanan "Deli Adam" gerilimlerine kadar birçok olayın perde arkasına bakıyoruz. Gücün insan beynini kimyasal olarak nasıl zehirlediğini ve sistemin "hasta adamı"nın dünyayı nasıl kaosa sürüklediğini anlatan bu çarpıcı analizi kaçırmayın!
Zoran Terzić'in ufuk açıcı eseri "İdiokrasi: Yeni İdyotun Kültürü"nden ilham alan bu video, modern toplumun en büyük açmazlarından birini mercek altına alıyor. Antik çağın inzivaya çekilmiş, sorgulayan bilge 'idyot'undan, günümüzün kalabalıklar içinde kendi kuyusunu kazan, absürtlüğü yücelten ve tüketim çılgınlığında kaybolan 'yeni idyot'una uzanan çarpıcı bir tarihsel yolculuğa çıkıyoruz. Bilgiyle eylemin birbirine girdiği, yetersizliğin bir güce dönüştüğü ve kendi kendini sabote etmenin bir yaşam biçimi halini aldığı bu "İdiokrasi" çağında, gerçekten kendi kararlarımızı mı alıyoruz yoksa büyük bir illüzyonun parçası mıyız? Eğlence, yozlaşmış siyaset ve teknoloji kıskacında giderek yalnızlaşan ancak bir o kadar da birbirine benzeyen modern insanın trajikomik hikayesini keşfedin. Hakikat ötesi çağda, kalabalıkların sessizce çıldırışına tanıklık etmeye hazır olun.
İyi, kötü, doğru veya yanlış... Bugün ahlak üzerine yaptığımız tartışmalar neden kördüğüm olup hiçbir zaman rasyonel bir sonuca ulaşmıyor?
Alasdair MacIntyre, çağdaş felsefenin en sarsıcı başyapıtlarından biri olan Erdem Peşinde (After Virtue) kitabında tüyler ürpertici bir iddia ortaya atıyor: Büyük bir ahlaki felaket yaşadık ama bunun farkında bile değiliz! Günümüzde kullandığımız ahlak dili, aslında çoktan yıkılmış köklü bir geleneğin anlamsızlaşmış enkazından, bağlamını tamamen yitirmiş kavram fragmanlarından ibaret.
MacIntyre'a göre, Aydınlanma düşünürlerinin (Kant, Hume, Kierkegaard) ahlakı yalnızca akılla veya tutkularla temellendirme çabası çöktü. Bunun sonucunda, tüm ahlaki yargıların sadece kişisel tercih ve duyguların keyfi bir ifadesi sayıldığı "Duyguculuk" (Emotivism) çağına hapsolduk. İnsan hayatının bütünsel bir amacının (telos) ve öyküsel yapısının reddedildiği bu modern dünyada, sahnede artık erdemli kahramanlar değil; insanları birer araç olarak gören "bürokratik yöneticiler", kendi zevklerinin peşindeki "zengin estetler" ve "terapistler" var.
Peki çıkış yolu nerede? Modern ahlakın bu derin krizinden kurtulmak için önümüzde kaçınılmaz bir felsefi yol ayrımı bulunuyor: Nietzsche mi, Aristoteles mi?
Ya nesnel ahlakın yalnızca bir maske olduğunu söyleyerek kendi üst-insan değerlerini dayatan Nietzsche'nin radikal nihilizmini ve güç istencini kabul edeceğiz; ya da insan hayatını ortak bir iyiye yönelmiş, teleolojik ve anlamlı bir arayış öyküsü olarak gören Aristotelesçi erdem geleneğine geri döneceğiz.
Bu videoda, modern insanın ahlaki pusulasını nasıl kaybettiğini, "fayda" ve "doğal haklar" gibi modern felsefi kurguların ardındaki gerçekleri ve unuttuğumuz erdem kavramını hayatımızda yeniden nasıl inşa edebileceğimizi inceliyoruz. Hayatın anlamına ve eylemlerimizin kökenlerine dair ezber bozan bir felsefe yolculuğuna hazır olun! İyi seyirler...
Alain de Botton’un Felsefenin Tesellisi adlı eseri, gündelik yaşamın getirdiği temel sıkıntılara antik ve modern filozofların düşünceleri ışığında pratik çözümler sunmaktadır. Kitap; toplum dışına itilme, para sıkıntısı, hayal kırıklığı, yetersizlik hissi, aşk acısı ve zorluklarla mücadele gibi altı ana temayı farklı düşünürlerin perspektifinden ele alır. Sokrates entelektüel özgüveni, Epikuros mutluluğun maddi olmayan kaynaklarını, Seneca ise beklentilerimizi dengeleyerek öfkeyi kontrol etmeyi öğretir. Montaigne insanın bedensel ve kültürel kusurlarıyla barışmasını sağlarken, Schopenhauer kalbi kırık olanlara acının evrenselliğiyle teselli verir. Son olarak Nietzsche, gerçek tatminin ancak zorlukların göğüslenmesi ve acının gelişime dönüştürülmesiyle mümkün olabileceğini savunur. Bu kaynak, felsefeyi soyut bir disiplin olmaktan çıkarıp insanın ruhsal yaralarına derman olan somut bir rehber haline getirmeyi amaçlar.
Bu video, insanlık tarihinin gölgede kalmış ancak en aydınlık dönemlerinden biri olan İslam Altın Çağı'nın (8. - 14. yüzyıllar) bilimsel mirasını ve bu eşsiz dönemin Masonik düşünce ile olan felsefi bağlarını derinlemesine inceliyor.Bağdat'ta kurulan ve farklı inançlardan bilginleri evrensel bir bilgi kardeşliği etrafında birleştiren Beyt'ül Hikme'den (Bilgelik Evi) başlayarak, antik dünyanın mirasının nasıl korunduğunu ve geliştirildiğini keşfedeceğiz. Tıbbın ve felsefenin teorisyeni İbn-i Sina, cebir ve algoritmanın sistemleştiricisi El-Harizmi, analitik geometrinin öncüsü Ömer Hayyam, Dünya'nın yuvarlaklığını ve yarıçapını olağanüstü bir hassasiyetle hesaplayan El-Biruni ve pratik mühendisliğin, robotiğin babası El-Cezeri gibi üstatların izinden gideceğiz.Bu büyük dehaların teoriden pratiğe uzanan çalışmaları, cehaletin "Ham Taş"ını yontarak, rasyonel bilginin pürüzsüz "Küp Taş"ına dönüştürme serüveninin ta kendisidir. Endülüs ve Toledo Çeviri Okulu aracılığıyla Avrupa'ya aktarılan bu aydınlık mirasın, Rönesans'ı ve Aydınlanma Çağı'nı nasıl tetiklediğine, tarihin en büyük "ışık yayma" eylemlerinden biri olarak tanık olacaksınız.Sizleri, dogmalardan uzaklaşıp aklın, bilimin ve evrensel kardeşliğin rehberliğinde süregelen simgesel İnsanlık Mabedi'nin inşasına doğru ilham verici bir yolculuğa davet ediyoruz.
Her şeyin bir rüya, bir yanılsama veya sırf sizi aldatmak için uğraşan "kötü niyetli bir cinin" oyunu olmadığını nasıl kanıtlayabilirsiniz? Etrafınızdaki dünya, bedeniniz, geçmişiniz, hatta geometri ve matematiğin en temel doğruları bile koca bir yalan olabilir mi?
Bu videomuzda, 17. yüzyıl Fransız filozofu René Descartes'ın insan bilgisinin mabedini sarsılmaz temeller üzerine yeniden inşa etmek için çıktığı o meşhur şüphe yolculuğuna eşlik ediyoruz. En küçük bir şüphe dahi uyandırabilecek bütün inançların çöpe atıldığı, "şüphe yönteminin" en uç noktalara taşındığı bu dipsiz belirsizlik denizinde, Descartes'ın ayak basacak yer olarak bulduğu o tek sağlam kayayı inceliyoruz: "Düşünüyorum, öyleyse varım!" (Cogito ergo sum).
Bizi aldatan cin ne kadar güçlü ve kurnaz olursa olsun, ortada aldatılacak bir "ben"in veya "bir şeyin" var olması gerektiği gerçeği, Batı felsefesi tarihinin şüphesiz en ünlü düşüncesidir. Peki ama bu felsefi formül gerçekten her şeyi çözmeye yeter mi? Sadece düşündüğümüz anlarda mı varız?Üzerine titrediğimiz bu "ben", hiçbir geçmişi olmayan anlık bir noktacıktan mı ibarettir? Tüm bildiklerinizi sıfırlayacak, şüpheciliğin sınırlarını zorlayacak ve kendi varlığınızı en baştan sorgulatacak bu felsefi maceraya hazırsanız, videoya hoş geldiniz! Siz kendi varlığınızdan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Fikirlerinizi yorumlarda paylaşmayı ve kanalımıza abone olmayı unutmayın. İyi seyirler!
Nörobilimin çözülmemiş en büyük gizemlerinden biri olan bilincin kökenlerine doğru büyüleyici bir yolculuğa çıkıyoruz. Antonio Damasio, geleneksel görüşlerin aksine bilincin sadece beyinle değil, beden ve duygularla ayrılmaz bir bütün olduğunu ortaya koyuyor. Duygular olmadan bilincin, beden olmadan da duyguların tam anlamıyla açıklanamayacağını görüyoruz.
Bilincimiz, organizmamızın çevresindeki nesnelerle girdiği etkileşimler sonucunda kendi içinde meydana gelen değişimleri "hissetmesiyle" doğar. Bu etkileşimler, kelimelere dökülmemiş, bedenin hisleri ve imgeleriyle anlatılan biyolojik bir ilk hikayedir. Bu videoda, yalnızca "şimdi ve burada" algısını yaratan temel "çekirdek bilinç" ile geçmişimizi ve geleceğimizi kapsayarak asıl kimliğimizi oluşturan "genişletilmiş bilinç" ve "otobiyografik benlik" kavramlarının derinliklerine iniyoruz.
Eğer zihninizdeki "ben" algısının nasıl inşa edildiğini ve gerçekte kim olduğunuzu nörobiyolojik bir bakış açısıyla öğrenmek istiyorsanız, zihnin arkasındaki bedeni keşfedeceğimiz bu video tam size göre.
Bertrand Russell'ın kült eseri Mutlu Olma Sanatı, mutluluğun bize altın tepside sunulan bir insan hakkı olmadığını; aksine, sosyal hayata aktif olarak katılarak ve mücadele edilerek "fethedilmesi" gereken bir hedef olduğunu vurgular.
Günümüz insanının boğuştuğu rekabet, can sıkıntısı, yorgunluk, çekememezlik, günah duygusu ve kamuoyu korkusu gibi dertler, aslında bizi kendi iç dünyamıza hapseden temel mutsuzluk nedenleridir. Russell'a göre, sadece kendi içine dönük yaşayan, sürekli kendi kusurları, korkuları veya üstünlükleriyle meşgul olan "benmerkezci" birinin mutlu olma şansı yoktur.
Peki, gerçek mutluluğun sırrı nedir? Russell'ın reçetesi son derece nettir: Kendi iç hapishanemizden kurtulup dış dünyaya yönelmek! Mutluluk; hayata karşı büyük bir keyif ve iştah duymak, karşılık beklemeden sevmek, aile ve iş hayatında yapıcı bir anlam bulmak, kişisel olmayan dış ilgiler (hobiler) edinmek ve en önemlisi çaba ile kabullenme arasındaki o hassas dengeyi kurabilmekte gizlidir.
Sıradan kişisel gelişim kitaplarının boş vaatlerinin ötesinde, felsefi ve pratik bir rehber sunan bu popüler felsefe eseri, hayata karşı duyduğumuz anlamsız korkulardan kurtulup, kendimizi evrenin bir vatandaşı olarak hissetmemizi ve hayat ırmağına sevgiyle karışmamızı öğütlüyor.
Bu videoda, yorgun ve endişeli modern insanın kendi eliyle yarattığı mutsuzlukları nasıl yenebileceğini ve iyi bir yaşama nasıl adım atabileceğini Russell'ın eskimeyen bilgeliğiyle keşfedeceğiz!
Zamanla bozulan arabanızın veya bilgisayarınızın her bir parçası tek tek yenileriyle değiştirilse, yıllar sonra elinizdeki araç hala sizin o ilk aldığınız orijinal araç mıdır?
Peki ya kurnaz bir tamirci yıllar içinde çıkardığı o eski parçaları gizlice biriktirip birleştirerek arabanızın birebir kopyasını yapsaydı; "gerçek" olan hangisi olurdu: Sizin bindiğiniz tamamen yeni parçalardan oluşan araba mı, yoksa tamircinin eski parçalardan ürettiği araba mı?
Bu videomuzda, İngiliz filozof Thomas Hobbes tarafından ortaya atılan ve nesnelerin zaman içindeki kimliğine dair sezgilerimizi sınayan o meşhur "Theseus'un Gemisi" problemini inceliyoruz. Ancak meseleyi sadece tahta parçaları veya otomobillerle sınırlı bırakmıyor, kendi varlığımıza ve "kişisel kimliğimize" doğru çok daha sarsıcı bir yolculuğa çıkıyoruz.
İki yaşındaki halinizle seksen sekiz yıl sonraki doksan yaşındaki haliniz arasındaki fiziksel ve psikolojik benzerlikler yok denecek kadar azken, her iki yaşta da "aynı kişi" olduğunuzu nasıl iddia edebilirsiniz?
Sizi "siz" yapan şey sadece etten ve kemikten oluşan sürekli bir biyolojik organizma olmanız mıdır, yoksa anılarınız, inançlarınız ve deneyimlerinizden oluşan zihinsel "yazılımınız" mı?
Eğer gelecekte beyniniz başka bir bedene nakledilirse yeni bir bedene mi sahip olursunuz, yoksa o beden yeni bir beyne mi sahip olmuş olur? Uzay Yolu filmindeki gibi bir ışınlanma cihazı bedeninizi yok edip Ay'da birebir kopyanızı oluşturduğunda "siz" yaşamaya devam mı edersiniz yoksa ölmüş mü olursunuz? İskoç filozof David Hume'un iddia ettiği gibi, aslında ortada somut bir "benlik" yok da, biz sadece düşünce ve deneyimlerin birleşiminden mi ibaretiz? Kendi kimliğinizi ve "ben" olma duygunuzu en baştan sorgulatacak bu felsefi fırtınaya hazırsanız, videoya hoş geldiniz! Sizce sizi "siz" yapan şey bedeniniz mi yoksa anılarınız mı? Fikirlerinizi yorumlarda paylaşmayı ve kanalımıza abone olmayı unutmayın. İyi seyirler!
Şu an bu yazıyı okuduğunuzdan, gerçek bir bedene sahip olduğunuzdan ne kadar eminsiniz? Ya aslında "canavar ruhlu bir bilim insanı" tarafından kafatasınızdan çıkarılıp besin maddeleriyle dolu bir kavanoza konmuş ve süper güçlü bir bilgisayara bağlanmış bir beyinden ibaretseniz?
Gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şeyin aslında bilgisayardan sinir uçlarımıza gönderilen elektronik sinyaller olma ihtimalini ele aldığımız bu videomuzda, felsefe tarihinin en sarsıcı düşünce deneylerinden biri olan "Kavanozdaki Beyin" problemini inceliyoruz.
Amerikalı filozof Hilary Putnam'ın 1981'de formüle ettiği bu modern kabus senaryosunun, aslında Fransız filozof Descartes'ın duyularımızı aldatmaya çalışan "kötü niyetli bir cin" (malin genie) hayal ettiği 17. yüzyıla uzanan köklerine iniyoruz.
Tıpkı hepimizin bildiği Matrix filmindeki gibi, bir bilgisayar simülasyonunda yaşamadığımızı kanıtlamanın bir yolu var mı? Filozoflara göre maalesef yok! Eğer kavanozda yüzen bir beyin olmadığımızdan kesin olarak emin olamıyorsak, dış dünyaya dair bildiğimizi sandığımız her şeyin tamamen yanlış olması gerekmez mi?
Halüsinasyon veya rüya görmediğimizden nasıl emin olabiliriz?
Bilgi felsefesinin (epistemoloji) ve şüpheciliğin (skeptisizm) en uç sınırlarını zorlayacak, gerçeklik algınızı temelinden sarsacak bu felsefi yolculuğa hazırsanız, videoya hoş geldiniz! Sizce bir kavanozun içinde miyiz? Fikirlerinizi yorumlarda paylaşmayı ve kanalımıza abone olmayı unutmayın. İyi seyirler!
From the publisher's feed